• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam1054
Toplam Ziyaret4132092

Eğreti sermaye, ithal demokrasi ve ülkenin fotoğrafı


Eğreti sermaye, ithal demokrasi ve ülkenin fotoğrafı

07 Ağustos 2017

Son günlerde ülkemizde mafya, siyaset, ticaret ve sermaye ilişkilerinin ne denli iç içe geçtiğine, belirli sermaye gruplarının isimleri üzerinden yeniden şahit oluyoruz. Kavramların ve rollerin birbirine karışmaması adına, toplumsal yapımızı mercek altına almak bugünkü krizleri anlamak için bir zorunluluktur. Malum; her şey doğru tanımlarla başlar. At izinin it izine karışmaması için gelin, kavramları yerli yerine oturtalım.


Öyleyse buyurun önce doğru tanımlara.


Batı'nın kavramları, Doğu'nun gerçekleri

‘’Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür, üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır. Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz. Doğu tipi politikacının sürekli dini politikaya alet edişi de demokrasi için en büyük engeldir. Ayrıca Batı tipi bir demokrasi için Batı tipi bir aristokrasiye de ihtiyaç vardır. Aristokratı olmayan toplumlar uygarlaşamazlar.’’

Bu cümleyi anlamak ve yorumlamak için bazı alt yapı olacak kavramların bilinmesine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum. Bu nedenle de bu cümleyi parça parça irdelemek istiyorum:

''Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür.'' Bu cümlede geçen iki kavram var; ‘’burjuva demokratik devrimi’’ ve ‘’sanayi devrimi’’. Ne yazık ki bu iki kavram da bize ait değil. Öncelikle bu iki kavramın iyi anlaşılması gerekiyor. Bizde olmayan iki kavram: ‘’Burjuva demokratik devrimi’’ ve ‘’sanayi devrimi’’. 

İkinci cümle birincinin devamı; ‘’üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır.’’ Buradaki kavramlar daha farklı; ’'üretim toplumu’’, ''bilgi toplumu'', ‘’bilgi ekonomisi ‘’, ''ekonomik ilişkiler’’ ve ‘’sosyal ilişkiler’’. Burada da epey bir fırın ekmek yememiz gerektiğini düşünüyorum.

''Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz.'' Burası işte sorunun başladığı nokta, zurnanın zırt dediği yer, bizde olmayan iki kavram; ‘’Batı tipi bir demokratik toplum’’ ve ‘’demokratik işleyiş’’.

''Doğu tipi politikacının sürekli dini politikaya alet edişi de demokrasi için en büyük engeldir.'' Bakın, burada nankörlük etmemek lazım, bu iki kavram da bize ait, patentini başkalarına verdirmeyiz; ‘’Doğu tipi politikacı’’ ve ‘’dini politikaya alet etmek’’.

''Ayrıca Batı tipi bir demokrasi için Batı tipi bir aristokrasiye de ihtiyaç vardır. Aristokratı olmayan toplumlar uygarlaşamazlar.'' Her halde sorun burada. Burada yine bizde olmayan bir kavram; ‘’Batı tipi aristokrasi’’.

Uzun oldu ama sonuç ne? Ülkede olmayan bir demokrasi.

Soya bağlı soylular ile şehirli sınıfın ayrımı

Ancak ‘’aristokrasi’’ ile ‘’burjuvazi’’yi karıştırmamak için önce şu ayrımı yapmak lazımdır: Aristokrasi; bir ülkenin yönetimini imtiyazlı ve genellikle soya bağlı soylular topluluğun yürütmesi olarak bilinir. Ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu tarihi yönetim biçimi olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla aristokrasi; moral değerlerin, simgelerin ve toplum kültürünün ön planda olduğu bir yapılanmadır. Burjuvaziyi ise, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan şehirli kişilerin oluşturduğu sosyal sınıf olarak tanımlayabiliriz.

Bu nedenle alt gelir düzeyine mensup bir burjuva örneği göremeyiz, lakin zor koşullar altında yaşasa da aristokrat genlerinin gereğine uygun olarak vakar içinde yaşayan fakir ama gururlu aristokratlar görmek mümkündür.

Entelektüeller, özellikle sol tandanslı entelektüeller genellikle ‘’Burjuva’’ deyince burun kıvırırlar. Ancak burjuvayı burjuva yapan parasal gücü yanında sahip olduğu değerler olduğunu görmezden gelirler. Bu değerler; eğitim, kültür, yaşam biçimi, insan ilişkileri ve dünya görüşüdür. Burjuvalar bu değerleriyle toplumun önünde koşarlar. Yaşam biçimleri, eğitimleri, kültürleriyle topluma örnek olurlar. Ortak değerlerin, sanatın, kültürün gelişmesine destek verirler. Bilim adamlarını, sanatçıları hem manevi olarak hem de maddi olarak desteklerler.

