• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam157
Toplam Ziyaret1496937

Neden sürekli ve uzun uzun yazıyorum?


Neden sürekli ve uzun uzun yazıyorum?

06 Eylül 2021

Fransız filozof Gabriel Marcel (1889-1973), ‘’varoluşcu’’ (exsistansiyalizm) akımın temsilcilerindendi. Çağdaş Batı Felsefesi, Varlık Felsefesi ve Ahlak Felsefesi uzmanı olan Felsefeci Prof. Dr. Emel Koç aynı zamanda Türkiye’deki tek Gabriel Marcel uzmanı oluyor. Emel Koç’un Marcel’i anlattığı çok güzel bir kitabı bulunuyor; ‘’Gabriel Marcel Üstüne’’ (Pegem Akademi Yayıncılık, Ankara, 2014) (Bu kitap Koç’un çok sayıdaki Marcel kitaplarından ve araştırmalarından birisi oluyor.) 


Gabriel Marcel’in çalışma alanlarından birisi de ‘’ben’ler arası varlık’’ oluyor. Marcel'in ‘’ben'ler arası varlık’’ı nasıl anladığını bu kitaptan kısa bir anlatımla özetlemem gerekiyor…

Benler arası varlığı anlatmak için Marcel, somut bir örneğin yardımına başvuruyor: Bir çocuk annesine seğirtmekte, ona bir demet çiçek sunuyor; sanki sözü, yüzü, eli şöyle bağırıyor: "Bu çiçekleri ben topladım, ben kendim..." Marcel'e göre, çocuğun bu seslenişinden maksat; dikkati kendi üstüne çekme isteği, başkalarınca onaylanma, başkalarınca beğenilme dileği olmuyor. Bu, hiç de bir bencillik değil, tam tersine bir özbilinç anlatımı oluyor. Marcel'in bir deyimiyle, "tanığım ol" dileği dile geliyor. Kuşkusuz bu anlatım, çocukta çocuksu bir kılıkla ortaya çıkan, yetişkinlerdeyse durumdan duruma ince ayrımlar gösteren bir dilek oluyor. İşte buna Marcel, belli bir anlamda, "ontolojik gizem" adını veriyor.

‘’Ben’’ ile ‘’başkası'’nı birbirine bağlayan o ilk, o derin taşıyıcı. Böylece insan için var olmak, başka bir insana seslenmek demek oluyor. Özüyle insan, kendini bir bağlılık içinde buluyor: Sözle, ya da el-kol devinimleriyle ‘’işte buradayım’’ diye ortaya çıkıyor. Marcel'e göre insan; anlamını başkasından gelen yanıtta bulan bir "istek", bir "gereksinme", bir "exigence" oluyor. İnsan ancak "seslenen bir varlık", bir "etre exclamatif" olarak görünüyor; varoluş ("existence"), insan için başkalarına yöneliş oluyor. Marcel’e göre ‘’varolmak’’ için herhangi bir şeye sahip olmanın (mal, mülk, para, şan, ün, şöhret) hiç ama hiçbir önemi bulunmuyor. Marcel’e göre ‘’varolma’’da asıl olan, bir başkasıyla kurulan iletişim oluyor…

Böylece Marcel varoluşu alışılagelenden apayrı bir doğrultuda yorumluyor. Şöyle ki, Marcel, "existence" sözcüğündeki "ex"i başka-bir-insana-çevrilmek diye kavrıyor: "Ben varım demek, bana yabancı bir varlıkla aramda bağ kurmadıkça ben ne kendimi ne de başkasını bilip kavrarım demektir." Buysa "varoluş"u ("existence") "birlikte-varoluş" ("co-existence") diye nitelemek oluyor.

Gerçekten de, Marcel'e göre, hayvanlar bile (bağırış çağırışlarıyla, hoplayıp sıçramalarıyla biyolojik bir biçimde de olsa) kendilerini açığa vurmamazlık, kendilerini ortaya koymamazlık edemiyor. İnsanlarsa; konuşma, yazma, eylem, bakış, ilgi, hayranlık, yardım, dostluk, sevgi gibi davranışlarla başkalarıyla bağ kurarak kendilerini gerçekleştirip anlıyor…

İşte sizlere, bir avuç dost ve bir kısmını yüz yüze tanımadığım arkadaşlarıma, hemen hemen her gün ve de uzun uzun yazdığım yazılarım, duygu ve düşüncelerim bir öğreti amaçlı olmayıp böyle bir içgüdünün eylemin neticesi, sonucu oluyor. Marcel’in söylediği gibi benim yazdıklarım ‘’ben varım’’ demek oluyor, ‘’tanığım ol’’ demek oluyor, ‘’bana yabancı bir varlıkla aramda bağ kurmadıkça ben ne kendimi ne de başkasını bilip kavrarım’’ demek oluyor. Marcel’in çocuk örneğinde olduğu gibi (Bir çocuk annesine seğirtmekte, ona bir demet çiçek sunuyor; sözü, yüzü, eli şöyle bağırıyor sanki: "bu çiçekleri ben topladım, ben kendim...") bu yazıları ben yazmıştım ben kendim demek oluyor…

Yine Marcel’in örneğinde olduğu gibi benim bu yazılarımdan maksat; dikkati kendi üstüme çekme isteği, başkalarınca onaylanma, başkalarınca beğenilme dileği olmuyor. Bu, hiç de bir bencillik değil, tam tersine bir özbilinç anlatımı oluyor. Marcel'in bir deyimiyle, "tanığım ol" dileğimin dile gelmesi oluyor…

Bu uzun uzun yazılarımı sabırla okuduğunuz ve hatta beğendiğiniz ve hatta hatta üzerine yorumlar yazdığınız için sizlere teşekkür ediyorum.

Ancak…

Ancak fark ettim ki sürekli yazmak okumam aleyhine zaman alıyor. Ortaokul matematik kitaplarındaki havuz problemleri gibi... Havuzu dolduran musluklar daha az, boşaltan musluklarımın sayısı daha fazla. Böyle giderse havuzda su kalmayacak. Okunması için sırada bekleyen kitaplarım gittikçe artıyor. Bu nedenle bir süre yazmaya ara veriyorum. Yine de arada sırada belki eski yazılarımı paylaşırım. Belki de gündem kışkırtır az da olsa yeni yazı yazarım.

20. yüzyıl Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden Rainer Maria Rilke, genç bir yazara mektubunda (Rilke: Briefe an einen jungen Dichter, An Franz Xaver Kappus); “Yazmak, incelikler senfonisidir. Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma!” derdi… 

Günümüzden genç bir edebiyatçı ve şairi, Birhan Eroğlu da derdi ki;

‘’Dedim ki sonra:
İyi ki varsın ‘Yazmak’
Yoksa nasıl taşırdı kalbim bunca yükü…?’’

Demem o ki ne yazmadan yaşamayı becerebilirim ne de yazmadan kalbim taşıyamaz bu yükü… Sonuçta tekrar yazacağım işte!...

Sizlere güzel mi güzel bir Eylül, sonbahar günleri ve güz ayları diliyorum…

Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz