• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi14
Bugün Toplam599
Toplam Ziyaret1503268

İki ayrı depremin ardından!


İki ayrı depremin ardından!


17 Ağustos 2021


Deprem bölgesi ülkemizde Türkiye en son büyük depremi 22 yıl önce yaşıyor. 17 Ağustos 1999 günü gece saat 03.02'de Türkiye’nin kuzey batısında 7.4 şiddetinde bir deprem meydana geliyor, neredeyse bütün Türkiye sallanıyor, bir dakikaya yakın süren inanılmaz şiddetteki bu deprem ağırlıklı olarak Marmara Bölgesini etkiliyor ve İzmit, Yalova, Gölcük, Adapazarı ve İstanbul'un bazı bölümleri yerle bir oluyor. Bu depremde resmi olarak 17.480, resmi olmayan rakamlara göre de 40-50 bin arası insanın öldüğü söyleniyor…

Bu depremin ardından o zamanki ebedi sorumsuz yetkililer basında, TV’lerde mebzul miktarda ‘’….ceeeekkk‘’li, ‘’…..caaaakkkk!’’lı demeçler veriyor, sonra da verilen bu sözler havada uçuşup kayboluyor, geriye vergileri kalıyor, ancak sorumlular vergilerin de nerelere harcandığı bir türlü açıklayamıyor… TV’lere çıkan herbokologlar da akla ziyan abuk sabuk tartışmalar yapıyor…   

Bu yazımda; önce 1999 Marmara depreminden sonra yapılan bu akla ziyan, abuk sabuk tartışmaları anlatacağım… Sonra da bir depremden sonra nasıl bir tartışma yaşandığını göstermek açısından tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan ve ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ diye anılan 1755 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen depremi ve ardından yaşanılan tartışmaları ve sonuçlarını anlatacağım… Sonra da sizlere bu iki tartışmayı mukayese etme görevi vereceğim!... Bu iki depremi mukayese edelim ki bizler hangi çağda yaşıyoruz bir anlayalım!...

Gerçi bu yazımı daha önce 1999 Marmara depreminin 21. yıldönümü vesilesi ile yazmıştım... Şimdi güncelleyerek tekrar yazıyorum... 

1999 Marmara depremi ve deprem nedeniyle yapılan tartışmalar.

Bu depremden sonra çok tartışma yapılıyor... Belki çok şey unutuluyor ama aklımda gazete demeye bin şahit gerek olan sözde basında yer alan bazı iddialar kalıyor. Bu iddiaları basında dile getirenler sözde Müslüman oluyor. Allah’tan bile korkmayarak bu iddiaları dile getiriyorlar…


Bunların iddiasına göre: ''Ölenler faizcidirler, o gece zina yapıyorlardır, hatta bazılarının cesetleri birbirine bitişiktir.'' Depremde Gölcük donanma üssü ve orduevi de çökmüş, yüzlerce asker ve subayımız can veriyor. Onlar için de aynı şeyleri yazıyorlar: ''Gece içki içmişlerdi, subaylar zina yapıyordu, Allah onların cezasını verdi.''

Mesela kamuoyunda ‘’Cübbeli Ahmet’’ diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü 17 Temmuz 1999 Marmara depremini hemen ardından şu konuşmayı yapıyor; “Mevlam zina yuvalarını vurdu”,  ‘’Deprem fuhuş ve faiz yuvalarını vurdu…”

Sonra üniversite kapısına sevk ettikleri türbanlı bir militan kadına pankart açtırıyorlar: ‘‘7.4 yetmedi mi?’’ Gazeteci Fatih Altaylı, Radyo D'de ‘’Bab-ı Ali’’ isimli programda bu kadına "fahişe" dedi diye tazminat ödüyor… Ancak bu kadına arka çıkanlar Fatih Altaylı'ya olmadık hakaretler yağdırıyorlar... Hatta Hasan Karakaya, Fatih Altaylı'ya küfür ve hakaretler içeren bir yazısında resmen ''or... çocuğu'' (Ayna, 10 Ekiim 1999) diye hitap ediyor. Hatta 28 Şubat süreci nedeniyle TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu tarafından ifadesi alınan Fatih Altaylı bu komisyona sarf ettiği bu ''fahişe'' sözü nedeniyle açıklama yapmak zorunda kalıyor!...