Çoğunluk Almanya ve Avusturya’da ama Avrupa’nın hemen her ülkesinde bizzat yaşayarak gördüm, bazıları ile de tanıştım, dost oldum bu aristokratlar ve burjuvalarla. Kimisi konttu, kimisi düktü, kimisi prensti.

Hepsinin de atalarından kalma sarayları, şatoları, kaleleri vardı ve bu saraylarda, şatolarda, kalelerde ne vardı biliyor musunuz? Kütüphaneler, sanat eseri koleksiyonları, kimisi edebiyata, felsefeye, müziğe hami olmuş, edebiyatçıları filozofları, müzisyenleri korumuşlar, sübvanse etmişler, kimisi bilim adamlarına hami olmuşlar, onları desteklemişler, toplumsal yaşayışı, sosyal ilişkileri onlar geliştirmişler. Saymakla bitmez.

Bizde karşılığı var mıydı aristokrasinin ve burjuvazinin? Ağa mı, bey mi, han, eşraf mı, şeyh mi, şıh mı? Yukarıda anlattığım gibi Batı tipi aristokrasi ve burjuva anlamında bunların hangilerinin kütüphanesi vardı, hangilerinin edebiyatçısı, filozofu, sanatçısı, müzisyeni, ressamı, bilim adamı vardı? Hangi toplumsal yaşayışı, hangi sosyal ilişkileri geliştirmişlerdi? Koskocaman bir ''yoktu'' cevabıdır sonuç!

Tarihsel miras: Miri arazi’den Ahbap-Çavuş Kapitalizmine

Bu "yokluğun" arkasında tarihsel ve sosyolojik bir zorunluluk yatar. Batı’da aristokrasi, mülkiyeti elinde tutan ve gücüyle krala/devlete kafa tutabilen (Magna Carta’yı krala imzalatan) bağımsız bir sınıftı. Demokrasi de aslında bu güçlü aristokrasi ile palazlanan burjuvazinin tarihsel çatışmasından doğdu. Bizde ise Osmanlı’dan devralınan "Miri Arazi" sistemi nedeniyle toprak devletindi; hiç kimseye mülkiyet ve güç miras kalmazdı. Güç hep merkezde, yani devlette toplandı. Dolayısıyla Batı tipi bir aristokrasinin doğabileceği sınıfsal ve iktisadi bir toprak altyapısı hiçbir zaman oluşmadı.

Geçmiş neyse de günümüze bakalım! Türkiye kadersiz bir ülkedir çünkü bizde sorun günümüzdeki Koç gibi, Sabancı gibi ağaların (burjuvazinin) sayısının birer birer olmasıdır. Keşke ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı günümüzde yaşadığımız ve şikâyet ettiğimiz sorunların da hiçbiri olmazdı.

Neden mi onlarca Koç veya Sabancı çıkartamıyoruz? Çünkü bu durum, ekonomi politikte "Ahbap-Çavuş Kapitalizmi" (Crony Capitalism) olarak adlandırılan yapısal tıkanıklığın ta kendisidir. Batı burjuvazisi zenginliğini devletten bağımsız olarak ticari dehasıyla, coğrafi keşiflerle ve sanayiyle kazanıp devlete kurallar dikte ederken; bizdeki sermaye sınıfı büyük oranda devlet ihalesiyle, ranta dayalı ve devlet eliyle büyütülmüştür. Kendi ayakları üzerinde duramayan, varlığını devletin lütfuna ve ihalelerine borçlu olan bir sermaye ise kuralları koyan değil, devlete biat eden "yandaş" bir niteliğe bürünür.

Oysa Batı tarzı bir kapitalizmin toplumsal barışı sağlayabilmesi, ancak ürettiği devasa zenginliği bir şekilde tabana yayabilmesiyle mümkündür. Büyük sömürge imparatorlukları bu zenginliği dışarıdan ihtal ederek içerideki sınıf çatışmasını bastırmışlardır. İngiliz devlet adamı Cecil Rhodes bu iddiamı desteklercesine şöyle derdi: “İmparatorluk… Ekmek peynir meselesidir. Eğer iç savaşı önlemek istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.”

Peki, sömürgeleri olmayan ve sermaye birikimi kısıtlı kalan Türkiye gibi ülkeler bu iç çatışmayı ve yoksulluğu nasıl önleyecektir? İşte tam bu noktada, Rhodes'un bahsettiği o "ekmek peynir" dengesini kuracak yapısal bir panzehire ihtiyaç duyulur. Bu ülkede onlarca Koç ve onlarca Sabancı olsaydı bunların anti tezi olarak sağlıklı bir sosyal politika da gelişirdi. Bakın işte bizde olmayan bir kavram daha ortaya çıktı; ‘’sosyal politika’’. O da ne ola ki?

Diyalektik tıkanma: Sermayesiz demokrasi, bilinçsiz işçi

Genel evrensel diyalektik gerçektir; tez, antitez, sentez. Bizde tez olamayınca, antitez de olmuyor, sentez de. Anti madde üzerinde çalışacaksanız önce maddenizin olması lazım! Öyle değil mi?

Daha açık bir ifade ile; demokrasi, sermaye ve işçi sınıfı üzerine inşa ediliyor. Sermaye büyümeden, işçi sınıfı güçlenmeden demokrasi de gelişmiyor. Demokrasi gelişmeyince de geniş kitlelerde “demokrasi bilinci” de oluşmuyor. Demokrasi bilinci oluşmayınca da o ülkede her türlü kötülüğün önü açık hale geliyor.

Çünkü üretimimizin katma değerli, yani bir "bilgi ekonomisi" üzerine değil de inşaat ve ranta dayalı olması, işçi sınıfının da sendikalaşmasını ve sağlıklı bir "sınıf bilinci" geliştirmesini engelliyor. Ortada ne bağımsız bir sermaye var ne de hakkını arayan örgütlü bir işçi sınıfı. Hal böyle olunca, demokrasinin üzerinde yükseleceği iki ana kolon da çökmüş oluyor.

Kültürel sermaye eksikliği ve eğreti burjuvazi

Türkiye’nin kaderidir, eğri adamların doğru konuşması. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösteriyor. En azından son bir aydır bakın gündeme, eğri bir adam dosdoğru konuşuyor. Bizde doğru adam da nadir bulunur olduğu için doğru adamların da eğri konuşması söz konusu olmuyor. Neyse.


Canan Barlas, vaktiyle "Eğreti Burjuvalar" (Merkez Kitapçılık, 2007) adlı bir kitap yazıyor. Canan Barlas kitabında günümüzdeki Türk burjuvazisinin durumunu anlatıyor, onların insan ilişkileri, dostlukları, yemek yemeleri, davetleri, düğün ve cenaze törenleri gibi çarpık ve karmaşık yaşam biçimlerini sergiliyor.

Canan Barlas, Türk burjuvazisinin bu yaşam biçiminin, geleneklerle, dinle ve de Batı standardıyla bir ilgisinin olmadığına dikkati çekiyor. Canan Barlas kitabında diyor ki; "üçüncü kuşaktan dördüncü kuşağa geçen büyük sermaye sahiplerinin çoğu, durmuş oturmuş burjuvaların taklitleri bile değiller. Bizim burjuvalarımızın çoğu son derece eğreti ve yapaydır."

Canan Barlas, kitabında şöyle devam ediyor; "Bizde büyük sermaye daha çok Anadolu'dan gelenlerin elinde birikti. Ve onlar burjuvalaşamadılar. Çünkü kendilerine özgü yaşam tarzı üretemediler. Batı taklidi yaptılar. Ve de içlerine sindiremediklerinden, bunu bile beceremediler. Burjuvalaşmak için krema oluşturmak gerekir. Bunun için bilgi, düzen, yaşam tarzı, dürüstlük, doymuşluk, yaşamışlık gerekir. Köksüz insanların bu kremayı oluşturması mümkün değildir.’’

“Bizde ne burjuva sınıfı var ne de elit bir sosyete. Taklitçilik üzerine kurulmuş, hiçbir değer üretmeyen sermaye sınıfı var ve bunlar da demokrasiye sahip çıkmazlar.”

Canan Barlas kitabı ile ilgili olarak kitabının yayınlandığı 2007 tarihinde çeşitli gazetelere verdiği bir röportajlarda özetle şunları söylüyor:

‘’Hayat bizi bir kere daha tasnif ediyor. Eşyanın önündekiler ve eşyanın arkasındakiler. Yani 'değerliler' ve 'önemliler' tasnifi. Değer, sermaye dışı bir üst ahlak arayışı, bir var olma biçimidir. İnsan için anlamlılık ve kalıcılık önemde değil değerdedir. Önem, konuma ve imkâna göre değişir ve insanın dışındadır. Değer ise zaman, zemin, imkân ve konuma göre değişmez, o çünkü insanın içindedir. Önem insana verilir ve alınır, değeri ise insan kendi emeği ile iç dünyasında üretilir ve kalıcıdır.

İnsanın iç zenginliği olan zihin ve vicdanla aranan, bulunan, ortaya çıkarılan, yaşanan ve paylaşılan bir büyük erdemdir, bir büyük oluştur değerler dünyası. İnsan değerler dünyasında bir yolculuğu çıkmak ister ama görsel iktidar ve görsel algıların ona atfettiği öneme aldanır ve yoldan çıkar.

Son yirmi yılda Anadolu'daki esnaf ve zanaatkârlar sınıf atladılar, sermaye sahibi oldular, yer değiştirdiler. Fakat bu tür geçişlerde hızlı bir değer kaybı oluyor.

Yerleşik sermaye sahipleri var, sonradan gelenler var. Yerleşik sermaye sahipleri birbirlerinin içindeler. Sonra Anadolu'dan gelenler oldu. İlk gelenler uzlaştığı için biriktiler. Kendilerini Batıcı yaptılar. Fakat sonra gelenlerin üstünden akıyor, bu tavır, davranış ve tercihlerine yansıyor. Bizim değerlerimize sahip çıkmak yerine ortada kalmışlık var, bir onu yapıyorlar bir bunu yapıyorlar. Bunların bir mutfak kültürü dahi yoktur. Batı kültürüne yakın dururlar ama o da üzerlerinde eğretidir. Anlamadıkları halde Mozart dinlerdiler, Türk müziğini küçümsediler uzun süre. Yabancı biri geldiğinde pop dinletiyorlar. Hâlbuki halk burada daha iyisini yapıyor, daha tutarlı, daha kimlikli.''

Sosyolog Pierre Bourdieu’nün kulakları çınlasın; tam da onun "Kültürel Sermaye" (Cultural Capital) dediği tezin canlı bir laboratuvarıdır bu manzara. Bourdieu der ki; sadece bankadaki paranız (ekonomik sermaye) sizi burjuva yapmaz. Sizi asıl burjuva kılan şey; estetik zevkleriniz, sanat bilinciniz, dil beceriniz ve görgünüz, yani kültürel sermayenizdir. (Pierre Bourdieu, ‘’Pratik Nedenler / Eylem Kuramı Üzerine’’, Hil Yayınları, 2015) Bizim sonradan görme (nouveau riche) sermaye sahiplerimizin yaşadığı bu eğretilik, ekonomik sermayeleri katlanırken, kültürel sermayelerinin sıfır noktasında kalmasından kaynaklanır.

Kısaca diyor ki kitabında Canan Barlas; ''Burjuvalılaşma kendini yetiştirmeyi, kendini aşmayı gerektirir. Burjuva sınıfı ancak bunu becerebilirse toplumun önünde koşar. Beceremezse 'eğreti burjuva' olur.'' Canan Barlas kitabında ve söyleşisinde söylemiyor ama onu da ben söyleyeyim; eğreti burjuva da değil topluma önderlik etmek, yalaka ve yandaş burjuva haline gelip topluma yük olur.

Kırık kolonlar üzerinde Cumhuriyet

Bu ülke sadece ''aydın'' karanlığında alev alev yanmıyor. Ülke yanarken niteliksiz ve eğreti burjuvazisi de bu yangına epey odun taşıyor. Dolaysıyla ne Cumhuriyet gelişiyor ülkede ne de demokrasi!

İtalyan düşünür Gramsci'nin bahsettiği, toplumun dertleriyle dertlenen "organik aydınlar" yerine; sırtını ya devlete ya da uluslararası fonlara dayamış, toplumun köklerinden kopuk bir "münevver" elitizmi bu aydın karanlığını derinleştiriyor.

Böyle bir ülkeden hayır gelir mi?


Eğer bu yapısal tıkanıklığı aşmak istiyorsak; sermayeyi devlet ihalesi dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkarıp hukukun üstünlüğüne teslim etmek, üretimi ranta değil katma değere dönüştürmek ve eğitimi taklitçilikten kurtarıp niteliksel bir devrimle buluşturmak zorundayız.

Aksi takdirde bu eğreti fotoğrafın figüranları olmaktan öteye geçemeyiz.

Osman AYDOĞAN


 


Yorumlar - Yorum Yaz