• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam236
Toplam Ziyaret4113703

Vakıf kültüründe irtifa kaybı: Tarihsel mirasın siyasallaşması ve çözüm yolları


Vakıf kültüründe irtifa kaybı: Tarihsel mirasın siyasallaşması ve çözüm yolları


08 Haziran 2024

Ne yazık ki Osmanlıdan günümüze kadar yaşayan vakıf kültürü artık hızla bozularak yok oluyor. Bozulan vakıfların yerini de adı ''vakıf'' olan, ancak vakıf kültürüyle hiçbir ilgisi olmayan her biri ayrı birer paralel devlet yapılanması yer alıyor. Bozularak kaybolan bu vakıf kültürünün de müsebbipleri ise milli ve manevi değerleri hiç dilinden düşürmeyen, her daim örften, adetten ve geleneklerden bahseden, her daim Osmanlı ile öykünen ve kendilerinin Osmanlının devamı yeni Osmanlı olduklarını iddia eden siyasi ideolojinin sahipleri oluyor.

Osmanlının vakıflar konusuna gösterdiği titizlik, ilgi ve alaka günümüzde Osmanlının ardılı olduklarını söyleyen siyasi ideoloji tarafından gösterilmiyor. Bu nedenle de vakıf kültürü de irtifa kaybederek hızlı bir şekilde bozulup yok olup gidiyor. Vakıf kültürünü koruması gereken ve bu maksatla da kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün de bu konuda yeterli yetkisi ve etkisi bulunmuyor. Vakıflara gerekli ilgi, alaka ve hassasiyeti gösterebilmek için Vakıflar Genel Müdürlüğünün mutlaka yeniden yapılanması gerekiyor.

Bu önemli ve derinlikli konuyu, tarihsel perspektiften güncel çözüm önerilerine kadar aşağıdaki başlıklar çerçevesinde ele alıyorum:

1. Vakıf kültürü nedir?
2. Osmanlı vakıf sistemi
3. Cumhuriyet döneminde vakıf sisteminin dönüşümü
4. 1980 sonrası vakıf siyaseti
5. Kamu kaynakları ve vakıflar
6. Türkiye’de son yıllarda artan vakıf sayısı
7. Avrupa’da vakıflar
8. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir çağrı
9. Vakıflar hakkında tasarrufta bulunanların ve vakıflarda yöneticilik yapanların sorumluluğu
10. Sonuç

1. VAKIF KÜLTÜRÜ NEDİR?

Vakıf, bir yardımlaşma ve dayanışma kültürü olarak tanımlanıyor. Vakıf; gerçek ve tüzel kişi veya kişilerin, mülkiyet veya tasarruf hakkına sahip oldukları belirli bir mülkün, sürekli bir amaca tahsis edilmesi ile oluşan bir müesseseden oluşuyor. Basitçe vakıf; bir mal topluluğunun ya da bunların gelirlerinin belirli bir amacın kullanımına sunulması ile oluşan tüzel bir kişilik oluyor.

Vakıfta esas olan, kişilerin, kendilerinin, çocuklarının ve tüm sevdiklerinin istekleri için sarf edebilecekleri geliri (varlığı) fedakârlık ederek, mallarını toplumsal faydaya dönüştürme isteği oluyor.

Vakıf terimleri; akar, vakfiye, tevliyet ve mütevelli

Osmanlıda vakıflara vakfedilen gelir kaynaklarına ‘’akar’’ (çoğulu akarat), vakfedilen mülke, mülkün ve vakfın gelir kaynaklarının nasıl işletileceğine ve hedeflenen hizmetlerin nasıl gerçekleştirileceğine dair ilkelerin belirlendiği belgeye ise ‘’vakfiye’’ adı veriliyor. Vakfedilen mal, hiçbir şekilde satılamıyor ve başkasına devredilemiyor. Vakıfların işleyişlerine padişahlar bile karışamıyor. Vakıfların kuruluş nedenleri ortadan kalkmadığı sürece, kaldırılmaları da mümkün olmuyor.

Vakfın, vakfiyesinde belirtilen şartlar, şer‘î hükümler ve mer‘î mevzuat çerçevesinde idaresine, basitçe vakfın idare ve temsil görevine, ''tevliyet'' adı veriliyor. Bu görevi icra edene ise ''mütevelli'' adı veriliyor. 

Gayrisahih vakıf

Osmanlıda vakıf kurulurken, asıl olarak; vakfiyenin, yani vakfedilecek mülkün ‘’şahıs mülkü’’ olmasına dikkat ediliyor. Bir önceki maddede anlattığım gibi vakıfların, ‘’kutsallaştırma’’ görünümü/adı altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle vakıfların, kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirilmesi kamu vicdanında pek hoş karşılanmıyor. İşte bu nedenle Osmanlı zamanında bir vakıf; devlet malıyla kuruluyorsa veya devlet mülkü üzerine kuruluyorsa bu vakıf ‘’gayrisahih vakıf’’ olarak adlandırılıyor. Bu ifadenin ne anlama geldiğinin, ‘’nesebi gayrı sahih’’ (gayrimeşru bir ilişki sonunda doğan çocuk) deyiminden anlaşılması gerekiyor.

Vakfın ‘’gayrisahih’’ olması tabi ki yasa dışı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak her yasal hak helâl, her yasal hak ahlaki ve her yasal hak da hukuki olmuyor. Örneğin iflas eden kardeşinizin haraç-mezat satılığa çıkarılan evini satın almanız yasal hakkınız oluyor ancak bu durum hiç de helal, ahlaki ve hukuki olmuyor. Buradaki ‘‘gayrisahih’’ ifadesi hukuki değil, vakıf kültürünün ruhu bakımından yapılan ahlaki bir değerlendirmesi ve hukuki kılıf altında etik meşruiyetin yitimi söz konusu oluyor.

Kurbet kastı

Burada bir yanlışı ifade etmek istiyorum. Vakıflara genellikle kutsallık atfediliyor. Ancak vakıf kurumunun, kutsallıkla, din ile İslam ile bir ilgisi ve alakası bulunmuyor. Kur’an’da ‘’vakıf’’ kelimesi geçmiyor. Vakıf, dini ve İslami bir kurum da olmuyor. Buna rağmen vakıf kurumu İslam hukuk geleneği içinde gelişiyor. Ancak günümüzde vakıflara kutsiyet atfetmek için veya o görünümü vermek için her vakıfta veya vakfiyelerde mutlaka ayetler ve hadisler bulunduruluyor. Bu ayet ve hadislere de gerekçe olarak ''kurbet kastı'' ileri sürülüyor. ''Kurbet'', Arapça ''KRB'' kökünden ileri geliyor. ''KRB'' kökü bir yakınlığı içeriyor. ''Akraba'' ve ''kurban'' sözcükleri de aynı kökten ileri geliyor. ''Kurban'', Allah'a yakınlık için yapılan eylem (hayvan kesmek değil) anlamına geliyor. ''Kurbet'' ise  Allah emrettiği için yapmak ve böylece ona yakın olmayı niyet etmek, yani bir işi sadece Allah için yapmak anlamını içeriyor. Ancak birazdan anlatacağım gibi bozulan vakıfların Allah'a yakınlık gibi bir niyetleri bulunmuyor. Siyasi iktidara yakınlık onlara fazlasıyla yetiyor! Zaten bu vakıflarda veya bu vakıfların vakfiyelerinde bulunan Arapça hadis ve ayetler de Allah'a değil de siyasi iktidara olan yakınlığı gösteriyor. 

2. OSMANLI VAKIF SİSTEMİ

Osmanlı İmparatorluğu zamanında vakıflar, özel mülkiyetin toplumsal faydaya dönüştürüldüğü, yardımlaşma ve dayanışma duygusunun kurumsallaşmış bir hali oluyor.

Osmanlıda vakıflar, hiçbir şekilde devletin üzerinde bir yük olmuyor ve devletten de hiçbir şekilde bir destek almıyor. Osmanlıda vakıflar, devletin vatandaşa ve doğaya karşı olan yükünü üstleniyor. Osmanlıda vakıf, devlet için değil, vakıf, insan için kuruluyor. Kısaca Osmanlıda vakfın konusu ve öznesi ‘’insan’’ oluyor.  

Osmanlıda vakıf için iki önemli husus bulunuyor: Bunlardan biri öncelikle vakfedilen şeyin mal olması, diğeri de vakfedilen malın insanların faydasına olması gerekiyor. 

Osmanlı’da vakıflar, idari muafiyete sahip bir çeşit özerk kuruluşlar oluyor. Devlet memurlarının bu vakıflara müdahale etme hakkı bulunmuyor. Ancak bu, vakıfların tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmiyor. Vakıflar kadılar tarafından denetleniyor.  

Vakıflar birer iktisadi kuruluş gibi faaliyet gösteriyor. Gelir elde edip mülk sahibi oluyor, üretim yapıp istihdam sağlıyor. Bunlardan kazanç elde edip kendi maksadı doğrultusundaki faaliyet alanlarında kullanıyor.

