• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam1225
Toplam Ziyaret4143895

Hukuk ve Adalet


Hukuk ve Adalet

10 Temmuz 2020


‘’Adalet’’ konusunda Prusya Kralı Büyük Friedrich’in Potsdam Ormanlarındaki değirmenci hikâyesini biliriz. Kendi değerlerimizden Fatih’in adaletini, Hz. Ömer’in adaletini de biliriz de ‘’adalet’’in içeriğini, anlamını, ağırlığını aslında pek bilmeyiz.

Teee eski zamanlardan Aristoteles şöyle söylüyor: ‘’Bir hukuk düzeni güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir.’’  Aristoteles'e göre, herkese eşit davranmak adalet için yeterli olmuyor. Yüzyıllar sonra Amerikalı siyaset filozofu John Rawls da adaletin yalnızca kuralların herkese eşit uygulanmasıyla sağlanamayacağını savunuyor. Rawls'a göre adil bir toplum, en güçlülerin değil, en zayıf durumda bulunanların haklarını ve fırsatlarını koruyabildiği ölçüde adil oluyor. Bu nedenle modern hukuk anlayışı yalnızca kanunların uygulanmasını değil, ortaya çıkan sonucun hakkaniyetli olup olmadığını da sorguluyor. Günümüzde 19. yüzyıldan kalma anlayışla yasaları uygulayarak, hukuk icra eyleyerek ‘’adalet’’ sağlanmıyor. Günümüzde hukuka ve hukuksal eşitliğe uygunluk artık adalet için yeterli olmuyor. Günümüz hukuk sistemi artık 19. yüzyıldan kalma düşünce sisteminden ve 19. yüzyıldan kalma hukuk yöntemlerinden tamamıyla farklı bulunuyor.

Mahkemeler, yasaların uygulandığı yerler değil, adaletin dağıtıldığı yerler olması gerekiyor. Yasaları yöneticiler uyguluyor. Adaleti ise mahkemeler dağıtıyor. Ancak ne yazık ki günümüzde yasaları uygulayacak olan yöneticiler açık açık, alenen yasaları çiğneyebiliyor. Sıfatı ne olursa olsun bir yönetici mahkemelere talimat verebiliyor.

Demokratik hukuk devletlerinde mahkemelerin ve seçim kurumlarının temel görevi, siyasi tercihlere göre değil, hukuk kurallarına göre karar vermek oluyor. Hukuk kurallarının yorumlanması mümkündür; ancak hiçbir kurumun kendisini yasa koyucunun yerine koymaması gerekiyor. Örneğin günümüzde YSK, yasanın açık ve net hükmüne rağmen, kendisini yasama erki yerine koyarak mühürsüz oyları geçerli sayabiliyor.

Adaletin temel şartlarından biri, benzer durumda bulunan kişilere benzer hukukî ölçütlerin uygulanması oluyor. Hukukun kişilere göre değişmesi, adalet duygusunu zedeleyen en önemli sebeplerden biri oluyor. Örneğin mahkemeler; FETÖ’nün ağababaları, FETÖ’ye ne istediyse verenler, FETÖ’yü himaye edenler ve Ankara’yı FETÖ’ye parsel parsel peşkeş çekenlerin bir kısmı devletin en üst kademesinde mevki - makam işgal ederken, bir kısmı da dışarıda gerim gerim gerinerek gezerken hiçbir şeyden habersiz emir kulu erler ve askerî öğrencileri ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edebiliyor.

Devletin gizli belgelerinin bulunduğu Kozmik odasına dünyanın en büyük casusluk örgütü sokulurken seyreden mahkemeler, Müyesser Yıldız'ı bir astsubayla görüşmesi nedeniyle casus diye tutuklayabiliyor.

Cumhurbaşkanı ''Libya'da birkaç şehidimiz var'' diye açıklama yaparken, Teşkilat-ı Mahsusa kendi şehidine kendi adıyla çelenk gönderirken bunu devlet sırrını ifşa olarak görmeyen mahkemeler bunu haber yapan gazeteciyi devletin gizli sırrını ifşa etti diye tutuklayabiliyor.

FETÖ'ye yıllarca salya sümük methiyeler düzenleri, teee ABD'ye kadar gidip el yaka öperek FETÖ'den talimat alanları, FETÖ ile işbirliği yapanları, FETÖ yoldaşlarını görmezden gelen mahkemeler yedi yıl önce attığı tweetler yüzünden muhalif partinin bir il başkanına hüküm giydirebiliyor.

Bunlar hukuk olmuyor. Bunlar adalet olmuyor. Bunlar Aristoteles'in teee Antik Çağ'dan söylediği, tanımladığı, anlattığı adalet hiç olmuyor. Güçlüleri koruyup güçsüzleri korumayan bir hukuk düzeni hiçbir şekilde adaletli olmuyor.

Neden böyledir, neden bunlar ''hukuk'' olmuyor? Çünkü bizde hukuk bulunmuyor. Çünkü Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte önemli hukuk reformları yapılmış olmasına rağmen, hukukun üstünlüğünü kurumsal kültür hâline getirecek zihinsel ve toplumsal dönüşüm tamamlanamıyor. Yasalar değişiyor ancak hukuk zihniyeti aynı hızla değişmiyor. Yasalar yapılıyor ancak bir hukuk devrimi yapılmıyor. Daha hukuk terimlerimiz bile yerine oturmuyor. Daha ülkede hukukçular tarafından bile ‘’usul’’ nedir, ‘’esas’’ nedir bilinmiyor. Oysa hukukun en temel kadim ilkesi unutturuluyor: ‘'Usul esasa mukaddemdir.’’  Yani izlenen yöntem ve biçim, özden önce gelir; doğru ve adil bir usul işletmezseniz, ulaştığınız esas hiçbir zaman adalet olamaz

Hukuk teorisinin önemli isimlerinden Hans Kelsen, devletin meşruiyetinin gücünden değil, hukuk kurallarına bağlılığından doğduğunu söylüyor. Devlet hukukla bağlı değilse, hukuk devleti yalnızca bir slogan hâline geliyor. Vazgeçtim, devletin ve vatandaşın hukuk karşısında eşit olduğu ‘’hukukun üstünlüğü’’ ilkesini, vazgeçtim, yasa yapma tekelinin devletin elinde olduğu ve bu nedenle vatandaşın devlet karşısında ikinci sırada kaldığı ‘’hukuk devleti’’ ilkesini, Anayasayı ve yasaları devletin en üstünde bulunan yöneticilerin çiğnemesinden, kaale almamasından, delmesinden ve uygulamamasından dolayı ilkel Afrika kabilelerinin bile gerisinde kalarak biz hala ‘’kanun devleti’’ bile olamıyoruz. Burada Max Weber’in '’rasyonel-yasal otorite’' kavramı tersyüz ediliyor. Modern devlet meşruiyetini yasalara bağlılıktan alırken, bizde iktidar kanunları kendi gücünü tahkim etmek ve toplumu baskılamak için birer ‘'silah’' olarak kullanıyor. İşte bu yüzden, kağıt üstünde kanunun olduğu ama ruhunda hukukun zerresinin bulunmadığı bir keyfilik düzeni doğuyor.

‘’Hukuk’’ ve ‘’adalet’’in önemi…

Fransız sosyolog Émile Durkheim, hukuku yalnızca kurallar bütünü olarak değil, toplumun ortak vicdanının ve dayanışmasının görünür hâli olarak değerlendiriyor. İnsanlar mahkemelere, yargıçlara ve hukuka güven duydukları ölçüde aynı topluluğun parçası olduklarına inanıyor. Hukuka duyulan güven azaldığında ise yalnızca mahkemeler değil, toplumun ortak vicdanı da aşınmaya başlıyor.


Toplumda ‘’adalet duygusu’’ diye bir inanç bulunuyor. Toplumu işte bu adalet duygusu bir arada tutuyor. Bu inanç bir kez sarsıldı mı toplumun bir daha bir arada tutulmasının imkân ve ihtimali bulunmuyor. Hele bu adalet duygusu devlet eliyle yok edilirse çöküntü çok daha büyük oluyor. Durkheim bu durumu "anomi" kavramıyla açıklıyor. Toplumun ortak kurallarına ve adalet duygusuna duyulan güven zayıfladığında insanlar hangi davranışın doğru, hangisinin yanlış olduğundan emin olamaz hâle geliyor. Kuralsızlık duygusu yayılıyor, toplumsal çözülme başlıyor. Çünkü buradaki anomi, sadece bireylerin kuralsız kalması değil; devletin kuralsızlığı bir yönetim biçimi haline getirmesi oluyor. Hukuka olan güven sarsıldığında, modern toplumu bir arada tutan o '’organik dayanışma’' çöküyor ve yerini Thomas Hobbes’un ürkütücü tasvirindeki gibi '’herkesin herkesle savaştığı’' ilkel bir kaosa bırakıyor.


Alman sosyolog Max Weber, devletin yalnızca zor kullanma tekeline sahip bir örgüt olmadığını, aynı zamanda meşruiyet üreten bir yapı olduğunu belirtiyor. Devletin gücü sadece polisinden, ordusundan veya bürokrasisinden değil; vatandaşların onun adil olduğuna dair inancından ve hukuk düzenine duyduğu güvenden kaynaklanıyor.

Tarih bize, bir ülkede ‘’devletin güvenliği’’ ile ‘’hukukun güvenliği’’nin eşdeğerde olduğunu söylüyor. Hukukun güvenliğinin sarsılması devletin güvenliğinin sarsılması anlamına geliyor, sarsıntının devamı ise devleti çökertiyor. İşte gerçek ‘’bekâ sorunu’’ burada bulunuyor.

Montesquieu üç yüz yıl önce siyasal iktidarın sınırlandırılmadığı yerde özgürlüğün de adaletin de yaşayamayacağını belirtiyor. Yasama, yürütme ve yargının aynı elde veya aynı iradenin etkisi altında toplandığı bir düzende hukukun tarafsızlığını korumak mümkün olmuyor.

Weber'e göre modern devletin ayakta kalabilmesi, kişilere değil kurumlara bağlı bir bürokratik düzenin varlığına bağlı oluyor. Devlet kadroları liyakat yerine sadakat esasına göre şekillenmeye başladığında, hukuk düzeni de giderek şahısların iradesine bağımlı hâle geliyor.

Yöneticiler, iktidar sarhoşluğuyla; şöhret, servet ve adaletsizlikte azdıkları zaman, ülkenin başını belaya sokmaya başlıyor. Çünkü o zaman yöneticiler; kamu mallarını yandaşlarına peşkeş çekmeye, devlet kadrolarını ehliyetsiz dalkavuklara teslim etmeye, kendilerini savcı ve yargıç yerine koymaya, hukuku ihlal etmeye, her şeyi kendisinin bildiğini zannetmeye, ben yaptım oldu demeye ve diktatörleşmeye başlıyor. Bu durum, yöneticileri gaflet, dalalet ve hatta hıyanet bataklığına sürüklüyor. Onları azdıran ise; halkın ilgisizliği, cehaleti, demokratik tepkisini göstermekten korkması, sözde aydınların aymazlığı, medyanın yandaşlaşması, iş adamlarının yalakalaşması, üniversitelerin yozlaşması ve sivil toplum örgütlerinin korkaklaşması ve sendikaların suskunlaşması oluyor.

Bir memlekette hukukçular ve basın susarsa veya susturulursa o ülkede adaletten söz edilemiyor.

Bir ülkenin yöneticilerinin kitabında demokrasi yazmıyorsa, özgürlükler yazmıyorsa, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, özgür medya kısaca demokrasiyi demokrasi yapan hiçbir değer bir ülkenin yöneticilerinin kitabında yazmıyorsa o ülkede zaten ‘’hukuk’’ ve ‘’adalet’’ ölmüş demek oluyor.

Hukukun ve adaletin olmadığı, hukukun ve adaletin öldüğü böylesi bir ülkenin ise; vasatlığın küstahlığa, sanatın vıcıklığa, siyasetin tüccarlığa, dinin yobazlığa, milletin ümmete, hukukun gukuka, Hakkın batıla, gücün despotizme, eğitimin ortaçağa, basının yandaşlığa, âlimliğin dalkavukluğa, derinliğin sığlığa, devletin aşirete, zarafetin ve efendiliğin kabalığa, niteliğin niteliksizliğe dönüşerek harman olup bir bataklık gibi fokurdadığı bir çukur haline gelmesi kaçınılmaz oluyor.

Modern hukuk filozoflarından Ronald Dworkin ise hukukun yalnızca kurallar bütünü olmadığını, aynı zamanda ahlâkî ilkeler sistemi olduğunu savunuyor. Bu nedenle bir kararın yasal olması her zaman adil olduğu anlamına gelmiyor. Hukuk ile adalet arasındaki bağ koptuğunda geriye yalnızca çıplak güç kalıyor.

Dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğu Maurice Duverger de evrensel nitelikteki şu iki sözü ile de büyük bir uyarıda bulunuyor: ‘’Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.’’ Ve Duverger, en önemli sözünü en son söylüyor: ‘’Adaletin olmadığı bir ülkede herkes suçludur.’’ Tarihin, hukukun ve adaletin dışına, siyasetin ise içine düşmüş hukukçuların kulaklarında bu sözlerin küpe olması gerekiyor.

Ben gevezelik ettim (zaten hep öyleyimdir) ama hepimizden daha fazla inançlı olduklarını iddia edenlere, anlayacakları dilden şu Hadis-i Şerif’i hatırlatmam gerekiyor: ‘’Ümmetimden iki sınıf ilmi ile amel ederse, insanlar kurtulurlar: Âlimler ve hâkimler. Eğer bu iki sınıf bozulursa, bütün halk bozulur ve ortalığı fesad kaplar.”

Âhir zaman içerisindeyiz zaten. Etrafta ne âlim kaldı ne de hâkim. Bozuldu hepsi. Etrafta bozulmayan ne âlim ne de hâkim kaldığı ve ortalığı fesad kapladığı içindir ki zaten; elin gâvuru ''Berlin'de hâkimler var'' diye yarınına güven duyup huzur içerisinde uyurken biz de insanlar ''Allah hâkime düşürmesin'' diye dua edip geceyi uykusuz geçirip yarınlardan endişe ediyor. Ve muhtemel olarak da sebep olanlara ''zulmün artsın da tez zeval bulasın'' diye beddua ediyor.

Hukukun varlık sebebi, gücü sınırlamak ve keyfîliği önlemek oluyor. Güç sahipleri denetlenemediğinde hukuk şeklen varlığını sürdürse bile adalet fiilen ortadan kalkıyor.

Eğer;

Eğer; yasa koyucu, silahlı güç sahibi, silahsız güç sahibi, siyasi güç sahibi, yerel yönetici, bürokrat, medya ya da topluluğun öyle gördüğü kişi gitgide evrensel yanlışa gidiyor, Hakk’tan, haktan, halktan ve hukuktan uzaklaşıyorsa. Eğer ülkede doğru ve yanlış arasındaki sınır her zaman "kime göre’’, ‘’neye göre" ifadeleriyle belirsizleşiyorsa. Eğer siyasi iktidar hem savcı hem yargıç, hem vali ve hem polis oluyorsa. Eğer medya penguenleştirilerek maymunlaştırılıyorsa. Eğer kitle iletişim araçları, hakikatin sesi olmak yerine muktedirlerin yankı odasına, kalemler ise birer biat enstrümanına dönüşüyorsa. Eğer bekçiler, yargıçlar, denetçiler, siyasiler, medya kısaca güç sahipleri yozlaşıyorlarsa. Eğer adaleti uygulayacak olan mahkemeler adaleti dağıtmıyorlarsa, adaleti uygulamıyorlarsa: Hukuka, hukuk mekteplerine, mahkemelere, yargıca, savcıya da gerek bulunmuyor. İlkel kabilelerde olduğu gibi reis veya onun yetki verdiği birisi beğenmediği basın mensubunu, gazeteciyi, beğenmediği düşünürü, yazarı, çizeri, beğenmediği siyasetçiyi veya gözüne kestirdiği kişiyi uçurumdan aşağı itsin daha iyidir. O kadar zamana, masrafa, israfa, çalışana ve adalet saraylarına gerek de bulunmuyor. Hukuk varmış, adalet varmış, demokrasi varmış gibi yaşamaya da artık ihtiyaç kalmıyor.


Orwell'in dünyasında gerçekliğin yerini propaganda, hukukun yerini güç, hakikatin yerini ise itaat alıyor. İnsanlar özgür değildir ama özgür olduklarına inandırılıyor. İşte hukuk varmış, adalet varmış, demokrasi varmış gibi yaşamak da tam olarak böyle bir yanılsama oluyor.

Çünkü "mış" gibi yaşamak, yaşamın en rezilcesi oluyor.

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz