
Müzmin romantik bir muhalif parti: CHP
12 Temmuz 2024
Giriş: Siyaset bilimi perspektifinden muhalefet kavramı
Siyaset bilimi literatüründe muhalefet, yalnızca iktidarın eylemlerini denetleyen pasif bir mekanizma değil; toplumsal rızayı yeniden örgütleyen, hegemonya alanlarını dinamitleyen ve kitlelere yeni bir gelecek projeksiyonu sunan kurucu bir özne oluyor. Ancak otoriterleşme eğilimlerinin güç kazandığı kriz dönemlerinde, demokratik muhalefetin en büyük zaafı çoğu zaman stratejik akıl yoksunluğu ve kronik bir reaksiyonerlik sarmalına sıkışması oluyor. Türkiye’de ise bu zaaf, bir siyasal gelenek olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden ancak tarihsel süreçte ideolojik bir omurga inşası yerine Sağ seçmene yaranma dürtüsüyle hareket eden bir siyasal aktör, rasyonaliteden uzaklaştıkça romantik bir edilgenliğe mahkûm oluyor. Bu çalışma, Türkiye'nin Sol cenahtaki en büyük siyasi organizasyonunun tarihsel bagajını, dönüm noktalarındaki basiretsizliğini ve yapısal uysallaşma süreçlerini rasyonel bir düzlemde masaya yatırmayı amaçlıyor.
Tarihsel bagaj: 1938 kırılması ve DP dönemi
Türkiye’nin Sol diye bilinen en büyük partisi CHP oluyor. Ancak CHP, 10 Kasım 1938’den itibaren bocalamaya başlıyor. Bu tarihten sonra CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu parti olarak kalmıyor. Bu tarihten sonra CHP, karşı devrimlerin etkisiz, reaktif, mahcup ve romantik muhalifi oluyor.
CHP, daha iktidardayken bile Sağ’a ve Cumhuriyet devrimlerine karşı hareketlere yaranmak adına Türk Devrimi’nin en büyük atılımı Köy Enstitülerinin tasfiye sürecini başlatıyor.
CHP, DP iktidarında karşı devrim hareketleri karşısında etkisiz, cılız ve mahcup muhalif rolünü oynuyor. O kadar ki DP’nin Arapça ezan yasağının kaldırılması kanun tasarısı teklifine CHP tasarının lehinde oy veriyor. Hatta kanun tasarısı TBMM’nde görüşülürken meclis başkanının ‘’kanun aleyhine’’ konuşmak üzere CHP temsilcisini kürsüye davet ettiğinde CHP temsilcisi ‘’kanun aleyhinde değil, kanun hakkında konuşacağı’’ itirazını yapıyor.
Bölünerek uysallaşma: Ecevit ve 12 Eylül sonrası Sol cenah
CHP’nin yakın tarihteki lideri Ecevit, partisini zaman zaman seçimlerin birinci partisi yapıyor ancak partisini bir türlü ‘’iktidar’’ yapamıyor. Ecevit, öngörüsüzlüğü ve beceriksizliği sayesinde ülkeyi MC hükumetlerine teslim ediyor. Ecevit, 12 Eylül’den sonra Sol’da bir ‘’bilen’’ olacağına bir ‘’bölen’’ haline geliyor. 12 Eylül sonrası kurulan Sol partiler (SHP, DSP ve CHP) aralarında zerre fark olmamasına rağmen uzlaşmayı dahi beceremiyor ve yılların Sol’un kalesi olan Ankara ve İstanbul’un yerel yönetimlerini İslamcı ve gerici yönetimlere elbirliği ile altın tepside ikram ediyor. Hem de bu ikramı iki kez yapıyor: Hem 1994 yerle seçimlerinde hem de 1999 yerel seçimlerinde.
Baykal ve Kılıçdaroğlu dönemleri: Kronik reaksiyonerlik
Hizipçi Baykal, Sol’u toparlayacağına daha da dağıtıyor. Öngörüsüz ve romantik Baykal sayesinde kişiye özgü yasalar değiştirilerek birilerinin önü açılıyor. Baykal’dan sonra ise kimseciklerin bilmediği bir bürokrat olan Kılıçdaroğlu partinin başına getiriliyor.
Kılıçdaroğlu’nun yönetiminde CHP de, tıpkı DP karşısındaki CHP gibi, AKP iktidarının İslamcı - muhafazakâr dönüşümü karşısında etkisiz, cılız ve mahcup muhalif rolünü oynayarak AKP’nin açık, gizli, kapalı, alenen, mahcup ve romantik destekçisi oluyor.
Yargıyı siyasetin emrine veren ve “Yetmez ama ‘Evet’çi” liberal solcular tarafından desteklenen 12 Eylül 2010 halkoylamasında CHP etkisiz ve yetersiz kalıyor.
2010 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın Kuran kursları ve pansiyonlarla ilgili sahip olduğu ‘’hukuka uygunluk ve denetim’’ görevi elinden alınıyor. 2012 yılında ise yasa çıkarılıyor, Kuran kurslarının yanına yeni eğitim birimleri de ekleniyor. Bu şekilde Kuran kursları ve pansiyonların tamamı denetimsiz bırakılıyor. CHP, sanki komşu ülkenin muhalefet partisiymiş gibi bütün bu yasa değişikliklerine sessiz ve tepkisiz kalıyor.
CHP Yönetimi, Milli Eğitim bünyesinde tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollere, müfredattan Atatürkçülüğün silinmesine karşı etkili bir reaksiyon üretemiyor. Yaşanan kurumsal dönüşümü adeta tribünden izliyor.
Aynı süreçte FETÖ'ye ait olduğu gerekçesiyle işlem yapılan bazı medya kuruluşlarına yönelik operasyonlara CHP yönetimi "basın özgürlüğü" eksenli olarak yaklaşıp bu FETÖ yayın organlarını savunmaya çalışıyor.
Benzer şekilde, yıllardır ÖSYM soruları çalınır sızdırılırken, bu ülkenin cumhuriyetçi, liyakatli çocuklarının emekleri tarikat kadrolarına peşkeş çekilirken, ana muhalefet partisi bu organize hırsızlığın üzerine kitleleri arkasına alarak gidemiyor. Şaibeli sınavlar ve çalınan sorular karşısında kitleleri arkasına alan radikal bir duruş sergileyemiyor. Reddedileceğini adı gibi bildiği meclis araştırma önergelerinin arkasına saklanarak kurumsal bir konforculuk yaşıyor.
Zaten daha en başından, kurucu ilkelerle taban tabana zıt TESEV (Soros Vakfı) kuruculuğu bagajıyla tartışılan bu yeni liderlik, kırılma anlarında hep statükonun paratoneri oluyor. Aynı dönemde yalnızca söylem düzeyinde değil, kadro tercihleri ve örgütsel yönelimler bakımından da ciddi bir savrulma yaşanıyor. Dönemin kurumsal refleksleri incelendiğinde; 2012 yılındaki cemaat ortaklı Bosna Hersek ziyareti, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlediği Abant Toplantılarına kurumsal düzeyde katılım sağlanması ve ABD’deki cemaat çatı kuruluşlarıyla doğrudan temas kanallarının açık tutulması gibi yapısal adımlar öne çıkıyor. Parti yönetiminde, danışman kadrolarında ve milletvekili aday listelerinde daha sonra FETÖ ile ilişkilendirilen bazı isimlerin yer alması, CHP'nin kurucu kimliği ile yeni yönetim anlayışı arasındaki mesafenin giderek açıldığını gösteriyor. Böylece parti, ideolojik olarak olduğu kadar kadro tercihleri bakımından da romantik ve öngörüsüz siyaset anlayışının yeni örneklerini vermeye devam ediyor.
17/25 Aralık sürecinde büyük yolsuzluk iddiaları ortaya saçıldığında, kitlelerin gösterdiği toplumsal tepkiyi meydanlara taşımak yerine meclis koridorlarına hapsediyor. Yükselen öfkeyi sönümlendirerek statükonun emniyet supabı oluyor.
2014-2015 Seçimleri: Basiretsizlik ve Ekmeleddin İhsanoğlu vakası
Belediye meclisi üyelerinin bile seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, o zamanki Başbakan'ın, Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki ve imkânlarıyla, 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmasında CHP yetersiz ve etkisiz kalıyor. Bu seçimlerdeki CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu vakası tam bir öngörüsüzlük, basiretsizlik ve beceriksizlik örneği oluyor.
2015 Türkiye genel seçimlerinde kampanya sloganı olarak “Milletçe alkışlıyoruz" ifadesiyle yayınlanan görsel reklam vidolarında sert ve mutsuz bir yüz ifadesi ile kötü gidişattan sorumlu olanları alkışlayan insanların görüntüleri konuyor. Ancak alkış Kuzey Avrupa ülkelerinde bir ‘’protesto’’ aracı, Güney Avrupa ve Akdeniz ülkelerinde ise alkış bir ‘’onay’’ aracı olduğu CHP yönetimi tarafından görülmüyor. CHP, bilinçsizce seçim sürecinde AKP’nin reklamını yapıyor.
7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında çoğunluğu yitiren AKP yönetiminin iktidarı bırakmaması ve ülkeyi 1 Kasım’da tekrar seçime götürmesi sürecinde CHP, AKP’nin ‘’İstikşafı görüşmeler’’ oyalamasındaki öngörüsüzlüğü ve basiretsizliği ile figüran rolü oynayarak oltaya takılıyor, CHP yine yetersiz, etkisiz ve edilgen kalıyor. CHP, AKP ile oyalandığı bu "istikşafı görüşmeler’’, 1 Haziran 2015 seçimlerini kaybetmiş AKP’ye ülkede bombalamalarla geçen bir yaz döneminin ardından seçimleri yenileme fırsatını veriyor.
Dokunulmazlıkların kaldırılması ve 15 Temmuz sonrası figüranlık
2016 yılı Mayıs ayında hakkında fezleke düzenlenmiş olan milletvekillerinin dosyalarını kapsayan ‘’dokunulmazlık’’ hakkında bir Anayasa değişikliği gündeme geldiğinde Kılıçdaroğlu; “Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen ‘evet’ diyeceğiz” açıklamasıyla tam bir basiretsizlik, idraksizlik ve hukuksuzluk örneği veriyor ve CHP’nin katkısıyla geçen Anayasa değişikliği ile ilk önce CHP milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılıyor.
15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe kalkışmasının ardından, 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL sivil darbesinde de CHP yetersiz ve etkisiz kalmakla kalmıyor; 7 Ağustos 2016’daki Yenikapı mitingine figüran olarak katılıyor.
Darbe gecesi de CHP içerisindeki bazı milletvekilleri TBMM'de darbeye karşı fiilen direnç gösterirken, parti liderliğinin kriz sürecini yönetme biçimi ve kamuoyuna verdiği görüntü de parti yönetiminin olağanüstü kriz anlarında dahi etkili ve yönlendirici bir siyasal refleks ortaya koyamadığını gösteriyor.
Figüranlık yalnızca miting meydanlarıyla da sınırlı kalmıyor. 15 Temmuz’un hemen ardından, sanki önceden listeleri hazırlanmış gibi 2.745 hâkim ve savcı bir gecede görevden uzaklaştırılırken, yargının tamamen yürütmenin emrine girişine cılız bir iki kelam dışında fiili hiçbir set çekilemiyor.
Darbe yargılamalarının ardından devlet mekanizmasındaki kritik bürokratik dönüşümlere fiili bir set çekilemiyor. Diğer yandan geçmişin liberal-vesayetçi aktörlerinin soyut bir hak savunuculuğu üzerinden vitrine taşınması, tabanda derin bir ideolojik kimlik krizini tetikliyor.
15 Temmuz sonrası YSK başkanından MİT müsteşarına, dönemin genelkurmay başkanına kadar şaibeli tüm bürokratik aktörlerin görevde kalması sineye çekiliyor. İktidar, kendisine darbe yaptığını iddia ettiği yapının elebaşını Amerikan makamlarından usulünce istemek yerine, trajikomik bir biçimde Türk vatandaşlığından çıkarıp hukuki iade zeminini yok ederken bile CHP liderliği meclis kürsüsünden muktedirleri sarsacak tek bir radikal hamle yapamıyor. Rejimin sınır tanımaz pratiklerine karşı meclis araştırması önergelerinin arkasına sığınan teknik muhalefet tarzı, sayısal çoğunluğu elinde bulunduran iktidar blokunun bu önergeleri reddedeceğini bile bile sergileniyor. Bu tutum, parlamento içi konforu korumaya yarayan ritüelistik bir eylemsizlikten ibaret oluyor.
2017 Referandumu ve ‘’Adalet Yürüyüşü’’: Sönümlenen kıvılcımlar
CHP yönetimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin anayasal aykırılığını gayet iyi biliyor. Ancak toplumdan tepki alma korkusuyla iptal davası açmaktan köşe bucak kaçıyor ve böylece iktidara en büyük yapısal desteği bizzat kendisi sunuyor.
Bizzat kendi elleriyle teslim ettikleri bu kurumsal meşruiyet zemini üzerinde; parlamenter demokrasiyi bitiren, OHAL koşullarında, yoğun bir baskı ortamında, eşitsiz koşullarda, gayri meşru biçimde ve yasalara aykırı uygulamalarla yapılan 16 Nisan 2017 halkoylamasında CHP yine yetersiz ve etkisiz kalıyor, bu halkoylamasında da CHP yine figüran rolünü oynuyor.
Parlamenter sistemin yerine başkanlık sisteminin getirildiği bu 2017 referandumunda YSK, AKP temsilcisinin talebi üzerine Doğu'da oy sayımı devam ederken, Batı'da ise sandıkların kapanmasına 10 dakika kala ‘’mühürsüz pusula ve zarfların da sayılması’’nın kararını aldığında Kılıçdaroğlu bu alenen ve açık açık yapılan kanunsuzluğu sineye çekerek kabul ediyor ardından da mahcup bir şekilde bu referandumu ‘’şaibeli'' olarak niteliyor. Halbuki Kılıçdaroğlu’nun; ‘’YSK, bu yasa dışı, bu kanunsuz kararını kaldırana kadar seçimi meşru saymıyoruz!’’ demesi gerekiyor. Kılıçdaroğlu, bu basiretsiz, bu korkak, bu pısırık, bu ürkek tavrı nedeniyle atı alanın Üsküdar'ı geçmesine vesile oluyor.
Kılıçdaroğlu, AKP tarafından CHP milletvekillerine karşı yapılan adaletsizlik karşısında ‘’adalet’’ temalı yürüyüşünü 15 Haziran 2017'de Ankara Güvenpark'ta başlatıyor ve 9 Temmuz 2017'de İstanbul Maltepe'de sonlandırıyor. 420 kilometrelik yolu 25 günde yürüyen Kılıçdaroğlu, yürüyüşün sonunda Maltepe'de bir de miting düzenliyor. Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü daha büyük bir toplumsal muhalefeti harekete geçirecek bir kıvılcım olması gerekirken, hareketin devamının gelmemesiyle bu kıvılcım Maltepe miting alanında sönümleniyor. Kılıçdaroğlu, eyleminin devamını getiremeyerek o kadar yolu boşu boşuna yürümüş oluyor.
2018 Seçimleri ve "Adam Kazandı" fiyaskosu
Bütün bu hataların üzerine Nisan 2018 tarihinde yapılan ‘’Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’’ esnasındaki CHP yine yetersiz ve etkisiz kalıyor. 18 Nisan 2018 tarihinde TBMM’nde alınan OHAL’in üç ay daha uzatılması ile 24 Haziran 2018’deki erken seçim kararının aynı gün alınması karşısındaki CHP’nin tepkisizliği aslında 24 Haziran 2018 seçim sonuçlarının çoktan belirleyicisi oluyor. Özetle; 18 Nisan 2018 tarihinde OHAL’in üç ay daha uzatıldığı gün (aynı gün) OHAL süresi içinde, OHAL şartlarında erken seçim kararı alınıyor. Şaibeli YSK’nın aynı kadrosu ile yasalara aykırı olarak seçime gidiliyor. Muhalif HDP’nin genel başkanı, milletvekilleri ve belediye başkanları hapiste, Güneydoğudaki şehirlerin yönetimi kayyumların elinde iken seçimlere gidiliyor.
Geçen süreçte CHP’nin birinci önceliği OHAL şartlarında ve bu YSK kadroları ile bir seçime gitmemesi gerekirken, siyasetin zaten zemininin kalmadığı bu ortamda bu yasa ile bu şartlarda artık ne sandığa giren oylar demokratik sayılması ne de oradan çıkacak sonuç demokratik kabul edilmesi mümkün değilken CHP, etkisiz, yetersiz, edilgen olarak sessiz sedasız olan biteni kabulleniyor.
Ülke bu şartlarda 24 Haziran 2018 CB seçimlerine giderken bir de ‘’Gel bakalım buraya Muharrem’’ vakası yaşanıyor. CHP, bu seçimin finalini de seçim gecesi ‘’adam kazandı’’ fiyaskosuyla yapıyor.
Helalleşme kıskacı ve Solun tarihsel mahcubiyeti
Kılıçdaroğlu,13 Kasım 2021 tarihinde CHP'nin geçmişte yaptığı sözde hatalara ilişkin "Helalleşme’’ çağrısına başlıyor. Bu tamamen CHP’nin kendisini inkâr süreci haline geliyor. Ülkeyi kısa bir zaman süreci hariç 1950 yılından beri Sağ iktidarlar yönetiyor ancak ‘’helalleşme’’yi Sol yapıyor! Kullanılan terminoloji ve bu terminolojiyi anlayacak kitle zaten sorunlu halde bulunuyor.
Bu süreçte Kılıçdaroğlu'nun söylediği '’1930'ların CHP'si değiliz'’ sözü açıkça CHP’nin kendisini inkârı anlamına geliyor. Aslında siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında CHP, 1960'ların ortalarından itibaren (İnönü ve Ecevit liderliğinde) kendisini ‘'Ortanın Solu'’ olarak tanımlayarak 1930'ların tek parti bürokratik modernleşmeciliğinden, kitle tabanlı bir sosyal demokrasiye evrilme çabasına zaten giriyor. Ancak Kılıçdaroğlu dönemi söylemindeki bu ısrar, yapısal bir dönüşümün ifadesi olmaktan ziyade, Sağ seçmene yaranma dürtüsüyle yapılan '’tarihsel bir özür dileme ve mahcubiyet'’ psikolojisi oluyor. Bu durum, partinin tarihsel bagajından utanan o kronik ve mahcup muhalefet karakterinin en bariz dışavurumu oluyor.
Bu tarihsel mahcubiyet psikolojisi, zamanla kurucu felsefenin tamamen inkâr edildiği bir ideolojik savrulmaya evriliyor. Sağ popülizme ve etnik-dinsel kliklere şirin gözükme sevdasına, kurucu iradenin meclisinde anayasal düzene aykırı çıkışlara zemin hazırlanıyor. Daha da vahimi, Kılıçdaroğlu çıkıp meydanlarda Cumhuriyet rejimiyle kan davası olan, devrim mahkemelerinde mahkûm olmuş İskilipli Atıf gibi isimleri '’bu toprakların değeri’’ ilan edebiliyor; Çerkez Ethem’e pervasızca iade-i itibar kuyruğuna giriyor. CHP liderliği, hafızasını ve tarihsel pusulasını tamamen yitirerek rejimin dinsel temelde dönüştürülmesinin öncü teorisyenlerinden Said-i Nursi’nin kitaplarındaki yasakların kaldırılması için bizzat Anayasa Mahkemesi yollarını açıyor.
Bu savrulma, partiyi tutarlı ve güven veren bir ideolojik çizgiden tamamen mahrum bırakıyor. Rüzgâra, dönemsel ittifak ortaklarına veya anket sonuçlarına göre sürekli gömlek değiştiren, adeta kurumsal bir 'ideolojik akışkanlık' yaşayan CHP; bir gün ulusalcı, bir gün liberal-sol, bir başka gün ise muhafazakâr-helalleşmeci bir çizgiye bürünüyor. Bu kronik tutarsızlık seçmende derin bir ''güven ve öngörülebilirlik'' krizi yaratırken, partiyi Sağ seçmen gözünde de ucuz bir 'taklitçi'' konumuna düşürüyor. Oysa siyaset tarihi açıkça gösteriyor ki; seçmen aslı varken hiçbir zaman taklitçisine yönelmiyor.
Sağ’a can suyu: Diyanet Akademisi ve başörtüsü teklifi
24 Mart 2022 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan, Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da değişiklik yapan kanunun 2. maddesi, Anayasa’nın 136. maddesine göre, zaten genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı bir Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü bulunmasına rağmen bir de ‘’Diyanet Akademisi’’ kurulmasını öngörüyor. Cumhur İttifakı milletvekillerinin yani AKP ve MHP’nin sayısı kanunu yasalaştırmak için yetmiyor. Sanki CHP, karşı devrimin partisiymiş gibi 22 CHP’li, 14 İyi Partili vekil bu yasa değişikliği için olumlu oy kullanarak ‘’Diyanet Akademisi’’nin yasalaşmasını sağlıyor.
2022 yılı Kasım ayında CHP tarafından Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk imzacısı olduğu kamuda başörtüsü serbestisinin kanuni güvenceye kavuşturulması ile ilgili kanun teklifi TBMM Başkanlığı’na sunuluyor. Bu teklif, CHP’nin DP iktidarında karşı devrim hareketleri karşısındaki etkisiz, cılız ve mahcup muhalif rolünü hatırlatıyor.
Devrim yasalarını yok sayan bir CHP milletvekili
Ağustos 2022 tarihinde CHP PM Üyesi Turan Aydoğan katıldığı bir TV programında defalarca “Tekke ve zaviyeleri kaldıran kanun kadük oldu” diyor sanki yüz yıl önce kaldırılan bu karşıdevrimci yapıların şeriat istediği bilinmiyormuş gibi. Ve CHP’den de bu açıklamayı kınayacak hiçbir açıklama yapılmıyor. (Ayrıca CHP’li vekil burada bir de bilgisizlik ve hukuksuzluk sergiliyor. Fransızca “caduc” kelimesinden gelen “kadük”, hukuki geçerliliğini yitirmiş olan -belge, tüzel kişilik vb. anlamındadır. Hukukta “kadük” olma durumu ise, bir yasama dönemi içinde önerilen bir yasa tasarısının o yasama dönemi içinde yasalaşamaması durumunda önemini yitirmesi, geçerliliğinin kalmamasıdır. Bir hukukçunun yürürlükteki bir kanun için hem de devrim kanunları için “kadük” demesi, hukuk devletinden ve Cumhuriyet ilkelerinden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Bu şekilde CHP milletvekili mevcut bir yasayı, hem de devrim yasasını yok sayıyor.)
28 Şubat ve Montrö davaları
Bütün bu zaman zarfında, dosyaları FETÖ mensuplarınca hazırlanan, davaları FETÖ mensupları tarafından görülen 28 Şubat Davası'ndan mahkum olan emekli askerlere ve Montrö açıklaması nedeniyle haklarında hukuksuzca dava açılan amirallere sanki düşman askerleriymiş gibi sanki vebalılarmış gibi CHP uzak duruyor, zerre sahip çıkmıyor.
2023 seçimleri: Anayasa ihlaline sükut ve "Mağduriyet" illüzyonu
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde mevcut cumhurbaşkanının üçüncü defa aday olamayacağı konusundaki mevcut Anayasanın yoruma kapalı, açık, seçik ve net hükmüne rağmen ‘’mağduriyet yaratmayacağız’’ gerekçesiyle CHP tarafından bu anayasa ihlaline itiraz dahi edilmiyor. Siz anayasanın açık ve seçik, net hükmü ihlal edilirken suskun kalacaksınız da hangi hakkı, hangi hukuku savunacaksınız ki?
Seçim sürecinde iktidara geldiklerine ne yapacaklarına dair doğru dürüst bir ekonomik program sunulmuyor. ‘’İngiltere’den 300 milyar dolar getireceğim, beşli çetenin çaldıklarını 418 milyar doları geri alacağım’’ gibi romantik sözleri havada kalıyor, hiç de rasyonel olmayan ekonomik sözler veriliyor, bu sözlerin hiçbirisi makul bir zemine oturmuyor.
Bütün seçimlerde CHP milletvekili adayı olarak mücadeleci, yırtıcı, eğitimli adaylar yerine suya sabuna dokunmayan, lidere sadık ve yakın kişiler aday olarak seçiliyor. Bu seçimlerde önseçim, parti içi demokrasi hiçbir şekilde uygulanmıyor. Bazı adaylar dört beş dönem vekil olarak seçiliyor. Son seçimlerde ise FETÖ'nün kumpası Ergenekon ve Balyoz davalarına verdiği tam destekle hatırlanan Adalet eski Bakanı Sadullah Ergin, CHP'nin kalesi Çankaya'dan, FETÖ'nün yayın organı kapatılan Taraf gazetesi yazarı Yüksel Taşkın ise yine CHP’nin kalesi İzmir 1. Bölgede ilk sıradan CHP adayı gösterilip CHP seçmeninin oylarıyla milletvekili yapılıyor.
Bu garabet, sadece dönemsel bir basiretsizlikten değil, ana muhalefetin kurumsal olarak yaşadığı yapısal bir mutasyonun sonucunda ortaya çıkıyor. Kadro tercihlerindeki bu tasfiye ve mutasyon süreci, sadece milletvekili listeleriyle de sınırlı kalmıyor; genel merkez koridorları geçmişte merkez sağ veya ülkücü kökenli siyasetçilerin kadrolarında yer almış danışmanlarla dolduruluyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesinde Atatürk ve laiklik karşıtı paylaşımlarıyla bilinen isimlerin ıslak imzayla başdanışman yapılması, partinin kendi kurucu ilkelerinden ne denli uzaklaştığını ve pragmatizmin sınırlarını nasıl zorladığını açıkça belgeliyor.
Zamanla iktidarın antitezi olması gereken muhalefet de tıpkı eleştirdiği muktedir gibi oligarşik ve tek merkezli yapılara dönüşüyor; partinin asıl motor gücü olan üyeler, örgütler ve seçmen kitleleri karar mekanizmalarının tamamen dışına itiliyor. CHP yönetimlerine uzun yıllardır yön veren ve alternatif fikir üreten rakipleri tasfiye etmeye dayanan bu ilkesiz akıl, partinin entelektüel olarak daralmasına ve çoraklaşmasına yol açıyor. Zamanla partinin ideolojik omurgasını tahkim etmek yerine kendilerine “ekip” adını veren, siyasal ve fikri bir ortaklıktan ziyade ranta ve konfora dayalı birer ‘'çıkar ortaklığı’' kuran apolitik yapılar genel merkez koridorlarında etkili oluyor. Otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğmeyi kutsayan bu feodal anlayış, ülkenin kurtuluşu için radikal bir demokratik mücadeleyi değil, yalnızca kişilerin kendi kurumsal koltuklarını ve feodal dükkânlarını korumayı amaçlıyor. Bu kurumsal bencillik yüzünden parti içinden yükselen her rasyonel ve demokratik girişim yukarının barikatlarına takılarak engelleniyor; tabanın sesini duyurması için yapılan her tüzük değişikliği katılımı ve çoğulculuğu artırmak yerine, ironik bir biçimde merkeziyetçiliği daha da tahkim edip güçlendiriyor. Meritokrasiyi yok eden bu tepeden inmeci atama kültürü; liyakati, entelektüel birikimi ve toplumsal temsiliyeti değil, liderliğe kayıtsız şartsız biat etmeyi ve boyun eğmeyi yegâne kıstas olarak öne çıkarıyor
Kadro tercihleri de tesadüfi bir basiretsizlik değil, bilinçli bir tasfiyenin ürünü oluyor. Genel merkez koridorlarını ve kritik danışman kadrolarını şaibeli geçmişe sahip isimlerle dolduruyor. Kurucu ilkelerle sorunlu yapıları partinin vitrinine taşıyarak tabanda derin bir kimlik krizine yol açıyor. Partinin karar mekanizmalarında, açıkça '’CHP kapatılmalıdır’' teziyle ortaya çıkan '’10 Aralıkçılar’' grubu baş tacı ediliyor; Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Bekaroğlu gibi isimler yıllarca vitrinde tutuluyor. Öyle ki, bu kadroların hazırlattığı yeni anayasa taslaklarında ‘'Türklük’' kavramı yerine sığ bir '’yurttaşlık’' tanımı ikame edilmeye çalışılıyor. Özünü, omurgasını ve kurucu kadrosunu bu derece hırpalayan bir yapının, hegemonik bir iktidar alternatifi üretmesi zaten eşyanın tabiatına aykırı düşüyor.
Tam da bu noktada, siyaset biliminin literatüre soktuğu '’Kartelleşmiş Parti'’ (Cartel Party) sendromu tüm çıplaklığıyla görünür hale geliyor. CHP liderliği, iktidarı kökten sarsıp devirmenin getireceği o ağır politik riskleri ve tarihsel sorumlulukları üstlenmek yerine; devletten alınan düzenli hazine yardımları, garantili milletvekili koltukları ve yönetilen büyükşehir belediyelerinin konforlu rant alanlarıyla yetinerek sistemin uysal bir ortağı olmayı benimsiyor. %25'lik oyu kurumsal bir feodal dükkân gibi işleten bu kartel zihniyeti, iktidar alternatifi olmak için değil, mevcut muhalefet tekelini korumak için refleks veriyor.
Bütün bu seçimlerde CHP, seçim sandıklarını korumayı, oylarına da sahip çıkmayı bir türlü öğrenip de beceremiyor.
Altılı masa ve Millet İttifakı: Çok parçalı dağınıklık
Kılıçdaroğlu, 12 Şubat 2022 tarihinde CHP dışında beş muhalefet partisini birleştirerek önce ‘’Altılı Masa" daha sonra da ‘’Millet İttifakı’’ adını alan bir ittifak kuruyor. Bu ittifak ile Kılıçdaroğlu liderliğinde önce güçlendirilmiş parlamenter sistem mutabakat metni, ardından da 2300 maddelik ortak politikalar metni oluşturuluyor.
Açıklanan bu mutabakat metninde Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerine (dili, bayrağı, laik yapısı, başkenti) yer verilmiyor ancak Kurtuluş Savası esnasında, Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamışken o zamanın ahval ve şeraiti içinde hazırlanan 1921 Anayasası’na gönderme yapılıyor!
Ancak altılı ittifak ile topluma karşı çok dağınık bir görüntü veriliyor. Masadaki herkes bir cumhurbaşkanı yardımcılığı bir de bakanlık sözü ile çok parçalı, koalisyon benzeri ve çok dağınık bir manzara sergileniyor. Kılıçdaroğlu, masadaki küçük partilerle CHP’yi bir tutarak CHP’yi küçük düşürüyor. Aslında CHP’nin ittifak partilerine değil o ittifak partilerinin CHP’ye ihtiyacı bulunuyor.
Ayrıca ittifak üyesi her kafadan bir ses çıkıyor. (Davutoğlu; “Cumhurbaşkanı tek başına hareket etmek isterse de o Meclis çoğunluğunu kaybedeceğini bilecek ve tek başına davranmayacak.” Akşener; "Biz Ege Ordusu gibi Güney Ordusu kuracağız. Güney Ordusu o sınırları koruyacak.’’ Babacan: ‘’Cemaatler ve tarikatlar, bu toprakların yüzlerce yıllık bir geleneği. Yasaklamakla hiçbir şeyi çözemiyorsunuz. Yasakladığınızda kayıt dışına çıkıyorlar, daha gizli saklı oluyor her şey. Biz her zaman özgürlüklerden ve şeffaflıktan yanayız.’’ Babacan: "Devletin hemen hemen bütün imkanları, bütün o yardımlar, devletin bütçesinden doğrudan aktarılan kaynaklar, Baykar'a veriliyor. Bu proje 'Kutsal, dokunulmaz' hale getirildi. Kusura bakmayın, dokunacağız tabi ki" vb.)
‘’Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz’’ diyen Davutoğlu bu konuda zerre gıgını çıkarmayarak bütün bir seçim sürecinde AKP lehinde suskun kalıyor.
Seçim sürecinde de seçime sayılı günler kalmışken Akşener’in ‘’Kazanamayacak aday’’ vurgusuyla masayı devirip sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri dönmesi ve CHP’li iki belediye başkanını da cumhurbaşkanı yardımcısı olarak dayatması ve bu iki belediye başkanının da bu öneriyi kabul etmesi de (ki o zaman cumhurbaşkanlığı yardımcısı sayısı yediye çıkıyor) CHP’ye, Millet İttifakı’na ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayına vurulmuş en büyük darbe haline geliyor.
İttifak üyeleri ittifaka ayrı ayrı katkı yapacaklarına her üye, ittifaka söz ve eylemleriyle ayrı ayrı zarar veriyor.
Bu dağınıklık ve ilkesizlik, seçimin ikinci turuna gidilirken tam bir siyasi savrulmaya ve panik rasyonalitesine dönüşüyor. Ömrü boyunca kurucu ilkelerle ve Sol terminolojiyle kavga etmiş Milliyetçi ve Sağ figürlerle, ikinci turda iki puan fazla alabilmek adına gizli-açık kapılar ardında bakanlık ve bürokrasi pazarlıkları yapılıyor. Kılıçdaroğlu; ideolojik omurgasını tamamen unutup, Sinan Oğan gibi aktörlerin altı boş rüzgârlarına yelken açarak, devletin en stratejik bakanlıklarını (İçişleri Bakanlığı dahil) ve kurumlarını (MİT dahil) gizli protokollerle peşkeş çekme noktasına geliyor. Siyaset bilimi literatüründe bu durum, hegemonik bir alternatif üretemeyen yapıların, çaresizlik içinde Sağ popülizmin en radikal unsurlarına teslim olması anlamına geliyor. Kendi tabanının seküler ve cumhuriyetçi hassasiyetlerini hiçe sayarak, ne idüğü belirsiz siyasi aktörlerle girilen bu '’al gülüm ver gülüm’' pazarlığı, CHP liderliğinin siyaseti ne denli ilkesiz bir matematiksel denkleme indirgediğinin de acınası bir kanıtı oluyor. Sonuç ne mi oluyor? Pazarlık edilen aktörler ilk fırsatta muktedirin safına katılarak CHP’yi bir kez daha ortada bırakıyor; geriye ise Solun o amansız tarihsel mahcubiyeti ve ideolojik tutarsızlığı kalıyor.
Sonuçta ise 14 - 28 Mayıs 2023 tarihinde yapılan seçimlerde CHP hem başkanlık seçimini kaybediyor hem Kılıçdaroğlu, yaptığı ittifak ile sağ partilere verdiği 40 milletvekili sayesinde mecliste bir önceki seçime göre CHP milletvekili sayısını düşürüyor hem de AKP'ye sağ partilerle ittifak yaparak anayasayı değiştirme imkânını sunuyor.
Bütün bu anlattıklarım CHP’nin Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bir türlü stratejik ve doğru düşünememiş olmasını ve hep romantik kalmış olduğunu gösteriyor.
Bütün bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, yalnızca dönemsel siyasal hatalardan ibaret olmuyor. Stratejik tutarsızlık; söylemde, kadro tercihlerinde, ittifak politikalarında ve kriz dönemlerinde kurulan ilişkilerde de kendisini gösteriyor. Bu durum ise partiye yönelik güven sorununu derinleştirirken, ana muhalefetin iktidara alternatif olabilme kapasitesini de zayıflatıyor.
‘’Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur." Peter F. Drucker ‘’Etkin Yöneticinin Seyir Defteri’’ (Optimist Yayınları, 2007)
2017 Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanlığı seçimi için iki turlu bir seçim sistemi ve %51’lik salt çoğunluk şartı getirmesi ile zaten seçmenleri doğal bir ittifaka itiyordu. Bu seçmen bazında doğal ittifak dışında partilerin ayrıca bir ittifakına gerek yoktu.
Ana Muhalefet Partisi olarak CHP’nin adayı zaten her halükârda ikinci tura kalması bekleniyordu. İkinci turda ise ‘’doğru bir söylemle’’ ipi önde göğüslemek hiç de zor gözükmüyordu.
Bu süreçte; ülkenin kaostan, yok oluş sürecinden kurtulması için birbirleriyle protokol imzalayan, birbirlerine şart şurt koşan, iktidardan bakanlık, makam, mevki, koltuk bekleyen partiler ve siyasetçiler, hiç de etik, ahlaki, ilkeli ve dürüst davranmıyor.
Asıl ittifak yapılması gereken yer yerel seçimler oluyor. Çünkü yerel seçimlerde yasa gereği tek turlu ve en çok oyu alan aday seçiliyor. Türk Solu’nun stratejik düşünememesinin ötesinde dağınıklığı nedeniyle 1994 ve 1999 yerel seçimlerinde sadece Sol kendi içinde ittifak yapamadığı, kendi aralarında uzlaşamadıkları için o zamana kadar sosyal demokrasinin kalesi olan Ankara ve İstanbul belediyeleri altın tepside Siyasal İslam’a teslim ediliyor. Her iki seçim de de her iki ilde de SHP, DSP ve CHP ayrı ayrı adaylarla seçime gidiyor. Ancak ne yazık ki bu dağınıklığın müsebbipleri halen Sol cenahta akil kişiler olarak kabul görüyor. Ne de olsa Türk milletinin ama özellikle Türk Solu’nun hafızası balık hafızası oluyor.
Asıl ittifak yapılması gereken yer 2024 yılı yerel seçimleri iken Millet İttifakı sayesinde CHP sırtından TBMM’ne giren partiler ise ardı ardına ittifak yapmayacaklarını beyan ediyor. (Ali Babacan: ‘’Bizim şu anda Türkiye'de kendi listelerimizle ve kendi adaylarımızla seçime girmemiz esas yani 81 ilde 923 ilçede kendi adaylarımızla seçime girmemiz esas’’ 19.07. 2023, Davutoğlu: ‘’Kendi logo ve ismimizle seçimlere gireceğiz.’’ 13.08. 2023) Bununla da yetinmiyor bu Millet İttifakı partileri CHP sırtından (CHP’li seçmeler sayesinde) TBMM’ne girdikleri hale CHP’yi aşağılıyor. (Davutoğlu: "En son tercihim seçime CHP listelerinden girmekti... Bu sağ seçmen CHP'ye oy vermez, beraber olalım dedim.’’ Akşener: "Biz önce bu parti seçime girebilsin diye CHP’den 15 milletvekili istedik. Hayatımın en büyük pişmanlığıdır.’’) Bu sağ seçmen CHP'ye oy vermez ise CHP ile ittifakta işiniz ne? Bunlar ilkeli ve derinlikli siyaset oluyor?
Zaten Peter F. Drucker bahsi geçen kitabında; ‘’Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur" diye yazıp duruyor. Hem cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yapılmaması gereken ittifak iyi yapılmıyor, çok kötü yapılıyor hem de ittifak yapılması elzem olan yerel seçimlerde Millet İttifakı partilerin yaptıkları açıklamalarla neredeyse imkânsız hale getiriliyor. Türk siyasetinde ''ehemi mühime tercih edecek'' bir üst akıl sanırım bulunmuyor.
Seçim reklamları
2015 seçimlerinde de olduğu gibi 2023 seçimlerinde de ancak ve ancak Kuzey Avrupa ülkelerinde geçerli olabilecek çiçekli, böcekli, kalpli çok naif semboller kullanılıyor. Bu süreçte, bu sayfalarda ben; yozlaşan ve feodal zihniyetteki bir iktidara karşı bir Rönesans aydını kafasıyla savaşım vermenin hemen hemen imkânsız olduğunu defalarca ve defalarca yazıyorum.
CHP'nin 38. Olağan Kurultayı ve değişim söylemi
CHP’nin 38. Olağan Kurultayı 05 Kasım 2023 tarihinde sonuçlanıyor. Partinin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve 24 Haziran 2015 tarihinden 3 Haziran 2023 tarihine kadar CHP’nin TBMM Grup başkanvekili, 3 Haziran 2023 tarihinden sonra da CHP’nin TBMM Grup Başkanı olan Özgür Özel bu kurultayda genel başkanlığa aday oluyor. Genel Başkanlık seçiminin ikinci turunda Özgür Özel, CHP’nin sekizinci genel başkanı olarak seçiliyor.
31 Mart 2024 yerel seçimleri: İttifaksız gelen zafer
CHP, 31 Mart 2024 yerel seçimlerine Özgür Özel’in genel başkanlığı altında müstakil ve ittifaksız olarak giriyor. Seçimlere ittifaksız giren CHP, büyük bir başarı göstererek, 1977'deki genel seçimden sonra ilk kez birinci parti konumuna yükseliyor. AKP ise yarışı ikinci sırada tamamlıyor ve yaklaşık 22 yıllık iktidarında ilk kez seçim yenilgisi alıyor. CHP, bu seçimlerde YSK'nın resmî sonuçlarına göre belediye başkanlığı toplamında %37.77 (İl Genel Meclisi/Büyükşehir Belediye Meclisi bazında %34.48) oy alarak birinci parti olma başarısını gösteriyor. AKP ise ciddi bir oy kaybıyla belediye başkanlığı toplamında %35.49 (meclis üyeliklerinde %32.42) seviyesine gerileyerek ikinci sırada kalıyor. Bu sonuçlarla CHP; 14 büyükşehir, 314 ilçe ve 60 belde belediyesini kazanıyor. AKP ise 12 büyükşehir, 346 ilçe ve 168 belde belediyesini kazanıyor.
Kaçırılan tarihsel fırsat: Balkondaki sessizlik ve meşruiyet krizi
Seçim sonuçları belli olduğunda CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yaptığı kapsayıcı ve kucaklayıcı balkon konuşmasında seçmenlerine teşekkür ediyor.
Ancak CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in balkon konuşmasında tarihi bir fırsatı kaçırıyor. Yerel seçimlere AKP, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere bütün bakanları bütün devlet imkânlarını kullanarak bütün gücüyle asılıyor. Bu seçimlerde hem parti olarak AKP hem bakanları hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan seçime AKP lehine müdahil olmasıyla hem AKP hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisi açısından bu seçimi bir referanduma dönüştürüyor. Ve sonuçta AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu referandumu kaybediyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in balkon konuşmasında şu konuşmayı yapması gerekiyor: ‘’AKP iktidarı referandumu kaybetmiştir. AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan halkın teveccühünü kaybetmiştir. AKP, bundan sonra hükûmet etme salahiyetini ve meşruiyetini yitirmiştir. Ülke bir an önce erken seçime gitmelidir.’’
Ancak bu konuşma yapılmadığı gibi seçimlerin hemen ardından üç gün sonra 02 Nisan 2024 tarihinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yerel seçim sonuçları ile ilgili yaptığı bir değerlendirmede; "Ben bir erken seçim çağrısı yapmıyorum. Erken seçim olacaksa buna yine halkın kendisi karar verecektir’’ diye ifade ediyor. Halk zaten kararını vermiş, CHP’yi birinci parti, AKP’yi de ikinci parti olarak seçerek erken seçim kararını vermiş, halk daha ne desin?
Siyaset bilimi literatüründe bu tablo net bir '’Seçimsel Meşruiyet Krizi’ oluyor. İktidarın tüm devlet aygıtını seferber ettiği bir seçimi kaybetmesi, kitleler üzerindeki rıza üretme yeteneğini ve rasyonel meşruiyetini yitirdiğini gösteriyor. CHP liderliği, halkın sandıkta sandalyelerini altından çektiği iktidara '’hemen erken seçim'’ baskısı uygulamayarak, rejimin kaybettiği o hayati meşruiyeti ve ideolojik hegemonyayı kendi eliyle iktidara iade ediyor.
Ancak CHP lideri Özgür Özel, bu demecinden yaklaşık üç ay sonra 27 Haziran 2024 tarihinde erken seçim istediğini açıklıyor. Toplumun da erken seçim istediğini vurgulayan Özel, “1,5 yıl sonra erken seçimi olası görüyorum. Ben Özgür Özel olarak erken seçim istiyorum. Halk isterse erken seçim olur, talep artıyor” diye demeç veriyor atı alan bir daha Üsküdar’ı geçtikten sonra!
Normalleşme tuzağı: Muhalefetin "Co-optation" imtihanı
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 22 Nisan 2024 tarihinde yaptığı açıklamada partinin bütün yetkili organlarıyla konuştuğunu, önceki dönem genel başkanlarıyla da bir istişare yapacağını, siyasette 22 yıldır iktidarla muhalefetin neredeyse birbiriyle hiçbir temasının olmadığı süreçte bir paradigma değişikliğine gideceğini ifade ederek Saray’dan randevu talep ettiğini söylüyor sanki saray 22 yıldır anayasayı ve yasaları tanıyan bir makammış gibi, sanki Saray, FETÖ ile işbirliği yapıp başta TSK olmak üzere ülkeyi darmadağın etmemiş gibi, sanki Saray BOP eşbaşkanı değilmiş gibi, dış siyasette dostu düşmanı birbirine karıştırıp, ülkeyi bölgesinde ve dünyada yalnızlaştıran sanki Saray değilmiş gibi, ülke insanını ''biz'' ve ''onlar'' diye ikiye bölen, ülkedeki gerginliği yaratan sanki Saray değilmiş gibi, muhalefeti, demokratik bir unsur gibi değil de ''çöp'' ve ''çukur'' diye niteleyen, muhalefeti düşmanlaştırıp, ötekileştirip, hainlikle suçlayan sanki Saray değilmiş gibi, ülkeyi bu hale getiren sanki Saray değilmiş gibi, sanki Saray daha düne kadar CHP hakkında en aşağılayıcı sözleri sarf etmemiş gibi.
Sonuçta CHP Genel Başkanı Özgür Özel, ‘’yumuşama’’ veya ‘’normalleşme’’ başlığı altında AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilki 02 Mayıs 2024, ikincisi 10 Haziran 2024 tarihinde yüz yüze görüşmeler gerçekleştiriyor. Üçüncü görüşmenin ise 20 Temmuz 2024 tarihinde yapılacağı açıklanıyor. Her iki görüşmeden ‘’yumuşama’’ veya ‘’normalleşme’’ mesajları verilmiş olsa da bu hava ziyaretten iki gün sonra tekrar bozuluyor.
Tarih birebir tekerrür ediyor. 1 Haziran 2015 seçimlerini kaybeden CHP’nin AKP’ye sunduğu "istikşafı görüşmeler’’ nasıl AKP’ye can suyu verip seçimlerin yenilenmesine fırsat sunduysa, 31 Mart 2024 seçimlerini kaybederek ikinci sıraya gerilemiş olan ve ülkede yaşanan her türlü olumsuzlukların müsebbibi AKP’ye ‘’yumuşama’’ veya ‘’normalleşme’’ görüşmeleri adı altında yapılan bu ziyaretler, ülkeye AKP’nin seçim yenilgisini unutturarak, AKP’nin rahat bir nefes almasını sağlayarak AKP’ye can suyu oluyor.
Otoriter rejimlerin sıkıştıkları, rıza üretemedikleri kriz dönemlerinde muhalefet aktörlerini sistem içine çekerek eritmelerine, uysallaştırmalarına siyaset biliminde ‘'co-optation’' (sistem içine çekme) deniyor. AKP, ‘'normalleşme’' adı altında CHP’yi kendi yapısal krizine ve yönetim başarısızlığına ortak etmeyi, onu uysallaştırmayı başarıyor. Nitekim bu uysallaşma politikasının bedeli, MetroPOLL anketinde de görüldüğü üzere CHP'nin sadece üç ayda yüzde 5 gibi ciddi bir oy kaybı yaşamasıyla somutlaşıyor. (*)
Liderleri değişse de CHP’deki romantik bu kurumsal hafıza, feodal zihniyetteki bir partiyle Rönesans aydını kafasıyla mücadele edilemeyeceğini bir türlü öğrenemiyor.
Büyük Emekli Mitingi
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 26 Mayıs 2024 günü '’Büyük Emekli Mitingi’’ düzenliyor. Özgür Özel bu mitingde konuyu OYAK’a getirip aynen şöyle konuşuyor: ‘’Bütün personelden kesilen %10 ile biriktirilen parayı OYAK bir yıl parayı işletmiş ve diyorlar ki nema %77. Bu portföyü Koç Holding işletse %720, Sabancı Holding yönetse %285. OYAK ise sözde TÜİK enflasyonu kadar nema verip porföy yönettik diyorlar. Bunun adı haksızlık değil bunun adı hırsızlıktır’’ diyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in verdiği bu bilgi yanlış bilgi oluyor. Hatta bilgide birden fazla yanlış bulunuyor. Şöyle ki: OYAK, her şeyden önce bir portföy şirketi değil. OYAK, mesleki bir emeklilik kuruluşu, bir yönüyle de OYAK, üretim yapan bir sanayi kuruluşu oluyor. İkinci konu; CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in konuşmasında verdiği oranlar ilgili şirketlerin yıllık getiri oranlarını değil şirketlerin SPK mevzuatına uygun dağıttığı 1 TL nominal hisseye tekabül eden temettü verimini ifade ediyor. Diğer bir deyişle 1 TL nominal değeri olan ve piyasa fiyatı 240 TL olan Koç Holding hissesi 7,2 TL hisse başına temettü dağıttığında gerçek temettü verimi olan 7,2 / 240=%3 yerine yanlış olarak nominal değerler üzerinden hesaplanan 7,2/1=%720 rakamı veriliyor. Dolayısıyla burada yapılan OYAK nema oranı ile bahsi geçen oranların mukayese edilmesi finansal anlamda doğru olmayan ve tabiri caizse elmayla armudun karşılaştırılması gibi oluyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in hiç mi doğru dürüst bir ekonomi danışmanı bulunmuyor? Koç Holding’in gerçekte verdiği %3 nire, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in bahsettiği %720 nire? Ayrıca OYAK’ı bahsettiğim gibi yanlış verilere dayanarak ‘’hırsızlıkla’’ suçlamak ve yine yanlış verilere dayanarak OYAK üyelerini OYAK’a karşı kışkırtmak CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yakışmıyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından koskoca mitingde ülkeyi ilgilendiren başka hayati konular dururken yanlış bilgilerle, ‘’hırsızlıkla’’ itham edilerek haksız yere OYAK hedef tahtası yapılıyor, OYAK suçlanıyor?
OYAK, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının bir yardımlaşma kurumu olmanın ötesinde, mülkiyet ve üretim yapısı gereği kamusal ve milli sermayenin bu ülkedeki en önemli kalelerinden biri oluyor. Ana muhalefet liderinin böyle bir kurumu hedef alırken sergilediği bu fahiş finansal ve matematiksel hata, basit bir '’danışmansızlık’' örneği olmuyor. Bu durum, muhalefetin devletin stratejik, kurumsal ve köklü yapılarına dair derinlikli bir '’devlet hafızasından'’ ve kurumsal ciddiyetten ne kadar uzak olduğunu açıkça belgeliyor.
Halbuki CHP’nin İkinci Genel Başkanı İsmet İnönü teee o zamandan söylüyor; ‘’Bir devlet adamı, ne konuştuğunun değil, neyi konuşmayacağının hesabını yapmalıdır!‘’
Aydınlık havada ışık söndürmek: Naif eylemlerin sınırları
CHP lideri Özgür Özel, 09 Haziran 2024 günü partisini grup toplantısında yüzyılın eylemine çağrı yapıyor: Özgür Özel, asgari ücretin 25 bin TL olmasını beklediklerini belirterek protesto çağrısında bulunuyor: "Bu akşam saat 21.00'de ayağa kalkın! Eğer zam istiyorsanız, evlerinizdeki ışıkları açıp kapatın."
Bu eylem için hiçbir ön hazırlık, kamuoyunu hazırlama, bilgilendirme gibi hazırlıklar yapılmıyor. Sanki gece rüya görüp de sabah uygulamak için karar alınıyor. CHP, ülkenin batısında ağırlıklı oy oranına sahip bulunuyor ancak ülkenin batısında ise bu mevsimde saat 21.00’de hava henüz aydınlık bulunuyor. Ülkenin batısında vatandaşlar CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in çağrısına uysa bile havanın aydınlık olması nedeniyle bu eylemin kimse farkına bile varmıyor.
Geçmiş yıllarda da benzer eylemler yapılıyor ancak bu tür eylemlerle bir sonuç alınmıyor. Susurluk kazasının aydınlatılması için 1 Şubat 1997 tarihinde ‘’Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemi’’ başlatılıyor ancak bu eylemden bir sonuç alınmıyor.
28 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul'da başlayan ve ilerleyen günlerde büyüyerek ülke geneline yayılan Gezi Parkı protestolarında her akşam saat dokuzda başlayan eşzamanlı eylemlerde halk; hükûmete olan tepkisini tencerelere vurarak gösteriyor. Bundan da bir sonuç alınmıyor.
Dolayısıyla bu tür tepkiler, hükumetleri pek rahatsız etmeyen romantik eylemler olarak tarihteki yerini alıyor.
Daha önce de ifade ettiğim gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde geçerli olabilecek alkışlı, çiçekli, böcekli, kalpli naif semboller, tencereli, tavalı, ışıklı eylemler feodal zihniyetteki bir iktidara karşı bir anlam ifade etmiyor. Yozlaşan ve feodal zihniyetteki bir iktidara karşı bir Rönesans aydını kafasıyla savaşım vermenin neredeyse hemen hemen imkânsız olduğunu CHP bir türlü kavrayamıyor.
Benim bunları anlatmama da gerek kalmıyor. Bugün, ışıkları söndürme eyleminin üçüncü günü. Bu üçüncü günde bile bırakınız eylemi, eylemin adı bile çoktaaan unutulup gidiyor.
Stratejik alternatif: Ne yapılmalıydı?
William Shakespeare’in ‘’Jül Sezar’’ oyununda, Sezar’ın öldürülmesinden sonra Marcus Antonius'un halka çektiği nutkun CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından bir güzel okuması gerekiyor. Veya CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in İtalyan yönetmen Florestano Vancini'nin yönettiği 1973 tarihli tarihi drama İtalyan filmi ‘’Matteotti Cinayeti’’ (IL delitto Matteotti)’inde yer alan ‘’Sosyalist Birlik Partisi’’ (Partito Socialista Unitario) milletvekili Giacomo Matteotti’nin, seçimlerdeki hileleri bizzat Mussolini’nin yaptığını söyleyerek meclisin yasadışı olduğunu ilan ederek seçimlerin yenilenmesini talep eden meclisteki konuşmasını izlemesi gerekiyor.
31 Mart 2024 yerel seçimlerini sonuçlandığı akşam CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in balkon konuşmasında şu konuşmayı yapması gerekiyor: ‘’AKP iktidarı referandumu kaybetmiştir. AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan halkın teveccühünü kaybetmiştir. AKP, bundan sonra hükûmet etme salahiyetini ve meşruiyetini yitirmiştir. Ülke bir an önce erken seçime gitmelidir.’’
Bu haklı ve sarsıcı tespiti, saman alevi gibi parlayıp sönen cılız reflekslerin ötesine taşımak; adeta Antik Roma'da Marcus Porcius Cato'nun her konuşmasında "Delenda est Carthago" yani "Kartaca yıkılmalıdır" demesi gibi, ana muhalefet liderinin ve tüm muhalif milletvekillerinin diline pelesenk etmesi gerekiyordu. Ancak bu kararlı süreklilik yerine, yine o bildik edilgenlik tercih ediliyor.
‘’AKP iktidarı referandumu kaybetmiştir. AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan halkın teveccühünü kaybetmiştir. AKP, bundan sonra hükûmet etme salahiyetini ve meşruiyetini yitirmiştir. Ülke bir an önce erken seçime gitmelidir.’’
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, tüm CHP milletvekilleri, tüm muhalefet parti liderleri ve muhalefet milletvekilleri tarafından; AKP'ye, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ve tüm Türkiye'ye; 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde, AKP'nin ve bu seçime müdahil olarak kendisini referanduma sokan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, bu referandumu, bu seçimi kaybettikleri, artık birinci parti olmadıkları, artık Türk seçmeninin teveccühünü kaybettikleri, artık hükûmet etme ve ülkeyi yönetme salahiyetlerinin ve meşruiyetlerinin kalmadığı kendilerine ve tüm Türkiye'ye her fırsatta hatırlatılması gerekiyor. Bir erken seçime gidilmesi isteniyorsa eğer böyle isteniyor.
Bir Brezilya atasözü; “Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir” diyor.
Yakın Türk siyasi tarihinde Süleyman Demirel’in 1970'lerde ve özellikle 1990'ların başında iktidarlara karşı her gün, istikrarlı ve amansız bir şekilde yürüttüğü o meşhur ‘'yıpratma siyaseti’' de tam olarak bu sürekliliğin bir tezahürü oluyor. Demirel, meydanlarda ve Meclis kürsüsünde iktidarın meşruiyet zeminini her gün tek bir merkezden döverek rıza mekanizmasını dağıtıyor. Bugünün CHP'si ise bu ‘'süreklilik'’ ilkesini tamamen unutuyor ve saman alevi gibi parlayıp sönen eylemlerle günü kurtarma peşine düşüyor.
Sosyolojik Körlük: Türkiye’deki Neoliberal ve Toplumsal Dönüşüm
Ancak Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşümü yalnızca CHP’nin stratejik hatalarıyla açıklamak da yeterli olmuyor. 1980 sonrasında dünyada ve Türkiye’de yaşanan neoliberal dönüşüm, kentleşmenin hızlanması, muhafazakâr orta sınıfların güçlenmesi, Anadolu sermayesinin yükselişi, geleneksel merkez sağın çökmesi, medya yapısının değişmesi ve kimlik siyasetlerinin güç kazanması Türkiye’de siyasal dengeleri köklü biçimde değiştiriyor.
AKP’nin uzun süreli iktidarı da yalnızca muhalefetin yetersizliğiyle değil; bu toplumsal dönüşümü doğru okuyabilmesi, yeni toplumsal sınıflarla güçlü bağlar kurabilmesi ve devlet-toplum ilişkilerindeki değişimi iyi kullanabilmesiyle açıklanabiliyor. CHP ise çoğu zaman bu dönüşümü anlamakta gecikiyor ve değişen toplumsal sosyolojiye uygun yeni bir siyasal dil üretmekte zorlanıyor.
Bu zorlanmanın temelinde, CHP’nin rasyonel ve sınıfsal bir Sol söylem inşa edemeyerek kendisini '’seküler gettolara’' (kıyı şeritlerine ve metropollerin seçkin merkezlerine) hapsetmesi yatıyor. Emeği, üretimi, organize sanayi bölgelerinde sömürülen yeni işçi sınıflarını ve Anadolu taşrasının derin yoksulluğunu merkeze alan kamusal bir ekonomik tez sunamayan parti, siyasal mücadeleyi yalnızca '’yaşam tarzı savunuculuğu'’ zeminine indirgiyor. Bu sosyolojik körlük, çeperdeki geniş kitlelerin ve muhafazakâr alt sınıfların Sağ popülizmin hegemonyasına terk edilmesiyle sonuçlanıyor. Ta ki 2024 yerel seçimlerindeki derin yoksulluk ve o amansız emekli krizi, getto duvarlarını zorunlu olarak patlatana kadar.
Sonuç: "Diktatör yoktur, eksik olan muhalefettir"
1992 sonrası kurumsal restorasyon sürecinden bu yana CHP liderliği; ideolojik netlik, liyakat ve nitelikli kadrolaşma ilkelerini yapısal bir tasfiyeye uğratıyor. Parti içi oligarşi, entelektüel derinlikten yoksun kadrolarla kendi varlığını güvenceye alırken, kurucu ilkeleri de Sağ popülizme yaranma dürtüsüyle günden güne aşındırıyor. Bugünün CHP’si, toplumsal dönüşüme önderlik edecek kuramsal bir akıldan ve kitleleri peşinden sürükleyecek organik aydınlardan tamamen yoksun kalıyor. Parti ne Gramsci gibi hegemonyayı parçalayacak bir teorisyen, ne Matteotti gibi baskıcı rejimlerin kürsüsünde meydan okuyacak bir hatip, ne de Nenni gibi sokaktan güç alan bir aktivist liderlik çıkaramıyor.
Mevcut kurumsal konforculuk, maruz kalınan tarihsel ve politik yenilgilerin asıl müsebbibi oluyor. Ancak mesele yalnızca bir liderlik ve kadro zafiyetiyle de sınırlı kalmıyor; asıl eksiklik rasyonel, ilkeli ve hegemonya karşıtı bir ittifak mimarisinin kurulamamış olmasından kaynaklanıyor. Kurumsallaşan otoriterliğin, gericiliğin ve organize karanlığın topyekûn saldırılarına karşı yegâne barikat, statükoya sığınan naif bir muhalefet değil, ancak ve ancak örgütlü bir halk dalgası oluyor. Sokakta, tarlada ve fabrikada örgütlenmemiş, toplumsal rızayı kökten inşa edememiş hiçbir siyasi mücadelenin hegemonik bir zafer kazanma şansı bulunmuyor. Bu kitlesel dalgayı ateşleyecek olan ise rüzgâra göre yön değiştiren pragmatist figürler değil; tarihsel sorumluluğun bilincinde, kitlelere cesaret enjekte edecek kurucu ve devrimci bir irade oluyor.
Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra CHP, her daim pratiği teoriye kurban ediyor, siyaseti donmuş kategorilerle yapıyor, toplumsal dinamikleri takip edemiyor.
Kimsenin kusura bakmaması gerekiyor. Ne yazık ki doğru sözler nazik olmuyor. Zarif sözler de doğru olmuyor. Doğru sözler eğri görünüyor. Ama ben doğru bildiklerimi söylemek zorundayım. Dost acı söylüyor.
Tarihsel örnekler, demokratik muhalefetin parçalanmasının, stratejik ortaklık kuramamasının ve toplumsal desteği örgütleyememesinin otoriter siyasal hareketlerin güçlenmesini kolaylaştırabildiğini gösteriyor. Bu sayfalarda defalarca paylaşıyorum; muhalefetin yetersizliği, uzlaşmazlığı ve romantikliği Weimar Cumhuriyetindeki Hitler faşizmini, İtalya’daki (Gramsci, Matteotti ve Nenni gibi siyasetçilerin varlığına rağmen) Mussolini faşizmini doğuruyor.
CHP’nin temel sorunu yalnızca seçim kaybetmesi olmuyor. CHP’nin asıl sorunu, Türkiye toplumunun değişen sosyolojisini okuyamaması, siyasal mücadeleyi stratejik değil çoğu zaman reaksiyoner bir zeminde yürütmesi ve muhalefeti sürdürülebilir bir toplumsal örgütlenmeye dönüştürememesinde yatıyor. Tarih, yalnızca haklı olanların değil; örgütlü, kararlı ve stratejik davranabilen hareketlerin başarıya ulaştığını gösteriyor.
Meşhuuuur bir Alman atasözü bu gök kubbede hala çın çın çınlıyor: “Diktatör yoktur. Eksik olan muhalefettir!” (Es gibt keine Diktatoren. Was fehlt, ist die Opposition.)
Sürçü lisan eylediysek de affolması talep ediliyor!
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN
(*) MetroPOLL Araştırma Şirketi 2024 yılı Haziran ayında yaptığı "Bu pazar seçim olsa" başlıklı anketinin sonuçlarını yayımlıyor. Ankete göre AKP, 31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlere göre CHP ile aradaki farkı kapatsa da CHP birinci parti oluyor. Anketin sonuçlarına göre CHP, kararsızlar dağıtıldığı zaman 31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlere göre %5 oy kaybederek %32,8 ile birinci parti olma özelliğini sürdürüyor. 2024 yılı Mayıs ayı araştırmasında %30'un altına gerileyen AKP ise 3,3 puan artarak %32,4 oy alıyor. CHP’nin, -şayet bu anket doğruysa- nasıl oluyor da üç ayda %5 oy kaybettiğinin çok iyi analizini yapması gerekiyor. Görüldüğü gibi CHP'nin yumuşak, uyuşmacı, normalleşmeci, tatlı dilli, hümanist düşünceli politikaları oy getirmiyor.