Kanuni devrinin ünlü tarihçisi, devlet adamı ve Osmanlı sadrazamı Lütfi Paşa, ‘’Asafnâme’’ (Büyüyenay Yayınları, 2017) adlı Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki kaynak yapıtlardan biri olan eserinde, ideal bir devlet adamının gelirlerinin üçte birini harcamasını, üçte birini tasarruf etmesini, üçte birini de hayır işlerine yatırması gerektiğini yazıyor.

18. yüzyıl Türk toplum hayatındaki vakıfların etkilerini belirlemek için yapılan bir araştırmada, bu yüzyılda vakıf gelirlerinin neredeyse devlet gelirlerinin yarısına eşit olduğu görülüyor. Bu gelirlerin büyük bir çoğunluğunun din alanına, eğitim ve öğretime ve sosyal hizmetlere ayrıldığı görülüyor. (‘’Cumhuriyetin 80. Yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu 15-17 Aralık 2003’’, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2004)

Osmanlı vakıf sistemi büyük sosyal faydalar üretmekle birlikte zaman zaman servetin korunması, müsadereden kaçış ve nüfuz alanı oluşturma amacıyla da kullanılıyor. Müsadereden kaçış amacıyla kurulan vakıflara "zürri vakıf" (aile vakfı) deniyor. Bu yöntemle kişi malını vakfediyor ancak yönetimini ve gelirini kendi soyuna bağlıyor. Bu, mülkiyeti devletten korumanın en yaygın yolu oluyor.

Dolayısıyla vakıfların ekonomik ve siyasal nüfuz üretme aracı olarak kullanılması yalnızca günümüze özgü bir durum olmuyor. Osmanlı döneminde de vakıflar zaman zaman serveti koruma, müsadereden kaçınma ve belirli sosyal çevreler etrafında nüfuz alanı oluşturma amacıyla kullanılabiliyor. Ancak günümüzde yaşanan sorun, bu tarihsel eğilimlerin modern devlet yapısı içerisinde çok daha büyük ölçekli, çok daha karmaşık ve kamu kaynaklarıyla daha iç içe geçmiş bir hale dönüşmesi oluyor. Bu nedenle sorun yalnızca vakıf kurumunun varlığı değil; vakıf kültürünün siyasallaşması, denetimden uzaklaşması ve kamusal güç ilişkileriyle iç içe geçmesi oluyor.

Osmanlı’da vakıfların bazı fonksiyonları

Osmanlıda vakıflar, en büyük hizmetleri sosyal, eğitim ve sağlık alanında yapıyor. Osmanlı’da vakıfların faaliyetlerinin konusu ise şu şeklide sıralanıyor:

Çeşme, sebil, sarnıç, havuz, kuyu, hamam, su kemeri, köprü, okul, cami, çarşı, kütüphane, medrese, kabristan, hanlar, öğrenci yurtları, çocuklar, spor kompleksleri, park, bahçe, piknik alanı, ormanlar, darüşşifalar, hastaneler (Gureba -garipler-, Etfal -çocuklar-hastaneleri), sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, kimsesizler vb.

Özetle; Osmanlıda vakıflar devlet hizmetinin tamamlayıcısı olarak faaliyet gösteriyor. Devletten beş kuruş katkı almıyor. Osmanlıda önemli olan vakfın meşru olması, vakıf mallarının meşru bir şekilde kullanılması, vakıf mallarından elde edilecek olanların meşru yerlere harcanması olarak görülüyor.

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi

Bunu bilen Fatih Sultan Mehmet, vakfını kurarken şöyle diyor: ‘’Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kain ve malumu’l-hudud olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.’’

Ve Fatih Sultan Mehmet vakfiyesine şöyle devam ediyor:

‘’Şöyle ki: Bu gayr-ı menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim... Ayrıca on cerrah, on tabip ve üç de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bila istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası ya da mümkün ise şifayap olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze’ye kaldıralar, orada salah bulduralar...

Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın hârimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelemeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle...” (Fatih Sultan Mehmet’in vasiyeti, Zafer Bilgi, ‘’Nasıl Fatih oldu’’, Kaldırım Yayınları, 2011)

Yani koskoca Fatih Sultan Mehmet kurduğu vakfın, (gayrisahih vakıf olmadığını belirtmek için) vurgu yaparak alın teri ile kazandığı şahsi parasıyla satın aldığı bir mülkü vakfeylediğini söylüyor. 

II. Bayezıd’ın vakfiyesi

Vakıflar Genel Müdürlüğü Kültür ve Tescil Dairesi Başkanlığı Arşivi'nde muhafaza edilen vakfiyelerde yer alan bilgilere göre; Osmanlı Padişahı II. Bayezıd, İstanbul da kendi parasıyla yaptırdığı Bayezıd Cami ve külliyesinin ve bu külliyenin bir parçası olan Bayezıd medresesinin giderlerini karşılamak maksadıyla kendi şahsi parasıyla Bursa’da Orhan Cami ile Ulu Cami arasındaki geniş bir alana dönemin mimarlarından Abdül ula bin Pulat Şah'a Koza Han’ı yaptırıyor. Koza Han'ın yapımı 1490 yılı Mart ayında başlıyor ve 29 Eylül 1491 tarihinde tamamlanarak açılışı yapılıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü Kültür ve Tescil Dairesi Başkanlığı Arşivi'nde yer alan 1505 tarihli vakfiye suretine göre, Koza Han’ın geliri Bayezıd Cami ve külliyesine vakfediliyor. Bu han, koza ticareti için Bursa'ya gelen ipek tüccarlarına konaklamak, ticari işlerini görmek ve ticaret mallarını depolama hizmeti sunuyor. Koza Han, günümüzde ticarî işlevini korumaya devam ediyor. 

Yani koskoca Osmanlı imparatorları vakfiyelerini bizzat kendi şahsi paralarıyla karşılıyorlar, bu maksatla devletin hazinesinden beş kuruş para harcamıyorlar.

Selatin camileri

Anlattığım gibi, Sultan II. Bayezıd, kendi parasıyla hem Bayezıd Cami ve külliyesini ve bu külliyenin bir parçası olan Bayezıd Medresesi’ni yaptırıyor hem de buraların giderlerini karşılamak maksadıyla kendi şahsi parasıyla vakfiye olarak Koza Han’ı yaptırıyor. Osmanlıda bu şekilde padişahlar, şehzadeler, hanım sultan ve valide sultanlar tarafından yaptırılmış olan camilere “selatin cami” adı veriliyor. “Selatin” kelimesi “sultan” kelimesinin çoğulu oluyor, “sultanlar cami” anlamına geliyor. Selatin camilerinin minareleri birden fazla oluyor. Selatin cami bir güç göstergesi ve ihtişamın sembolü olduğu için İstanbul, Bursa ve Edirne gibi eski başkentlerde yapılıyor. İstanbul Bayezıd Cami, özgün halini koruyan en eski selatin cami olarak biliniyor.

Selatin camilerinin inşasında devlet kasasından beş kuruş bir harcama yapılmıyor, Cami inşaatı, padişahın şahsi servetiyle yapılıyor. Caminin bakım, onarım ve idamesi için de ayrıca bir vakfiye bırakılıyor. İstanbul'da, Osmanlı padişahları ve annelerinin dönemin ünlü mimarlarına inşa ettirdiği 35 selatin cami bulunuyor. İstanbul’da en bilinen selatin camileri arasında; Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet, Şehzade, Mihrimah Sultan, Nuruosmaniye, Fatih, Eyüp Sultan, Pertevniyal, Beyazıt ve Yeni Cami bulunuyor.

Bu konuyu bu kadar uzun uzun anlatmamın sebebi şu oluyor: Günümüzde devletin parasıyla cami yaptırıp adına ‘’selatin cami’’ deniyor. Bunu da Osmanlıya meftun olduklarını, Osmanlının ardılı olduklarını söyleyen siyasi zihniyet yapıyor. Anlattığım gibi Osmanlı’daki vakıf anlayışında dikkat çeken temel unsur, kamusal ihtişamın dahi şahsi servet üzerinden finanse edilmesi anlayışı iken günümüzde ise Osmanlı mirasına yapılan göndermelerin çoğunun zaman bu tarihsel bağlamdan kopuk ve özensiz bir şekilde kullanıldığı görülüyor.

Örneğin 20 Temmuz 2012 tarihinde Ataşehir Mimar Sinan Cami açılışında dönemin başbakanı Erdoğan şöyle konuşuyor: “Avrupa yakasında bir Süleymaniye var, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri Şehzadebaşı Camisi var. Bir diğer tarafta Sultanahmet ve Fatih camileri var. Fakat bu yakada böyle bir cuma camisi, bir selatin cami mevcut değildi. Arzu ettik ki, bu yakada da birkaç tane selatin cami, cuma camisi olması lazım. Bu kararı verdik.” Bu cümlede geçen sorunlu ‘’selatin cami’’ (!) ifadesi bir tarafa İstanbul’un sadece Avrupa değil, Asya yakasında da Selimiye, Mihrimah Sultan, Beylerbeyi Camisi gibi selatin camileri bulunuyor. Cümlede geçen ‘’cuma camisi’’ ifadesi de İslâm’ın ilk senelerinde ve sonrasında cuma namazlarının belirlenen tek bir camide kılınmasından kaynaklanıyor. Ancak günümüzde istisnasız bütün camilerde cuma namazı kılınıyor.

Osmanlıda çok sayıda vakıf bulunmasının nedenleri

Evliya Çelebi, ‘’Seyahatnâme’'sinde (YKY, 2003) XVII. yüzyıldaki Osmanlı vakıf eserler hakkında, "..ben elli yılda on sekiz padişahlık ve krallık yere seyahat ettim, hiçbir yerde bu kadar hayrat (vakıf eseri) görmedim" diye yazıyor.


Osmanlı’da sayısı tam olarak bilinmemekle beraber 35.000’in üzerinde vakıf olduğu biliniyor. Osmanlıda vakıfların işleyişi anlattığım gibi ideale yakın bulunuyor. Ancak Osmanlıda bu kadar çok vakfın bulunması hiç de öyle masum nedenlere ve masum gerekçelere dayanmıyor.

Osmanlıda bu kadar fazla sayıda vakıf olmasının çok sebebi bulunuyor. Ancak araştırmacılar tarafından bunlar arasında en önemli sebep olarak vakıfların, ‘’kutsallaştırma’’ görünümü/adı altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirilmesi gösteriliyor. Yine araştırmacılar bir başka önemli sebep olarak da mülk sahiplerinin vakıf kurma yoluyla varlıklarının en önemli kısmını müsadereden kurtarmayı amaçladığı gösteriliyor. Çünkü müsadere Osmanlıda çok yaygın bir uygulama olarak kullanılıyor. Yani bu kadar fazla Osmanlı vakfı, görüldüğü gibi sadece hayır amaçlı olarak kurulmuyor.

3. CUMHURİYET DÖNEMİNDE VAKIF SİSTEMİNİN DÖNÜŞÜMÜ

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Osmanlı’dan devralınan vakıf sistemi de önemli bir dönüşüm geçiriyor. Osmanlı döneminde sosyal hayatın, eğitimin, sağlık hizmetlerinin ve şehirleşmenin önemli bir kısmını vakıflar yürütürken Cumhuriyet yönetimi bu alanları doğrudan devletin sorumluluğu altına almaya başlıyor. Böylece vakıf merkezli toplumsal yapıdan devlet merkezli kamusal yapıya geçiş hedefleniyor.


Bu dönüşümün en önemli aşamalarından biri 1924 yılında Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması oluyor. Vakıf işleri yeni kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine devrediliyor. Böylece Osmanlı’daki dini-vakıf sistemi devlet bürokrasisi içerisinde yeniden düzenleniyor.

1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile birlikte vakıflar modern hukuk sistemi içerisine dâhil ediliyor. Vakıflar artık yalnızca dini ve hayır amaçlı kurumlar olarak değil, medeni hukuk çerçevesinde düzenlenen tüzel kişilikler olarak tanımlanıyor. Böylece vakıf sistemi önemli ölçüde seküler bir hukuki zemine taşınıyor.

1935 tarihli Vakıflar Kanunu ise Cumhuriyet dönemindeki vakıf sisteminin temel çerçevesini oluşturuyor. Bu kanunla vakıflar yeniden sınıflandırılıyor ve denetim altına alınıyor. Bu kapsamda vakıflar genel olarak “mazbut”, “mülhak” ve “cemaat vakıfları” şeklinde ayrılıyor.

Mazbut vakıflar yönetimi doğrudan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçmiş olan vakıfları ifade ediyor. Mülhak vakıflar ise vakfedenin soyundan gelen mütevelliler tarafından yönetilmeye devam edilen vakıflar oluyor. Cemaat vakıfları ise gayrimüslim topluluklara ait vakıfları ifade ediyor.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde temel yaklaşım, Osmanlı’dan devralınan dağınık vakıf yapısını merkezi devlet denetimi altına almak ve sosyal hizmetleri doğrudan kamu kurumları eliyle yürütmek oluyor. Bu nedenle uzun yıllar boyunca vakıflar sosyal hayat içerisinde Osmanlı dönemindeki kadar belirleyici bir rol oynamıyor.

Ancak 1967 yılında çıkarılan yeni düzenlemelerle birlikte “yeni vakıf” modeli ortaya çıkıyor. Böylece gerçek ve tüzel kişilerin Medeni Kanun hükümlerine göre daha kolay vakıf kurabilmelerinin önü açılıyor. Bu dönemden itibaren özellikle eğitim, kültür, sağlık ve sosyal yardım alanlarında yeni vakıfların sayısında artış görülmeye başlanıyor.

4. 1980 SONRASI VAKIF SİYASETİ

Asıl büyük dönüşüm ise 1980 yılı sonrasında yaşanıyor. Dünyada yaygınlaşan neoliberal ekonomi politikalarıyla birlikte devletin sosyal alandaki rolü küçülürken vakıflar, dernekler ve diğer sivil toplum kuruluşları kamusal hizmet alanında daha görünür hale geliyor. Türkiye’de de sosyal devlet anlayışının zayıflamasıyla birlikte eğitim, barınma, sosyal yardım ve kültürel faaliyetler giderek vakıflar aracılığıyla yürütülmeye başlanıyor. Böylece vakıflar yeniden toplumsal hayatın güçlü aktörlerinden biri haline geliyor.

Ancak bu süreç, beraberinde yeni tartışmaları da getiriyor. Vakıfların kamu kaynaklarıyla ilişkisi, siyasal iktidarlarla kurdukları bağlar, denetim sorunları ve sosyal yardım mekanizmalarının siyasallaşması gibi konular günümüzde vakıf sistemine yönelik eleştirilerin temelini oluşturuyor.

Dolayısıyla günümüzde yaşanan vakıf tartışmaları yalnızca bazı vakıfların uygulamalarından değil; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, sosyal devletten neoliberal dönüşüme kadar uzanan uzun tarihsel bir değişim sürecinden kaynaklanıyor.

Bir vakfın nasıl kurulması gerektiği konusunda Mehmetçik Vakfını örnek olarak vermek istiyorum.

Mehmetçik Vakfı nasıl kuruluyor?

Daha önce ‘’gayrisahih vakıf’’ kavramını anlatmıştım. Bu hassas inceliği bilen TSK Mehmetçik Vakfını kuranlar, vakfa bir kuruş bile kamu kaynağı kullanmayıp vakfın kuruluş sermayesinin tamamını ceplerinden kendi şahsi paralarıyla karşılıyorlar.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun; TSK Mehmetçik Vakfı kurucuları oluyor. Vakfın sermayesini vakıf kurucuları aralarında topladıkları 5.000 TL oluşturuyor. (TSK Mehmetçik Vakfı 30. Yıl Yayını, s: 26) Ki bu generaller o zaman Devlet Konseyini oluşturuyorlar, bu generaller kurdukları bu vakfa devletten rahatlıkla kaynak aktarabilirlerdi. Bu generaller bunu yapmıyorlar, Mehmetçikler için kurdukları vakfın sermayesini kamu kaynağından değil, kendi şahsi paralarından karşılayarak veriyorlar. Ki vakıf kültüründe olması gereken de bu oluyor.

Keza TSK Güçlendirme Vakfı da aynı şekilde kuruluyor. TSK Güçlendirme Vakfı, kanunla kurulmasına karşın vakfın kuruluşunda ve devamında devletten beş kuruşluk bile bir yardım almıyor.

Bu noktada bir yanlış uygulamaya daha yer vermem gerekiyor.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı

29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294 sayılı "Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu" kapsamında tüm il ve ilçelerde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı kuruluyor. Aslında bu kanunla her il ve her ilçede bu adla ayrı ayrı vakıflar kuruluyor. Bu vakfın başkanlığını, yasa gereği illerde vali, ilçelerde kaymakamlar yapıyor. Bu vakıflar tamamen kamu kaynağı kullanıyor. Ancak bu vakıflar tamamen kamu örgütlenmesi modelinin dışına çıkarılıyor. Bu vakıfların yönetim kurulu üyesinden ikisi, vakfa hiçbir maddi katkısı olmayan yörenin ileri gelenlerinden seçiliyor. Tabii ki de seçilen yörenin ileri gelen bu kişiler, siyasi iktidarın yereldeki il / ilçe teşkilatındaki adamlar veya kendilerine yakın kişiler oluyor. Bu şekilde de bu kişilerin, kamu kaynaklarının kendi yandaşlarına dağıtımında etkili olmaları sağlanıyor.

Bu vakıfları sayıştay denetleyemiyor. Bu vakıfların harcamaları tamamen vali ve kaymakamların ve vakıf yönetiminin insafına bırakılıyor.

Bu vakıflarda yaşanan bir insaf (!) örneği daha yenilerde, 21 Mayıs 2024 tarihinde basına yansıyor. Basında yer alan habere göre Adana'da eski Yüreğir Kaymakamı hakkında, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının "gıda ihalesi" varmışçasına yaptığı dolandırıcılıktan 160 yıl hapis istemiyle iddianame hazırlanıyor. İddianamede kaymakamın deprem yardımı adı altında 110 milyon lirayı hesabına geçirdiği bilgisi yer alıyor. Bu dolandırıcılık, herhangi bir denetim yoluyla ortaya çıkmıyor. Dolandırıcılık bir vakıf çalışanının şikâyeti ilke ortaya çıkıyor.

Bu vakıfların kişilerin insafına bırakıldığına bir başka örnek de valiliklerin verdiği yardım toplama izni oluyor. Bu konunun kişilerin insafına nasıl bırakıldığını anlatabilmem için önce yardım toplama usulünden bahsetmem gerekiyor.

Yardım toplama ile ilgili usul ve esaslar

Yardım toplama ile ilgili usul ve esaslar 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu ve Yardım Toplama Esas ve Usulleri Hakkında Yönetmelikle düzenleniyor.

Bu kapsamda, Kanunun 3’üncü maddesine göre kişiler yardım toplayabiliyor. Aynı Kanunun 7’nci maddesine göre yardım toplayacak kişi ve kuruluşlar yardım toplama faaliyetini, ilçede kaymakamlıktan, ilde ise valilikten izin almaları gerekiyor.

Valilerin insafına bırakılan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı

Anlatmak istediğim konu şu oluyor: Örneğin sosyal medyada ya da bir caddede SMA hastası çocuğuna (veya bir başka maksatla) yardım isterken, valilik tarafından ‘’yardım toplama izninin olduğunu’’ beyan eden ailelere rastlıyoruz. Bu aile, örneğin SMA hastası çocuğu için valiliğe, çocuğuna yardım toplama izni için başvuruyor. Valilik de konuyu inceleyerek ilgili kanuna dayanarak bu yardım toplama iznini veriyor. Ondan sonra aile değişik ortamlarda yardım için dilenmeye başlıyor. Eğer valilik ailenin yardım isteği talebini uygun görüyorsa, vali, başkanı olduğu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’ndan bu yardımı çok rahat karşılayabilir. Ancak vali ihtiyaç sahibine uygun gördüğü bu yardımı bu vakıftan karşılamıyor da vatandaşı dilenmeye zorluyor.

Bu iki örnek, bu vakıfların, valilerin ve kaymakamların insafına (!) bırakıldığının basit bir göstergesi oluyor. 

5. KAMU KAYNAKLARI ve VAKIFLAR

Son zamanlarda Osmanlının devamı olduklarını söyleyen siyasi zihniyet, aynı Osmanlının, vakıfları ‘’kutsallaştırma’’ görünümü/adı altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirmesi gibi kanunla vakıf kurmayı ve kanunla kurdukları bu vakıflara devlet hazinesinden kaynak aktarmayı bir gelenek haline getiriyor. Bu gelenek, ağırlıklı olarak 1980’li yılların ortasından sonra başlıyor ve o günden bugüne artarak devam ediyor.  

Bunun son örneği, 30 Mayıs 2024 tarihinde TBMM’nde yasalaşan, 06 Haziran 2024 tarihinde Resmî Gazetede yayınlanan 7512 numaralı ’’Dışişleri Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’’ kanunu oluyor. Bu kanuna göre ‘’Dışişleri Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’’na Dışişleri Bakanlığı bütçesinden on milyon TL kaynak aktarılıyor. Hiçbir şekilde vakıf kültürüne uymayan ve ‘’vakıf’’ diye adlandırılan bu teşkilat, muhtemel ki hükümetin başka amaçlarla kullanacağı paravan bir kuruluş oluyor.

Bu konuya bir başka örnek daha verecek olursam: 15 Temmuz menfur darbe girişiminin ardından, 17 Haziran 2016 tarihli 6721 sayılı kanunla “Yurtdışındaki FETÖ okullarını devralmak” için kurulan ve “gölge bakanlık” olarak işleyen Türkiye Maarif Vakfı’na bütçeden aktarılan pay her geçen yıl artıyor. 29 Mayıs 2024 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan cumhurbaşkanı kararına göre, Türkiye Maarif Vakfı’na MEB bütçesinden 5,7 milyar TL kaynak aktarılıyor.

Bu şekilde devletin vakıf kurması ve kurulu vakıflara devletin kaynak aktarması vakıf kültürüne ve vakfın ruhuna aykırı bulunuyor ve böylesi uygulamaların vakıf kültürü ile hiçbir ilgi ve alakası bulunmuyor. Bu yöntem, geleneksel vakıf anlayışını ve olumlu vakıf algısını yıkıyor, kişilerin kendi özgür iradeleriyle vakıf kurma iradesini toplumsal yardımlaşma ve dayanışma olgusunu ve duygusunu zedeliyor, kişilerin kendisini, çocuklarının ve sevdiklerinin fayda ve menfaatlerinden fedakârlık ederek vakıf kurmak yoluyla toplumsal faydaya dönüştürme isteğini olumsuz yönde etkiliyor. Dolayısıyla devletin bizzat kendisinin veya kuruluşlarının vakıf kurması veya kurulu vakıflara devletten kaynak aktarması vakıf kültürüne ve vakıf kavramının ruhuna aykırı oluyor. Bu yöntemin en önemli mahzuru ise devletten kaynak alarak kurulacak vakfı ve devletten kendisine kaynak aktarılan vakfı peşinen ‘’gayrisahih vakıf’’ haline getiriyor ki ‘’gayrisahih vakıf’’ ifadesinin ne anlama geldiğini yazımın girişinde izah ediyorum.

Vakıflara yapılan kamu desteği

Vakıf ruhunda, usulünde, esasında kamu kaynağı kullanmamak olduğunu daha önceki bölümlerde yazıyorum. Esas olan, vakfın kamuya destek olmasıdır. Ancak günümüzde bu kural ihlal edilerek vakıflar, kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getiriliyor.


Vakıflara kamu kaynağı aktarılarak kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesine en çok siyasi iktidara yakın olan belediyeler aracılık yapıyor.

Basında belediyelerin vakıflara kullandırdığı kaynaklarla ilgili birçok haber yayınlanıyor. (Birgün, 2019; Sol, 2019; Toker, 2019; Oda Tv, 2022). Örneğin, Üsküdar, Başakşehir, Kocaeli Belediyeleri çeşitli vakıflara taşınmaz tahsis ediyor veya imara aykırı yapılara göz yumuyor (Cumhuriyet, 2022). Cumhurbaşkanının damadı tarafından kurulan ve özel okul işleten Nun Vakfı’na İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Beykoz’da 267 dönüm arazi elli yıllığına tahsis ediliyor. (Yeniçağ, 2021). Fatih/İstanbul Belediyesi’ne ait kültür merkezi için tahsis edilen ve belediye binasına elli metre uzaklıktaki yere İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından kaçak bina inşa edilmesine karşın ne belediye ne de merkezi idare herhangi bir işlem yapıyor (Yapı, 2007).

Bu tür çok sayıda habere rastlanmakla birlikte, tüm belediyelerin aktardığı kaynakların toplamına ilişkin bir veri de bulunmuyor. Ancak genel bütçeden vakıf ve dernek gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlara aktarılan kaynak ise Sayıştay raporlarında yer alıyor. Buna göre, 2012 yılında bütçeden bu kuruluşlara 926 milyon 398 bin TL aktarılmışken, 2021 yılında bu sayı 6 milyar 508 milyon 621 bin TL’na ulaşıyor (Sayıştay, 2012; Sayıştay, 2021). Gerçekleşen bütçe rakamlarına göre son 2012-2021 yıllara arasındaki dokuz yılda vakıf ve derneklere toplam 33 milyar 805 milyon 835 bin 306 TL kaynak aktarılıyor. (Sayıştay, 2021)

Vakıflara kaynak aktarmanın bir başka yolu da ‘vergi muafiyeti’ tanınması ve ‘’kamu yararına çalışan vakıf’’ kararı verilmesiyle sağlanıyor.

2022 yıl sonu itibarıyla 37 kuruluşa kamu yararına çalışan dernek/vakıf statüsü veriliyor ve bunun 21’i vakıf örgütlenmesi oluyor. (SGİG, 2022). Bu dernek/ vakıfların bir kısmı Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, Kızılay, LÖSEV, TEMA gibi dernek ve vakıflar oluyor, ancak bunlara kamuya yararlı dernek/vakıf statüleri 2000 yılı öncesinde veriliyor. 2000’li yıllardan itibaren kamuya yararlı vakıf statüsü verilenlerin ise iktidar yakınlarınca kurulan vakıflar ile dinsel yönelimli ve hatta doğrudan bir tarikata ait vakıflar olduğu görülüyor. Bunlardan birkaçını saymak gerekirse; Türkiye Diyanet Vakfı, İHH İnsani Yardım Vakfı, Türkiye Maarif Vakfı, Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV), Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA), Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, İhlas Vakfı, Hayrat Vakfı, Ensar Vakfı. Sayılan bu vakıflar kamu yararına vakıf statüsünü kazanmakla herhangi bir izin almaksızın yardım toplama hakkını kazanıyor. Belirtilen nedenle sitelerinde, izinsiz yardım toplama hakkı özellikle belirtilmekte ve bağış için hesap numaraları veriliyor.

Vergi muafiyeti tanınan diğer birkaç vakfı da saymak gerekirse; İsmailağa Camii İlim ve Hizmet Vakfı, Enderun Vakfı, Okmeydanı Spor ve Eğitim (Okçular) Vakfı, Nun Eğitim ve Kültür Vakfı, Dar-ül Eytam Vakfı, Suffa Vakfı, Mahmud Esad Coşan Eğitim Kültür ve Dostluk Vakfı, Fatih Kültür ve Eğitim Vakfı.’’ (Zübeyde Erdoğan Çelikkın, ‘’Cumhuriyet'in 100. Yılında Vakıflar: Bir Adım İleri İki adım geri’’, Mülkiye Dergisi, cilt 47, sayı 5, s. 259-288)

TEMA Vakfı ise topladıkları bağışı devlete aktarıyor

Anlattığım gibi devlet, bu dini vakıflara hazineden menkul ve gayrimenkul tahsisi yaparken seküler bir vakıf olarak bilinen TEMA Vakfı’nda ise tam tersi bir uygulama söz konusu oluyor: TEMA Vakfı ise topladıkları bağışı devlete aktarıyor. Şöyle ki:

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu o zamanki Başkanı Deniz Ataç, 30 Temmuz 2021 tarihinde değişik medya kuruluşlarına (Kafa Radyo), (Habertürk TV) ‘’Orman yangınları için toplanan bağışların Orman Genel Müdürlüğü'ne aktarıldığını’’ açıklıyor. Böylesi bir uygulama, yani vakfın topladığı yardım paralarının bir devlet kuruluşuna aktarması hiçbir şekilde vakıf kültüründe yer almıyor. Orman Genel Müdürlüğü de ilginç bir şekilde aynı yıl içinde Türkiye’de bulunan 28 bölge müdürlerinin tamamına makam aracı olarak 2021 model Toyota Land Cruiser Prado Jeep aracı aldıklarını açıklıyor. Bu Jeeplerin o zamanki bayii satış fiyatı 2.156.000.-TL olarak biliniyor. Orman Genel Müdürlüğü bölge müdürleri için 28 adet aldığı bu araçların piyasa değeri toplamda o zaman için 60 milyon 368 bin TL’nı buluyor. 

Nasıl ki devletin dini vakıflara hazineden menkul ve gayrimenkul tahsisi yapması vakıf kültürüne aykırı ise vakıfların topladıkları yardımları devlete aktarmaları da vakıf kültürüne aykırı bulunuyor. Vakıflar, senetlerinde yazan vazifelerini bizzat kendilerinin ifa etmeleri gerekiyor. 

6. TÜRKİYE’DE SON YILLARDA ARTAN VAKIF SAYISI

Yazımın girişinde Osmanlı’da vakıf sayısının 35.000’in üzerinde olduğunu, bu yüksek sayının sebebi olarak da vakıfların, ‘’kutsallaştırma’’ görünümü altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle vakıfların, kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirildiğini yazıyorum.

Osmanlının vakıf konusundaki bu geleneği Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam ediyor. Özellikle 1980’lerdan itibaren devlet tarafından yapılan teşvikle Türkiye’de vakıf sayılarında ve faaliyetlerinde önemli bir artış yaşanıyor. 1980’den sonra giderek arttan bir hızla siyasi iktidara yakın yeni vakıflar kurularak, Osmanlı padişahının miri araziyi temliki yoluyla vakıflara tahsis etmesi gibi, benzer şekilde, kamu gelirleri ve taşınmazları siyasi iktidara yakın yeni kurulan bu vakıflara tahsis ediliyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün sitesindeki verilere göre 2007 yıl sonu itibariyle 44 bin civarında mazbut vakıf, 161 cemaat vakfı ve 4.454 yeni vakıf mevcutken (VGM, 2007), Vakıflar Genel Müdürlüğünün 2021 yılı faaliyet raporuna göre mazbut vakıf sayısı 59 bine, yeni vakıf sayısı 5.556’ya ve cemaat vakıf sayısı 167’ye yükseliyor. (VGM, 2021).

Vakıfların büyümesinin yapısal nedenleri

Türkiye’de vakıfların özellikle 1980’li yıllardan sonra hızlı bir şekilde büyümesi sadece siyasi iktidarların tercihleriyle açıklanabilecek bir durum olmuyor. Bu büyümenin arkasında dünya genelinde yaşanan ekonomik, siyasal ve sosyal dönüşümlerin de önemli etkileri bulunuyor.


1980’li yıllardan itibaren dünyada neoliberal ekonomi politikaları yaygınlaşıyor. Bu anlayışta devletin ekonomik ve sosyal hayattaki rolünün küçültülmesi, kamusal hizmetlerin azaltılması ve birçok sosyal hizmetin özel sektör veya sivil toplum kuruluşları eliyle yürütülmesi teşvik ediliyor. Eğitim, sağlık, sosyal yardım ve kültürel faaliyetler gibi alanlarda devletin geri çekilmesiyle ortaya çıkan boşluk ise vakıflar, dernekler ve benzeri yapılar tarafından doldurulmaya başlanıyor.

Türkiye’de de özellikle 1980 sonrasında sosyal devlet anlayışının zayıflamasıyla birlikte yoksullukla mücadele, öğrenci barınması, burs faaliyetleri, sosyal yardımlar ve dini hizmetler giderek vakıflar üzerinden yürütülmeye başlanıyor. 12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında sendikaların, kooperatiflerin ve kitlesel toplumsal örgütlenmelerin zayıflatılması da vakıf ve cemaat temelli yapıların güçlenmesine uygun bir zemin hazırlıyor. Böylece vakıflar sadece birer hayır kurumu olmaktan çıkıp sosyal hayatın, eğitimin ve hatta kamusal hizmetlerin önemli aktörleri haline geliyor.

Ancak bu süreç beraberinde başka sorunlar da doğuruyor. Sosyal yardım faaliyetlerinin devlet kurumları yerine vakıflar aracılığıyla yürütülmesi zamanla yardım mekanizmasının siyasallaşmasına yol açıyor. Özellikle siyasi iktidara yakın vakıfların kamu kaynaklarına daha kolay erişebilmesi, vakıfların toplumsal dayanışma kurumları olmaktan çıkarak siyasal nüfuz alanlarına dönüşmesi riskini ortaya çıkarıyor.

Burada eleştirilen husus yalnızca dini vakıflar olmuyor. İdeolojik, siyasi, etnik veya ekonomik amaçlarla kamu gücüyle iç içe geçen bütün vakıf yapıları benzer denetim ve meşruiyet sorunları üretiyor. Sorun, vakıf faaliyetinin içeriğinden çok; vakıf yapılarının kamusal güç ilişkileriyle denetimsiz biçimde birleşmesi oluyor.

Bu yapı zamanla bir patronaj sistemine dönüşüyor. Kamu kaynaklarına erişim, sosyal yardım dağıtımı, öğrenci yurtları, burs mekanizmaları ve kadro ilişkileri belirli vakıf ağları üzerinden şekillenmeye başlıyor. Böylece bazı vakıflar yalnızca sosyal yardım faaliyetlerinde bulunan kuruluşlar olmaktan çıkıp ekonomik, sosyal ve siyasal etki alanları oluşturan yapılara dönüşüyor.

Bunun yanında dini cemaatler ve çeşitli ideolojik gruplar da devletin geri çekildiği sosyal alanlarda vakıflar aracılığıyla örgütlenme imkânı buluyor. Öğrenci yurtları, burs sistemleri, sosyal yardımlar ve kültürel faaliyetler üzerinden geniş toplumsal ağlar oluşturuluyor. Böylece vakıflar yalnızca yardım kuruluşu değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve siyasal etki üretme araçları haline geliyor.

Avrupa’da ise güçlü sosyal devlet yapısı nedeniyle vakıflar kamusal hizmetlerin asli yürütücüsü haline gelmiyor. Eğitim, sağlık, sosyal yardım ve barınma gibi temel hizmetler büyük ölçüde devlet kurumları tarafından yürütülüyor. Türkiye’de ise sosyal devlet anlayışının zayıflaması vakıfları zorunlu sosyal aktörlere dönüştürüyor. Bu durum, vakıfların toplumsal hayattaki etkisini olağanüstü ölçüde artırıyor.

Dolayısıyla günümüzde yaşanan vakıf sorunu yalnızca bazı vakıfların kötü yönetilmesi meselesi olmuyor. Sorunun temelinde; sosyal devletin zayıflaması, kamusal hizmetlerin vakıf ve dernekler üzerinden yürütülmesi, denetim mekanizmalarının yetersiz kalması ve sosyal yardım alanının siyasal nüfuz üretme aracına dönüşmesi yatıyor.

Sorun yalnızca bazı vakıfların siyasallaşması da olmuyor. Asıl sorun, yüzyıllar boyunca toplumsal dayanışmanın taşıyıcısı olmuş vakıf kültürünün kamusal güvenini kaybetmeye başlaması oluyor. Vakıflar, devletin tamamlayıcısı olan hayır kurumları olmaktan uzaklaşıp devlet ile siyaset arasında konumlanan yarı kamusal yapılara dönüştükçe vakıf kültürünün tarihsel meşruiyeti ve toplumsal itibarı da zayıflıyor.
 
Türkiye'de vakıf başıbozukluğu

Türkiye’de artan vakıf sayısı ve buna bağlı olarak belediyeler ve siyasi iktidarca; kamu yararına çalışan vakıf statüsü ile vergi muafiyeti ile veya doğrudan hazine arazisi tahsisi veya bütçeden para aktarılarak kendilerine yakın vakıflara devasa kamu kaynağı aktarması Türkiye’de büyük bir vakıf başıbozukluğu yaratıyor.

Türkiye’deki vakıf başıbozukluğuna bir örnek olarak ‘’Kudüs’’ konulu vakıflara bir bakmak gerekiyor. Bu konuda Vakıflar Genel Müdürlüğünün İnternet sayfasında ‘’Kudüs’’ başlığı altında sorgulandığında karşımıza üç adet vakıf çıkıyor: ‘’Kudüs Eğitim ve Yardımlaşma Vakfı’’, ‘’Uluslararası El Halil Kudüs Dostluk ve Dayanışma Vakfı’’ ve ‘’Kudüs Üniversitesi Vakfı’’. Bu vakıflarda, vakıf geleneği olan vakıf öznesinin ‘’insan’’ olma özelliği bulunmuyor. Bu vakıfların klasik vakıf anlayışındaki doğrudan toplumsal fayda üretme işlevi de bulunmuyor. Bu vakıfların faaliyet alanlarının klasik vakıf anlayışındaki sosyal yardım ve dayanışma sınırlarını aşarak doğrudan kültürel ve siyasal etki üretmeye yöneldiği görülüyor Bu vakıfların nasıl bir kültürel ve siyasal etki üretmeye yöneldiklerini görebilmek için içlerinden birisini mercek altına alıp incelememiz gerekiyor: 

Örneğin ‘’Kudüs Üniversitesi Vakfı’’. Üniversite Kudüs’te bir Arap üniversitesi. Ancak vakıf merkezi olarak kuruluş senedinde İstanbul, kendi internet sitelerinde ise iletişim merkezi Ankara olarak gözüküyor. Vakıf 2022 yılında kuruluyor. Vakıf kültüründe vakfın öznesi ‘’insan’’ olurken bu vakfın öznesinde ise siyaset bulunuyor. Vakıf kendi sitesinde vakfın hedefi olarak “ ‘Kudüs’ün Fikir Kalesi’ olarak her türlü tahkir ve tecavüzü bertaraf edecek söylemler geliştirmektir’’ diye yazıyor. Yani vakıf açık açık ''siyaset yapacağız'' diye yazıyor. Zaten öyle de yapıyor. Vakfın, 06 Haziran 2024 tarihinde yayınladıkları basın bildirisinde kendi teklifleri olan ‘’Siyonist hareketler ve Kudüs meselesi’’ konusunun milli eğitim müfredatına eklendiği için Milli Eğitim Bakanına teşekkür ediyor. Yani bu vakıf açık açık etki ajanlığı yaparak milli eğitim müfredatını belirliyor. Ve bu durumu da Vakıflar Genel Müdürlüğü, İç İşleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Cumhuriyet Savcıları elleri böğründe seyrediyor.

Yeri gelmişken Avrupa’da vakıfların nasıl çalıştığını da bir anlatmam gerekiyor.

7. AVRUPA’DA VAKIFLAR

Avrupa’da da köklü vakıf gelenekleri bulunuyor. Almanya’daki “Stiftung” yapıları, İngiltere’deki “charitable trust” sistemi, ABD’deki foundation ve üniversite endowmentları önemli ekonomik ve kurumsal yapılara dönüşebiliyor. Özellikle üniversiteler, araştırma merkezleri, kültürel faaliyetler ve sosyal yardım alanlarında bu vakıflar önemli roller üstleniyor.

Ancak Avrupa’da güçlü sosyal devlet yapısı nedeniyle eğitim, sağlık, sosyal yardım ve barınma gibi temel kamusal hizmetler büyük ölçüde devlet kurumları tarafından yürütülüyor. Bu nedenle Avrupa’da vakıflar, Türkiye’de olduğu kadar kamusal hizmetlerin asli taşıyıcısı haline gelmiyor.

Türkiye’de ise özellikle 1980 sonrasında sosyal devletin zayıflamasıyla birlikte vakıflar ve benzeri yapılar sosyal hayat içerisinde çok daha merkezi bir konuma yerleşiyor. Böylece bazı vakıflar yalnızca yardım kuruluşu değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve siyasal etki alanı üreten yapılara dönüşüyor.

Bununla birlikte Avrupa’da da vakıflar ve düşünce kuruluşları kamuoyu oluşturma faaliyetlerinde etkili olabiliyor. Ancak güçlü denetim mekanizmaları ve yerleşik kurumsal yapı nedeniyle bu kuruluşların kamusal alan üzerindeki etkisi daha sınırlı kalıyor.

Türkiye'de yabancı vakıf temsilcilikleri

Vakıflar Genel Müdürlüğü sitesinde yer alan ‘’Türkiye'de Faaliyet Gösteren Yabancı Vakıflara Ait Şube ve Temsilciliklerin Faaliyet Gösterdiği İl/İlçe Bazında Dağılımı’’ listesinde 12 yabancı vakıf temsilciliği bulunuyor.

Vakıf, Almanca ‘’Stiftung’’, İngilizce ise ‘’Foundation’’ olarak adlandırılıyor ve bu vakıflar da kültürel ve politik alanlarda özellikle yurt dışında faaliyet gösteriyorlar. Örneğin Almanların Friedrich Ebert Stiftung, Friedrich Naumann Stifftung, Heinrich Böll Stiftung ve Konrad Adenauer Stiftung vakıfları Türkiye’de faaliyet gösteriyor olup çeşitli illerde şubeleri bulunuyor. Halen Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinde toplam 12 yabancı vakıf faaliyet gösteriyor. (VGM, 2024) Bu tür vakıflar faaliyet gösterdikleri ülkelerde yumuşak güç unsuru olarak da işlev görebildiğinin unutulmaması gerekiyor.

Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü sitesinde yer alan ‘’Türkiye'de Faaliyet Gösteren Yabancı Vakıflara Ait Şube ve Temsilciliklerin Faaliyet Gösterdiği İl/İlçe Bazında Dağılımı’’ listesinde bir sorun bulunuyor. Bu listede yer alan 12 yabancı vakıf temsilcilikleri içinden Almanlara ait sadece Friedrich Naumann Vakfının Türkiye Temsilciliği yer alıyor. Diğer Alman vakıfları, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nin sitesinde yer almıyor. Ancak Konrad Adenauer Vakfının Ankara’da, Friedrich Ebert Vakfının hem İstanbul hem de Ankara’da, Heinrich Böll Vakfının da İstanbul’da temsilciliklerinin olduğu hem kendi İnternet sitelerinde adres de vererek hem de Federal Almanya İstanbul Konsolosluğunun İnternet sitesinde ‘’Politische Stiftungen’’ başlığı altında yer alıyor. Öyle gözüküyor ki Vakıflar Genel Müdürlüğü, Ensar Vakfının Beşiktaş Şube Başkanını buradan alıp da İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü (şimdikinden bir önceki) yapmaktan bu tür işlere bakmaya vakti olmuyor! 

8. VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ'NE BİR ÇAĞRI

Türkiye’de vakıflar konusunda yukarılarda uzun uzun anlattığım gibi büyük bir başıbozukluk ve büyük bir kaos yaşanıyor. Kurulan vakıflar, vakıf adını genellikle paravan olarak kullanıyor. Vakıf kültürüne ne yazık ki hiçbir şekilde sadık kalınmıyor. Vakıf kültürü gittikçe zayıflıyor, yozlaşıyor, siyasallaşıyor ve yok olmaya yüz tutuyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün ‘’vakıf’’ konusunda tek yetkili bir makam olması gerekiyor. Ancak bu maksatla da Vakıflar Genel Müdürlüğünün yeni baştan yapılanması gerekiyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü; vakıflara aktarılan kamu kaynağı konusunda etkisiz kalması, cemaat bağlantılı vakıflardan gelenleri kendilerine üst düzey yönetici yapmaları (iki önceki cümlede anlattığım gibi), vakfiyelerde öngörülen hayır şartlarının yerine getirilemeyişi ve cemaat bağlantılı vakıflarda yaşanan insanımızın değer yargılarına ters düşen uygulamalar karşısında tepkisiz ve etkisiz kalması gibi nedenlerle günümüzde toplumun güven ve desteğini kaybediyor. Bu kaybedilen güvenle beraber milli bir müessese olan vakıfların milletle bütünleşme özelliği de kayboluyor.  

Yeri gelmişken, vakıflardan bu kadar şikâyet etmişken, vakıflarda vakıf kültürüne aykırı o kadar uygulama varken vakıf kültürünün muhafazası için Vakıflar Genel Müdürlüğüne bir çağrıda bulunmak istiyorum.

Vakıflar Genel Müdürlüğü aşağıdaki konularda vakıf kültürüne bir an önce sahip çıkması gerekiyor:

Vakıflar Genel Müdürlüğünün, bahsettiğim vakıf kültürüne ve vakıf kavramı ruhuna aykırı olan ‘’kanunla vakıf kurmak’’ geleneğine bir son vermesi gerekiyor.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının valilik ve kaymakamlık bünyesinden ayrılıp öncelikle doğru düzgün denetlenip, örgütlenip amacı doğrulusunda hizmet vermesinin sağlanması gerekiyor.

Vakıf yönetim organları içerisinde hiçbir devlet memurunun bulunmaması gerekiyor. Vakıf yönetim organları içerisinde devlet memurunun bulunması büyük bir denetim zafiyeti yaratıyor. İnternette bir tarama yapıldığında; vakıfların çoğunluğunun mütevelli heyeti ve yönetim kurulu üyelerinin nerdeyse hemen hemen tamamının üst düzey devlet memuru olduğu gözüküyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine kurum içerisinden kurum kültürü almış personelin istihdam edilerek kariyer planlamasının buna göre yapılması gerekiyor. Çünkü Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde yetişmiş çok değerli ve çok nitelikli vakıf personeli bulunuyor. Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü bu değerli personeline üvey evlat muamelesi yapıyor. Örneğin; İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğünün bir önceki Bölge Müdürü, Ensar Vakfının Beşiktaş Şube Başkanlığından alınıp bu göreve getiriliyor sanki Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde bu görevi layıkıyla yapacak personel yokmuş gibi. Böylesi bir atama; her kesime tarafsız ve bağımsız olması gereken Vakıflar Genel Müdürlüğünün iktidarın ve cemaatlerin siyasi vesayeti altında olduğunu gösterdiği gibi bünyesinde Teftiş Dairesi de bulunan İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü tarafından Ensar Vakfının ve benzeri vakıfların sağlıklı bir şekilde denetlenebilmesinin imkân ve ihtimalini de ortadan kaldırıyor. Ayrıca böylesi bir atama Vakıflar Genel Müdürlüğünün çok değerli ve çok nitelikli personelinin moral ve motivasyonunu da olumsuz olarak etkiliyor.  

Hiçbir vakfa ne kuruluş aşamasında ne de faaliyetleri esnasında vergi muafiyeti dâhil, devlet katkısının (menkul, gayrimenkul tahsis edilmesi vb.) verilmemesi gerekiyor. Bütün bu devlet desteği vakıf kültürüne aykırı durum teşkil ediyor. Vakıf kültüründe devlet katkısı bulunmuyor. Vakfa, herhangi bir devlet desteği anlattığım gibi vakfı ''gayrisahih’’ hale getiriyor.

Öznesinde ‘’insan’’ olmayan, vakfiyesi olmayan, vakıf senetlerindeki amaçları ile vakıf faaliyetleri vakıf kültürüne ve vakıf geleneğine uygun olmayan bütün vakıfların mercek altına alınıp kapatılması gerekiyor.

Bugün için 90.000 TL parası olan rahatlıkla vakıf kurabiliyor. Vakıf kurulduktan sonra ardından vakfın kurucusuna göre devlet desteği sağlanıyor, menkul, gayrimenkul tahsisleri yapılıyor, vakfa vergi muafiyeti sağlanıyor. Vakıf senedindeki maksadın karşılayabilecek bir vakfiyesi (mülkü) ve bu mülkün bir akarı (geliri) olmayan vakfa kuruluş izninin verilmemesi gerekiyor. Osmanlıda da nakit paraların vakfı (riba tehlikesinden dolayı) başlangıçta caiz görülmüyor. Ancak İmam Züfer’in içtihadıyla para vakıfları örf haline gelerek caiz görülüyor. (Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, ‘’Klasik Dönem Osmanlı Vakıf Sistemi’’, Cumhuriyetin 80. Yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu 15-17 Aralık 2003, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2004)

Vakıflar Genel Müdürlüğüne yapacağım son çağrı da ‘’denetim’’ konusu oluyor.

Vakıflarda denetim

1935 tarihli eski Vakıflar Kanunu’nda vakıfların, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından denetimi ve birçok işlem için iznini öngörüyor. Ancak 2008 yılında kabul edilen yeni Vakıflar Kanunu ile vakıflarda ‘’iç denetim ve bildirim’’ esası getiriliyor. Yani yeni Vakıflar Kanunu ile vakıfların kendi kendilerini denetlemeleri isteniyor. Daha açık ifade ile 2008 yılında çıkarılan yeni Vakıflar Kanunu ile vakıflar denetimsiz bırakılıyor.

Devletin vakıf kurması denetim zafiyeti yaratıyor

Bugün T.C. sınırları içerisinde kurulan vakıflar, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’na ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu vakıfları düzenleyen genel hükümlerine göre faaliyet gösteriyor. Bu vakıfları da Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü denetliyor.

Sorun şu ki Sayıştayın da denetlemediği devletin kurduğu bu vakıflar denetim zafiyeti yaratıyor. Örneğin, yeni kurulan’’Dışişleri Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’’nın Mütevelli Heyeti Başkanı Dışişleri Bakanı oluyor. Başkanının bir Bakan olduğu bir vakfı, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı bir genel müdürlük nasıl denetleyecek?

Devletin işin içine girdiği yerde zaten vakıf, ‘’gayrisahih vakıf’’ olmasının da ötesinde vakıf olmaktan da çıkıyor. Bunlar, devletin, ‘’vakıf’’ adı altında, denetim dışı işlerini yaptırmak istedikleri paravan kuruluşlar haline geliyor.

Devletin kurduğu vakıfların vakıf yönetim organlarında (vakıf mütevelli heyeti ve vakıf yönetim kurullarında) genellikle devletin en yüksek memuru görev alıyor. Örneğin; İstanbul Trafik Vakfı Kurucular Kurulu Başkanı İstanbul Valisi, Örneğin Türk Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı Başkanı Emniyet Genel Müdürü. Örneğin; Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanı illerde vali, ilçelerde kaymakam oluyor. Vali ve kaymakamların bu vakıfları örtülü ödenek gibi kullanmadıklarını kim denetleyecek? Bu durum, Türkiye’de kamu-vakıf ilişkilerindeki yapısal denetim sorunlarını görünür hale getiriyor. Bir başka örnek: TSK Güçlendirme Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Bu durum da Siyasi ve bürokratik güçle iç içe geçmiş vakıf yapılarında etkili denetim sağlanmasını giderek zorlaştırıyor.

Bu şekilde devlet, devletin kurumları vakıflar kurmaya başlarsa yarın vakıf işinin piri Vakıflar Genel Müdürlüğü de ‘’bu işin piri benim, ben daha iyi vakıf kurarım’’ diyerek bir vakıf kurmaya kalkarsa o zaman ne olacak? Kim kimi denetleyecek? Denetimi olmayan sistem yozlaşmaya ve dağılmaya mahkûm değil midir?

Sonuç olarak devletin kurduğu vakıfların veya diğer vakıfların vakıf yönetim organlarında (vakıf mütevelli heyeti ve vakıf yönetim kurullarında) devlet memurlarının görev alması vakıfların denetimini zorlaştırıyor hatta hatta imkânsız hale getiriyor. Osmanlıda vakıf yönetiminde devlet memurları da bulunuyor. Ancak günümüzde vakıflar da bir nevi Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) olarak tanımlanıyor. Bu nedenle günümüzde vakıflar veya STÖ'nde devlet memurlarının görev alması pek uygun karşılanmıyor, günümüzde bu durum vakıfları ''gayrisahih'' hale getiriyor. Vakıflarda veya STÖ'nde devlet memurlarının görev alması o vakfı veya o STÖ'nü, vakıf ve STÖ olmaktan çıkarıyor başka bir hale getiriyor.

Denetimde şeffaflık: Bağımsız kurullar ve uluslararası standartlar

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün fiilen bağımsız bir yapıya kavuşturulması, sadece kağıt üzerinde bir statü değişikliği ile değil, denetim süreçlerinin de çok sesli hale getirilmesiyle mümkün oluyor. Bugün Avrupa’daki başarılı örneklerde (örneğin İngiltere’deki Charity Commission veya Almanya’daki vakıf denetim modellerinde) görüldüğü üzere denetim, siyasi bir ‘'lütuf'’ değil, kamusal bir zorunluluk oluyor. Bu ülkelerde vakıflar sadece devlet bürokrasisi tarafından değil, bağımsız sivil kurullar tarafından da denetleniyor ve mali tablolar kamuoyuna tam şeffaflıkla sunuluyor.


Türkiye’de de vakıf müessesesine olan güvenin yeniden tesisi için şu somut adımların atılması gerekiyor:

Sayıştay Denetimi: Kamu kaynağı kullanan veya vergi muafiyeti alan tüm vakıfların istisnasız ve doğrudan Sayıştay denetimine tabi tutulması gerekiyor.

Karma denetim kurulları: Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde; akademi, sivil toplum ve bağımsız denetçilerden oluşan '’Etik ve Mali Denetim Kurulları’'nın kurulması gerekiyor.

Dijital şeffaflık: Vakıfların gelir-gider kalemleri ve kendilerine tahsis edilen kamu taşınmazları, gerçek zamanlı dijital platformlar üzerinden halkın denetimine açılması gerekiyor.

Denetimsizliğin yarattığı yozlaşma ve toplumsal güven kaybı, ancak bu tür yapısal reformlarla durdurulabiliyor. Bu adımlar atıldığında vakıf müessesesi, siyasi bir patronaj aracı olmaktan çıkıp yeniden toplumsal dayanışmanın ve güvenin merkezi haline gelmesi bekleniyor.

9. VAKIFLAR HAKKINDA TASARRUFTA BULUNANLARIN ve VAKIFLARDA YÖNETİCİLİK YAPANLARIN SORUMLULUĞU

Vakıflar hakkında tasarrufta bulunanların ve vakıflarda yöneticilik yapanların, ki bunlar genellikle din, iman, peygamber, millî ve manevî değerler gibi sözcükleri dillerinden hiç eksik etmiyor, onlara sorumluluklarını kendi anlayacakları dilden aktarmam gerekiyor:


İtteku'l- vâvât

Bursa Ulu Cami içinde caminin batı cephesinde günümüzde kadınların namaz kıldığı yerin batı duvarında değişik bir şekilde işlenmiş büyük ‘’celi sülüs’’ dört tane ‘’vav’’ harfi bulunuyor. Mehmed Şefik Bey'in tashih ettiği yazılardan biri olan bu ‘’müsenna çifte vav’'ın kuyruklarının kesiştiği noktadaki boşlukta da "İtteku'l- vâvât" (‘’vav'’lardan sakınınız) hadisi yazılı olarak yer alıyor. Bir nasihat olarak yer alan bu hadise göre ‘’vav’’ harfi ile başlayan kelimeler sorumluluk gerektiren işleri ihtiva ediyor. Bu hadis, şu yedi "vav'’dan sakınılması, çekinilmesi gerektiğini buyuruyor. Bu yedi ‘’vav’’; vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vâllahi yemininde bulunmak olarak yer alıyor. Bu hadis, bu vazifeleri yerine getirirken hassas olunmasını, doğru, dürüst, ahlaklı, namuslu ve ölçülü davranılmasını tavsiye ediyor.

Bir saltanat nasıl yıkılır

Bilindiği gibi Hazret-i Süleyman kuş dilinden da anlıyor ve kuş dili ile konuşuyor. Bir gün Hazret-i Süleyman, hayvanları divanına çağırıyor. Hazret-i Süleyman, hayvanlarla konuşurken Leylek, Hazret-i Süleyman’a şu hitapta bulunuyor: ‘’Ey Allah’ın Peygamberi, ben istersem senin bu saltanatını yıkabilirim!’’

Bu hitap üzerine, Hazret-i Süleyman leyleğe soruyor: ‘’Benim, bu büyük saltanatımı nasıl yıkabilirsin ki?’’

Leylek şu cevabı veriyor: ‘’Vakıf olan bir topraktan, gagamla toprak alır, sana ait toprağa atarım. O toprak parçasıyla, varlığını dağıtırım!’’

Vakıflara sahip çıkmayanlar, vakıflara sahip çıkmadıkları gibi bir de vakfiyeleri ve vakıf mallarını yağmalayanlar, bu yağmaya zemin ve fırsat yaratanlar, devlet hazinesinden vakıflara kaynak aktararak vakıfları ‘’gayrisahih’’ haline getirenler, vakıflardan tarikat ve cemaatlere kaynak aktaranlar ve tüm bunları yaparken bir de Müslüman geçinenler! Bu iki uyarı sizlere bir şey ifade ediyor mu? Etmiyor, değil mi?

Vakıf bedduası

Osmanlı vakıflarının vakfiyelerin sonunda yer alan "Vakfın şartlarını değiştirenlere Allah’ın laneti olsun" şeklindeki vakıf beddua kısımları, Osmanlı’nın vakıf iradesine duyduğu kutsal saygıyı gösteriyor. Ancak vakıf konusunda anlattığım bugünkü "esnetilen" kurallara baktığımızda aradaki uçurum insanın başını döndürüyor.

10. SONUÇ

Yukarıda anlattığım vakıflar hakkındaki olumsuz örneklerin tamamı; Osmanlı kültürüne öykünen, milli ve manevi değerleri hiç dilinden düşürmeyen, her daim örften, adetten ve geleneklerden bahseden bir siyasal iktidar zamanında ve onların etkisiyle ve katkısıyla yaşanıyor.


Anlattığım gibi vakfın öznesi insan oluyor: Vakfa, verenin de insan, vakıftan alanın da insan olması gerekiyor. Ancak günümüzdeki vakıfların büyük bir çoğunluğu kaynaklarını devletten alıp insan dışında her şeye harcıyor. O zaman bu vakıfların sadece adı vakıf oluyor. Gerçekte bu vakıflar; adı dışında başka şeylere paravan kuruluşlar haline geliyor. Bunlar, vakıf adını paravan olarak kullanıyor.

Vakıf kültüründen uzaklaşan vakıflar, ekonomik, sosyal ve siyasi olarak Türkiye’nin geleceğinde büyük bir yük ve sorun olma potansiyelini barındırıyor. Bu vakıfların her biri ayrı ayrı paralel birer devlet yapılanmasına dönüşüyor.  

Vakıf kültürünü koruması gereken Vakıflar Genel Müdürlüğü ise bünyesindeki çok çok değerli vakıf personelinin mevcudiyetine rağmen kuruluş şekli itibarıyla bu zafiyetleri gidermede yetersiz kalıyor, vakıflarda yaşanan bu kaosu gidermeye gücü yetmiyor.

Bu nedenlerle Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün BDDK gibi bağımsız bir yapıya kavuşturularak yeniden düzenlenmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor. Ancak burada kastedilen ‘’bağımsız’’ ifadesi fiili bağımsızlığı kastediyor. Yoksa TRT, BDDK, YSK ve Merkez Bankası gibi kuruluşlar da güya bağımsız kuruluşlar. Bağımsız olması gereken Vakıflar Genel Müdürlüğü bu kuruluşlar gibi sözde bağımsız olmaması, gerçekten, fiilen bağımsız olması gerekiyor.

Milli bir müessese olan vakıfların milletle bütünleşme özelliğinin devam edebilmesi için hem Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün hem de bütün vakıfların siyaset üstü bir konuma getirilerek bir an önce dini yapılanmadan ve siyasetin etkisinden arınması gerekiyor.    

Bunlar olmazsa eğer, milli bir müessese olan vakıf kültürü bozulup, kaybolup, yerlerine, her biri, birer paralel devlet yapılanmasına dönüşme potansiyeli bulunan, adları ''vakıf'' olan ancak vakıf dışında her şeye benzeyen varlıklar haline gelme ihtimalin taşıyor.

Sorun yalnızca bazı vakıfların siyasallaşması olmuyor. Asıl sorun, yüzyıllar boyunca toplumsal dayanışmanın taşıyıcısı olmuş vakıf kültürünün kamusal güvenini kaybetmesi oluyor.

Son söz: Bir kültürün tasfiyesi mi, dönüşümü mü?

Anlattığım olumsuz örneklerin tamamı; Osmanlı kültürüne öykünen ancak onun özündeki hassasiyeti ıskalayan bir anlayışın ürününü olduğunu yansıtıyor. Vakıf kültüründen uzaklaşan bu yapılar, Türkiye’nin geleceğinde; ekonomik bir yük, sosyal bir ayrışma noktası ve siyasi bir kriz potansiyeli barındırıyor.


Çözüm için acilen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, siyasetin etkisinden arındırılmış, fiilen bağımsız ve denetleyici bir yapıya kavuşturulması gerekiyor.

Kesin çözüm

Aslında sorunun çözümü çok basit oluyor: Eğitim, barınma, sağlık, sosyal yardım ve kültürel faaliyetler dâhil sosyal devlet anlayışının tekrar tesis edilerek, devletlerin henüz kurumsallaşmadığı ve sosyal devlet ilkesinin henüz yerleşmediği bir çağın ürünü olan vakıflara hiç mi hiç ihtiyaç kalmaması gerekiyor.

Bütün bunları hazin hazin anlatıp arz etmek de bana kalıyor.
 
Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz