
Yazmak ve tanıklık arzusu üzerine
06 Eylül 2021
Zaman zaman dostlarım bana aynı soruyu soruyorlar: "Neden sürekli ve bu kadar uzun yazıyorsun?"
Aslında onlara hak veriyorum. Günümüz dünyasında insanlar uzun metinler okumaktan çok kısa mesajları, birkaç satırlık paylaşımları ve hızlı tüketilen içerikleri tercih ediyor. Zamanın adeta bir nehir gibi altımızdan akıp gittiği bu çağda, ben ise çoğu zaman bir düşüncemi birkaç cümleyle anlatabilecekken sayfalarca yazabiliyorum.
Ancak bu uzun uzadıya yazma eylemim; bir bilgiçlik taslamak, insanlara ders vermek ya da herkesi kendi düşüncelerime ikna etmeye çalışmak maksadı taşımıyor. Yazmak benim için öncelikle bir düşünme, anlama ve var olma biçimi. Bazen insan konuşarak anlatamadığını yazarak anlatıyor, kendisini ancak yazarken keşfediyor. Kelimelerle neden bu denli geniş bağlar kurduğumu açıklayabilmek için, beni derinden etkileyen Gabriel Marcel’e değinmem gerekiyor.
Gabriel Marcel: "Benler arası varlık" ve tanıklık arzusu
Varoluşçu düşüncenin özgün isimlerinden Gabriel Marcel’i ve onun "benler arası varlık" kavramını, Türkiye’de bu alandaki kıymetli çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Emel Koç’un satırlarından okumak ufuk açıcıdır. Marcel, benler arası varlığı anlatmak için somut bir örneğe başvurur: Bir çocuk annesine doğru seğirtir, ona heyecanla bir demet çiçek sunar; sanki sözü, yüzü, eli şöyle bağırır: "Bu çiçekleri ben topladım, ben kendim..."
Marcel’e göre çocuğun bu seslenişinden maksat; dikkati kendi üstüne çekme isteği, başkalarınca onaylanma ya da beğenilme dileği olmuyor. Bu durum hiç de bir bencillik sayılmıyor, tam tersine saf bir özbilinç anlatımı olarak öne çıkıyor. Marcel’in o meşhur deyimiyle, burada "Tanığım ol!" dileği dile geliyor.
Kuşkusuz bu anlatım, çocukta çocuksu bir kılıkla ortaya çıkarken, yetişkinlerde ise durumdan duruma ince ayrımlar gösteren bir arzuya dönüşüyor. İşte buna Marcel, belli bir anlamda "ontolojik gizem" adını veriyor. “Ben” ile “başkası”nı birbirine bağlayan o ilk, o derin taşıyıcı bağ buradan kuruluyor. Böylece insan için var olmak, başka bir insana seslenmek demek oluyor. Özüyle insan kendini daima bir bağlılık içinde buluyor; sözle ya da el-kol devinimleriyle "işte buradayım" diye ortaya çıkıyor.
Marcel’e göre insan; anlamını başkasından gelen yanıtta bulan bir "istek", bir "gereksinme", bir exigence olarak görünüyor. İnsan ancak "seslenen bir varlık", bir être exclamatif olarak varlık kazanıyor; varoluş (existence) insan için doğrudan başkalarına yöneliş anlamına geliyor. Marcel’e göre var olmak için herhangi bir şeye (mal, mülk, para, şan, ün) sahip olmanın hiçbir önemi bulunmuyor. Bu felsefede var olmada asıl olan, bir başkasıyla kurulan sahici iletişim oluyor.
Bu düşünce bana Martin Buber’i de hatırlatıyor. Buber’e göre insan, ancak bir başka insana gerçek anlamda "Sen" diyebildiğinde kendisini bulabiliyor. İnsan kişiliği yalıtılmış bir benlik içinde değil, kurduğu ilişkiler içinde şekilleniyor. Bu yönüyle Buber’in "Ben-Sen" ilişkisi ile Marcel’in "birlikte-varoluş" anlayışı aynı hakikatin farklı ifadeleri gibi görünüyor: İnsan, kendisini ancak başka insanlarla kurduğu sahici ilişkiler içinde keşfedebiliyor.
İşte sizlere, bir avuç dostuma ve bir kısmını yüz yüze tanımadığım arkadaşlarıma hemen hemen her gün gönderdiğim bu uzun yazılar bir öğreti amacı taşımıyor. Onlar, duygu ve düşüncelerimin doğal bir dışavurumu olarak ortaya çıkıyor. Bunlar tamamen böyle bir içgüdünün eyleme dökülmesinin neticesi oluyor. Marcel’in söylediği gibi benim yazdıklarım adeta "Ben varım" demek oluyor, "Tanığım ol" çağrısı anlamına geliyor. Marcel’in çocuk örneğinde olduğu gibi, bu yazılarla birlikte "Bu yazıları ben yazmıştım, içimden kopanlarla ben kendim var ettim" duygusu dile geliyor. Bu meşhuriyet ve görünürlük çağında amacım dikkat çekmek, meşhur olmak ya da görünür olmak değil; yazmak, hem kendime tanıklık etme hem de bu tanıklığı başkalarıyla paylaşma ihtiyacının doğal bir sonucu oluyor. Hatta zaman zaman çeşitli program davetleri de aldım. Fakat kamera karşısında görünmektense düşüncelerimi satırlar aracılığıyla paylaşmayı tercih ettim. Çünkü yazmak benim için hiçbir zaman tanınmanın değil, düşünmenin ve paylaşmanın yolu oldu.
Edebi ve psikolojik sığınak: İç kaleler ve gönül sırları
Aslında yazılarımı paylaştığım sitem "Şehriyar", tıpkı Montaigne’in kalesi gibi benimde kendi iç kalem haline geliyor. Yazılarımda sürekli kendisinden bahsettiğim Stefan Zweig, ‘’Montaigne’’ biyografisinde (Can Yayınları, 2012) onun şatosunun sığındığı fiziki kalesinde aslında kendi iç kalesine sığındığını yazıyor.
Ancak Montaigne’in bahsettiği bu "iç kale"nin büyük bir özelliği bulunuyor: Bu kale, ancak ve ancak iyi bir eğitim ve kültür temeline oturursa insana fayda sağlıyor. Bu şekilde iyi bir kültürle beslenmiş hayat; yeteneğiyle, becerileriyle kendi iç kalesinde insanı yeniden biçimlendiriyor. Bu anlamda biçimlenme, iç kalelerini aklıyla ayakta tutanlara özgü bir durum oluyor. İç kale, aynı zamanda insanın kendisiyle tefekkür temelinde kurduğu bir diyalog anlamına geliyor ve Montaigne bu diyalog için şöyle söylüyor: "İnsanın kendisi ile diyaloğu erişilebilecek en yüksek sanat formudur."
Bu durumun çok güçlü bir psikolojik boyutu da bulunuyor. Psikologlar insanın yalnızca konuşma ihtiyacı değil, asıl olarak anlaşılma ihtiyacı taşıdığını söylüyorlar. İnsan çoğu zaman düşüncelerini yalnızca başkalarına anlatmak için değil, onları kendisi de daha iyi anlayabilmek için ifade ediyor. Ben yazarken yalnızca okurlarımla değil, kendi iç kalemde kendimle de konuşuyorum. Bazen bir düşünceyi ilk kez yazarken fark ediyor, bazen de yıllardır zihnimde taşıdığım bir duyguyu ancak kelimelere döktüğümde tam olarak anlayabiliyorum. Yazmak bu yüzden benim için bir paylaşma olduğu kadar, kendi ruhumu yapılandırdığım bir düşünme faaliyeti haline geliyor.
Yıllardır yazdığım yüzlerce yazıya bugün dönüp baktığımda, onların yalnızca okurlara değil, geçmişteki kendime de yazılmış metinler olduğunu görüyorum. Kimi zaman bir şehir karşısındaki hayranlığımı, kimi zaman bir tarihî olay karşısındaki üzüntümü, kimi zaman da geleceğe dair kaygılarımı bu satırların arasında buluyorum. Bu nedenle Şehriyar benim için yalnızca yazılarımı yayımladığım bir site değil; aynı zamanda düşünsel ve duygusal yolculuğumun da sessiz bir hafızası haline geliyor.
Ayrıca, eğer düşüncelerimizi paylaşmazsak kendi hapishanemizi yaratmış olacağımıza ve insanın kendisini ifade edememesinin de zamanla kendi içine kapanmasına yol açacağına inanıyorum.
Başka bir anlatımla da Mevlânâ için Mesnevi’si neyse benim için de "Şehriyar" o anlama geliyor. Elbette Mesnevi ile bir internet sitesini kıyaslamıyorum, haddimi biliyorum. Ancak nasıl ki Mevlânâ düşüncelerini ve iç dünyasını Mesnevi üzerinden ifade etmişse, ben de kendi düşünce dünyamı Şehriyar üzerinden ifade etmeye çalışıyorum. Zaten Simgecilik akımının öncüsü Fransız şair Stéphane Mallarmé’nin de çok güzel bir sözü bulunuyor: "Dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır." Benim kitabım da işte bu site, yani Şehriyar oluyor.
Fakat bu derin arayışın, günümüzün o baş döndürücü hızında her zaman aynı ritimle karşılık bulmadığı da bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Şems’inin gidişiyle içindeki o derin sessizliği paylaşmak isteyen Hz. Mevlânâ, Mesnevi’nin hemen girişinde adeta bu durumu anlatıyor ve şöyle söylüyor:
"Herkes kendi zannınca benim yârim oldu, İçimdeki esrarı (sırları) kimse araştırmadı. Benim sırrım, feryadımdan uzak değildir; lâkin, her gözde onu görecek nûr, her kulakta onu işitecek kudret yok..."
Mevlânâ burada kimseyi suçlamıyor; sadece derin ruhsal durumların, her zaman aynı dikkat ve zaman diliminde fark edilemeyebileceğini nazikçe fısıldıyor.
Sözcükler insanoğluna düşüncelerini gizlesinler diye verilmedi
18 Haziran 2010 tarihinde vefat eden Portekizli yazar José Saramago’nun bir röportajında söylediği şu sözlerini buraya aktarmak istiyorum; ‘‘Bazıları yaşamları boyunca okurlar, ama hiçbir zaman sayfadaki sözcükleri okumaktan öte gitmezler; sözcüklerin hızlı akan bir ırmağın üstündeki atlama taşları olduğunu, karşı kıyıya erişebilmemiz için oraya yerleştirildiklerini ve önemli olanın karşı kıyı olduğunu anlamazlar. Sözcükleri birbirimizi anlamak, hatta bazen birbirimizi bulmak için kullanırız. Sözcükler insanoğluna düşüncelerini gizlesinler diye verilmedi.’’
Birbirimizi anlamanın, birbirimizi bulmanın en iyi yolunun ise yazmak olduğunu düşünüyorum.
Ancak yazmanın da bir bedeli bulunuyor.
Yazmanın bedeli
Kafka’nın, Milena Jesenka’ya yazdığı mektupları içeren ‘‘Sevgili Milena’’ (Say Yayınları, 2000) adlı bir eseri bulunuyor. Bu mektupların birinde Kafka şu ifadeleri kullanıyor; ‘‘İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak.’’ ‘‘Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’
Ancak yazmanın da işte böyle bir sakıncası bulunuyor: Kafka’nın dediği gibi yazmak, içimizin korkunç sarsıntılarını ortaya koyuyor. Yazmak, bazen hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek anlamına geliyor.
Yazmanın sakıncaları bununla da kalmıyor.
Belâ dîldendir, ol dildâr elinden dâdımız yoktur.
Divan edebiyatı şairlerinden Nev’î’ye ait, Divan Edebiyatının en güzel beyitlerinden birisi şöyle diyor:
‘’Belâ dîldendir, ol dildâr elinden dâdımız yoktur.
Gönüldendir şikâyet, kimseden feryâdımız yoktur.’’
Hep yazınca ve de uzun uzun yazınca Nev’î’’nin söylediği gibi dil de bir belâ oluyor.
İşte Şehriyar sayesinde hayatıma hiç tanımadığım harika dostlar dahil olurken; zaman zaman bu yazılar yüzünden eski dostlarımla aramıza mesafeler giriyor. Kelimelerin bu felsefi ve ağır dünyası, günümüzün sığ polemikleriyle ya da hamasi beklentileriyle uyuşmadığında, insan ister istemez kendi çemberini daraltmak, dijital dünyanın gürültüsünü engellemek zorunda kalıyor. Akademik bir iddiam olmasa da akademik bir titizlikle, kaynaklara dayanarak kurduğum bu cümleler, ne yazık ki bu hızlı çağın sabırsızlığına çarpıp geri dönebiliyor. Nihayetinde herkesin kelimelere ayıracak vakti veya sabrı aynı değil. Zaten şikâyetimiz de gönüldendir, kimseden de feryâdımız bulunmuyor.
Kelimelerden kurulan köprüler
Belki de yazmak; insanın kendi iç dünyasından dış dünyaya doğru uzattığı o ilk ve son köprü, José Saramago’nun bahsettiği o hızlı akan nehrin üzerindeki atlama taşları oluyor. Ben bu uzun yazılarla taşları birer birer nehre bırakırken, amacım nehri durdurmak veya bir iddia taşımak olmuyor. Sadece Gabriel Marcel’in dediği gibi "işte buradayım" diyerek kendi varlığıma bir tanık arıyor, o uzak karşı kıyıya, yani insanın insana kavuştuğu sahici adaya ulaşmak istiyorum.
Kimi zaman o köprünün üzerinden geçen, sesimize bir yankı veren çıkıyor; kimi zaman da köprü bomboş kalıyor. Ne köprüyü geçmeyenlere bir sitemimiz bulunuyor ne de kelimelerimizi saklamaya niyetimiz oluyor.
Şehriyar’da biriken bu uzun satırlarda, zamanın bu amansız akıntısında, eğer siz de kendi yalnızlığınızdan, kendi sessizliğinizden veya sorularınızdan küçücük bir iz bulabiliyorsanız, bilin ki karşı kıyıda bir yerde yan yana duruyoruz demektir ve o köprü zaten amacına ulaşıyor.
Belki de bu yüzden yazılarımın uzunluğu hiçbir zaman yalnızca anlatma arzusundan kaynaklanmıyor; insanın kendisini ve başkalarını arama çabasının doğal sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Çünkü yazmak, en nihayetinde birilerini ikna etmekten çok; bu kalabalık dünyada birbirini hiç tanımadan bulabilen ruhların o zarif ihtimali oluyor.
Buluşabilenlere, sesimize yankı olanlara selam olsun!
Osman AYDOĞAN