Ancak en vahimini ise Nazlı Ilıcak'ın depremden yıllar sonra 31 Ocak 2013 tarihinde katıldığı ‘’Medya Mahallesi’ ismindeki bir TV bir programında ima ettiği şu sözleri oluyor:  "Güven Erkaya'nın liderlik ettiği Gölcük’e konuşlu donanma, 28 Şubat’ta Müslümanlara zulüm etti. Hemen ardından da Marmara depremi Gölcük’ü vurarak Allah bunları cezalandırmış oldu."

Bu sözde Müslümanlar depremde ölen her kesimden, her görüşten insanımızın ve ayrıca Mehmetçiklerin ruhlarını sızlatıyorlar. Sonra benim aklıma Azeri Şair Mirze Elekber Sâbir’in bir şiiri geliyor: ‘’Harda (nerede) Müselman görürem gorhuram…’’ Gerçekten de artık nerede bu tür bir Müslüman görsek, şeytan görmüş gibi şerrinden korkup Allah’a sığınır hale geliyoruz…

17 Ağustos 1999 depreminden sonra ülkemizde depremin sebep ve sonuçları pek tartışılmıyor. Sadece birkaç müteahhit suçlanıyor, göstermelik olarak tutuklanıyor sonra da serbest bırakılıyorlar. Bu depremin toplumumuzun düşün dünyasına bir etkisini de olmuyor. Ve sorumsuz yetkililer tarafından deprem fıtrattır deniliyor, kaderdir deniliyor, takdiri ilahidir deniliyor ve sorumluluklarının üzeri örtülüp geçiliyor… Ve ülkemizde hiçbir zaman gerçek anlamda depreme dair bir tartışma da yaşanmıyor…

1755 Büyük Lizbon Depremi

Bir depremden sonra nasıl bir tartışma yaşandığını göstermek açısından tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan ve ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ diye anılan 1755 yılında Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen depremi anlatmak istiyorum…


1 Kasım 1755 günü saat 9.40'ta Portekiz’in başkenti Lizbon’da meydana gelen ve tarihteki en yıkıcı depremlerden birisi olan bu deprem esnasında 60.000 ile 100.000 arasında tahmin edilen insan ölüyor. Depremi bir de tsunami ve kentin pek çok yerinde başlayan yangınlar takip ediyor. O dönemde Avrupa'nın en büyük dördüncü şehri olan Lizbon'un neredeyse tüm yerleşim alanları kullanılmaz hale geliyor. Bu deprem tarihte ‘’Büyük Lizbon Depremi’’ olarak anılıyor. Bu deprem İspanya ve Fas’ı da büyük ölçüde tahrip ediyor.

Bu deprem Portekiz'i son derece olumsuz bir şekilde etkiliyor. Portekiz'de politik tansiyon yükseliyor, ekonomi çöküyor ve zaten gerileyen koloni imparatorluğunun 18. yüzyılda büyük ölçüde yıkılmasına yol açıyor. Jeologlar, Büyük Lizbon Depremi’nin Atlas Okyanusu'nda Cabo de São Vicente'den 200 km batıda meydana gelmiş 9 Richter ölçeğinde olduğunu tahmin ediyorlar…

1755 Büyük Lizbon Depremi'nden sonra yapılan tartışmalar ve düşün dünyasına etkileri

Büyük Lizbon Depremi; yol açtığı bu maddi yıkımının yanında, Avrupa tarihinde hem teolojik hem felsefi hem de doğa bilimleri açısından bir dönüm noktasını da ifade ediyor. Rene Descartes ve Baruch Spinoza ile beraber rasyonalizmin 17. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan Alman matematikçi ve filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’in iddia ettiği ‘’dünyanın yaşanılacak en güzel yer olduğu’’, ‘’Tanrı’nın bütün kötülüklere rağmen en iyi Tanrı olduğu’’ ve ‘’dünyada ki her şey olanaklı olanın en iyisi''  inancı (Leibniz’in optimizmi) büyük yara alıyor. Çünkü bu deprem, fazlasıyla Katolik’in yaşadığı Lizbon’da, dini bir bayramın yaşandığı gün gerçekleşiyor. Portekizli ilahiyatçılar Tanrısal öfkenin nedenini araştırmak için bir kurul bile topluyorlar ve sonuçta bu deprem için “Takdir-i İlahidir’’ diyorlar… Ve devam ediyorlar; “Bunlar itikadımızı sınamak için… Eğer bunca acıya rağmen inancımızı yitirmezsek, ahrette mükâfatımız büyük olacak.”


Voltaire mahlasını kullanan, Fransız devrimi ve aydınlanma hareketine büyük katkısı olan Fransız yazar ve filozof François Marie Arouet yaşanan felaket sonrası yaşanan acılara kutsal kılıflar dikilmemesi gerektiğini söyleyerek bu fikirleri absürd olarak gördüğünü açıklıyor. Ve diyor ki Voltaire: "Bu yaşadıklarımızın Tanrı’sal adaletle bir ilgisi yoktur. Yaşadığımız tamamen bir doğa olayıdır." Bu açıklama, tutucu çevreleri ayağa kaldırıyor her zaman ve her devirde olduğu gibi… Voltaire dinci tepkilere rağmen, inançla savunuyor depremin fiziksel nedenlerini... 

Bu fikirler Avrupa'nın düşünce yapısını derinden etkileyerek Avrupa düşünce tarihini kökten değiştiriyor. Eğer depremler Tanrı tarafından gönderilen cezalar değilseler, onları araştırmak, incelemek ve hatta anlamak mümkün olabilirdi. Bu nedenle Lizbon depreminin araştırılması girişimi yer bilimlerinin doğuşu olarak kabul ediliyor…

Voltaire bu Büyük Lizbon Depremi için bir de şiir yazıyor: "Poeme sur le desastre de Lisbonne" (Lizbon Felaketi Şiiri) Ve bu şiir; Voltaire’nin, Leibnitz’in felsefesini eleştirdiği ‘’Candide’’ (Oda Yayınları, 2010) isimli eserinin girişi diye adlandırılıyor…

Konu dışı ama Voltaire’nin Candide’’sinde bizimle ilgili şöyle bir bölüm bulunuyor: Romanın kahramanı çıktığı uzun yolculuğun son demlerinde İstanbul'a varıyor ve bilge bir dervişe hayatın anlamını soruyor. Şu cevabı alıyor dervişten: "Sana ne be adam? Bu senin işin mi ki?" Roman kahramanız pes etmiyor, üsteliyor: "Ama efendim… Dünyada bu kadar acı ve sefalet var. Bütün bunlar neden oluyor?" Ancak bilge dervişin cevabı umut vermiyor: "İyilik olmuş, kötülük olmuş, bundan ne çıkar? Padişahımız Mısır'a bir gemi yolladığı zaman içindeki sıçanların rahatını düşünüyor mu?" Bizde de zaten hep böyle oluyor. En uzak tarihten en yakın tarihe kadar, Padişahımız ne zaman Mısır'a kutsal amaçla bir gemi yollasa içindeki sıçanların rahatını hiç mi hiç düşünmüyor! Doğu siyasetinin özü oluyor bu söz aslında… Aklıma Gülten Akın geliyor... Gülten Akın ‘’Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya’’ diyordu ‘’İlk Yaz’’ adlı şiirinde... 

Neyse, konuyu dağıtmadan gelelim Voltaire’nin ‘’Lizbon Felaketi Şiiri’’ne: (şiir uzun ama burada bir bölümünü veriyorum)

“Bu kurban yığınını,
kanlar içinde yatan bu çocukları 
gördüğünüzde şöyle diyecek misiniz:
‘Tanrı cezalandırdı.
Ölmeleri, suçlarının bedelidir.’
Bu çocuklar hangi suçu işlemiştir?”

Tartışmaya sürekli Voltaire’e laf yetiştiren Fransız filozofu Jean Jacques Rousseau da katılıyor ve Voltaire’e bir mektup yazarak şunu söylüyor: “Tanrı’nın iyiliğine inanmak gerek. İnsanın çektiği acılar, kendi hatalarının neticesidir.”

Jean Jacques Rousseau daha da ileri giderek şunu söylüyor: "Yaşadığımız acıların nedeni sadece jeolojik değildir. İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor". Çünkü depremde ölenler sadece yoksullar oluyor. Varlıklıların binalarına bir şey olmadığına, onların canı daha iyi korunduğuna, tedavileri daha çabuk yapıldığına, buna karşın depremin gazabı sadece yıkık dökük evlerde perişan yaşayanları vurduğuna göre acıların nedeni başka bir şey olmalıydı. İşte o "başka şey", insanlar arasındaki eşitsizlikti. Jean Jacques Rousseau’ya göre sebep gibi çare de ne teolojide ne jeolojideydi. Sebep de çare de "Sosyoloji"de aranmalıydı. 

İşte böyle ortaya çıkıyor Jean-Jacques Rousseau’nun ‘’İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’’ (Say Yayınları / Düşünce Dizisi, 2001) adlı eseri…

Rousseau'nun; insanlar arasındaki eşitsizliğin doğal bir olgu olup olmadığını, uygarlaşmanın bir insan topluluğu için zorunlu olup olmadığını sorguladığı ve ilkel topluluklardan devletli topluluklara, hukuk düzenine geçişi ve dolayısıyla insanlar arasında ortaya çıkmış olan eşitsizliğin kaynağı üzerine önemli fikirler içeren bir uygarlık eleştirisi olarak da kabul edilen bu kitabı doğuştan edindiğimiz zekâ ve beden eşitsizliğinin ötesinde, sonradan edindiğimiz eşitsizlikleri de tartışmaya açıyor.

Rousseau, bu kitabında; insanlığın altın çağını yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiğini, "iş bölümü" ve "özel mülkiyet"in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığını ve bütün bunların insanlar arasındaki eşitsizliğin temeli olduğunu iddia ediyor.  Kendisini "anarşist" olarak adlandıran Fransız ekonomist ve düşünür Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865) da daha da ileri giderek “Mülkiyet hırsızlıktır” (La propriété, c’est le vol!) diye sorunun kaynağını temelden tespit ediyor. Rousseau’ya göre uygarlık alanında atılan her adım, eşitsizlik alanında atılan bir adım oluyor. Ona göre uygarlık gelişiyor, uygarlığın gelişmesine paralel olarak mülkiyet anlayışı değişiyor. Mülkiyet anlayışının değişimi, insanların doğal durumdan kopmasına neden oluyor ve neticesinde eşitsizlik doğuyor.

Rousseau’ya göre insanlar arasında var olan iki tür eşitsizlik söz konusu oluyor: Birincisi, doğuştan gelen yaş, sağlık, beden gücü, zekâ ve ruh nitelikleri arasındaki farklılıklar. Diğeri ise siyasetin doğurduğu eşitsizlik. Rousseau, eşitsizliğin ortaya çıkışında, doğal durumdan uygar topluma geçişte kaybedilen bazı değerlerden bahsediyor. Bu değerler; acıma duygusu ve merhamet oluyor. Uygarlığın öne sürdüğü akıl yürütmenin, bu değerleri yok ettiğini vurguluyor.

Eşitsizliğin en büyük nedeni olarak öne sürdüğü özel mülkiyet kavramına gelince; Rousseau, özel mülkiyetin ortaya çıkışını, geleneklerin ve alışkanlıkların çeşitliliğine bağlı olarak gerçekleştiğini söylüyor. Özel mülkiyet, toplumdaki ahlaksal çöküntünün başlıca nedeni oluyor. Bu çöküntüye, mülkiyet edinme hırsı neden oluyor. Bu hırs ve tutkunun körüklediği yozlaşmanın, yoksulu zengine bağımlı hale getirerek onu köleleştirdiğini savunuyor.

Jean Jacques Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ (Bulut Yayınları, 2007) adlı kitabında bu kitabına oranla bu düşüncelerini biraz daha yumuşak bir şekilde ifade etmeyi tercih ediyor. Özgürlükten vazgeçmenin, insan olmaktan çıkmak anlamına geldiğini vurgulayan Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ adlı kitabında insanın ancak toplum içinde özgür olabileceğini savunuyor.

Rousseau’ya göre her şeyden önce insan, Thomas Hobbes’un tam aksine (zira Hobbes’a göre insan doğuştan bencil bir varlık olarak doğmuştur) doğuştan iyi bir birey olarak doğuyor. Rousseau’ya göre, insan doğa durumunda kötü değildir. Toplumsal hayata geçiş ve bu geçişin beraberinde getirdiği kötü yönetimlerin insanı kötüleştirdiğini savunuyor. Rousseau’ya göre kötülük toplumun kurumsallaşmasının bir sonucu oluyor…

Rousseau bu kitabında ayrıca şunları da söylüyor:

‘’İnsanın içinde var olan ve hiçbir zaman doyuramadığı ‘yalnızlık’ hissidir.  O yalnızlık hissi ki, kimilerinde din algısını yaratır. Bir tanrının kanaati altında olduğunu düşünüp güvende hisseder insanoğlu. O yalnızlık hissi ki, aile mevhumunu yaratır. Bir ömür sürmesi planlanan imzaları atar ve herkesin de atmasını bekler, toplumsal ahlak anlayışı oturur, baskı doğar. O yalnızlık hissi ki, kapitalizmi körükler. Parçası olamadığı toplumda hükümdar olmak ister insan. Kendini özel, önemli hissetmek için kapitalistleşir, kapitalist sistemde ahlak sadece kitlesel bir sakinleştiricidir. Eşitsizliklerin kaynağı, insanın içindeki yalnızlık, ölümlülük, önemsizlik hissidir. Çünkü insan ruhu, var olanların hem en güzeli hem de en çirkinidir.’’

Rousseau bu kitabın bir başka bölümünde ise şöyle yazıyor:

‘’İnsanların ormanda yaşadıkları ilkel zamanlarda, mağazalarda alışveriş yapmadıkları ve gazete okumadıkları dönemlerde önemli bir fırsatı vardı insanlığın: kendini dinleyebiliyor ve bu yüzden tatminkâr bir yaşamın en temel gereklerini karşılama şansını elinde tutuyordu.'’ (Dikkat edin yıl 1700'lü yıllardır. Rousseau 1712-1778)

Rousseau'ya göre tatminkâr bir yaşamın en temel gerekleri ise; aile sevgisi, doğaya saygı, evrenin güzelliği karşısında hayranlık, müzik zevki ve basit eğlencelerden alınan haz oluyor…

Rousseau kitabında, bizlerin her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de aslında kendi ihtiyaçlarımızın neler olduğunu anlamak konusunda sefil bir durumda olduğumuzu, aklımızın, bize tatmin olabilmek için neye ihtiyaç duyduğumuzu söyleyen dış seslerin tesiri altında olduğunu iddia ediyor. Ben de dışarıdan güdülenen hırsın, isteğin, arzunun sonu yoktur diye düşünüyorum; insan vazgeçebildiği oranda zengindir diye biliyorum...

Zaten Voltaire de bu kitabı okuduktan sonra Rousseau ile olan mutat atışmalarının bir parçası olarak Rousseau’ya yolladığı mektubunda kitapla ilgili olarak şu ifadeleri kullanıyor: ‘’Bizi yeniden hayvan yapmayı istemek için bunca zekâ şimdiye kadar hiç kullanılmamıştı; eserinizi okuyup bitirince insanın içinden dört ayak üzerinde yürümek isteği geliyor.’’

Ve sonuç…

Biraz uzun yazdım ama şunu vurgulamak istiyorum: 17 Ağustos 1999'da meydana gelen depremin ardından ülkemizde yaşanan tartışmalar, 1755 yılındaki Lizbon’da yaşanan depremden sonra yapılan tartışmaların bile çok mu çok gerisinde kalıyor…


Marmara Depremi'nin ardından 21 yıl geçtikten sonra bile 24 Ocak 2020 tarihinde Elaziğ depreminden sonra da TV’lerde yine 1999 Marmara depremine benzer tartışmalar yapılıyor, fıtrattan, kaderden, her şeyi devletten beklememekten bahsediliyor, yine bol miktarda ''....ceeekkk''li, ''.... caaaaakkk''lı konuşmalar yapılıyor....

İzmir'in Seferihisar açıklarında 30 Ekim 2020 günü saat 14.51'de 6.9 büyüklüğünde bir deprem meydana geliyor... Bu depremle ilgili olarak da sorumsuz yetkililer tarafından her depremden sonra olduğu gibi yine mebzul miktarda ‘’……ceeeeeek!’’li, ‘’….caaaak!’’lı konuşmalar yapılıyor…

Değişen bir şey olmuyor. Ancak gerçek olan bir şey varsa, o da; deprem için alınan vergilerin ilgisiz yerlere harcanmaya devam edileceği ve deprem fikrinin yine unutulmaya bırakılacağı oluyor… 

Türkiye'nin yetkili sorumsuzları hiçbir doğal felakete karşı tedbir almıyor; ne depreme ne yangına ne de sele karşı... Türkiye’nin en büyük bekâ ve en büyük güvenlik sorunu; cehalet, sahtekârlık, ilgisizlik ve yetkililerin sorumsuzluğu oluyor…

17 Ağustos 1999 depreminde, Elazığ ve İzmir depremlerinde hayatını kaybeden insanlarımızı rahmetle anıyorum…

Arz ederim

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz