• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam519
Toplam Ziyaret3007132

Türkiye’de vakıf kültürü kayboluyor


Türkiye’de vakıf kültürü kayboluyor


08 Haziran 2024

Ne yazık ki Osmanlıdan günümüze kadar yaşayan vakıf kültürü artık hızla kayboluyor. Kaybolan bu vakıf kültürünün de müsebbipleri ise milli ve manevi değerleri hiç dilinden düşürmeyen, her daim örften, adetten ve geleneklerden bahseden, her daim Osmanlı ile öykünen, kendilerinin Osmanlının devamı yeni Osmanlı olduklarını iddia eden siyasi ideolojinin sahipleri oluyor.

Osmanlının vakıflar konusuna gösterdiği titizlik, ilgi ve alaka günümüzde Osmanlının ardılı olduklarını söyleyen siyasi ideoloji tarafından gösterilmiyor. Bu nedenle de vakıf kültürü de hızlı bir şekilde yok olup gidiyor. Vakıf kültürünü koruması gereken ve bu maksatla da kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün de bu konuda yeterli yetkisi ve etkisi bulunmuyor. Vakıflara gerekli ilgi, alaka ve hassasiyeti gösterebilmek için Vakıflar Genel Müdürlüğünün yeniden yapılanması gerekiyor.

Konuyu ayrıntısı ile anlatmadan önce vakıf hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor.

Vakıf nedir?

Vakıf, bir yardımlaşma ve dayanışma kültürü oluyor. Vakıf; gerçek ve tüzel kişi veya kişilerin, mülkiyet veya tasarruf hakkına sahip oldukları belirli bir mülkün, sürekli bir amaca tahsis edilmesi ile oluşan müessese oluyor. Basitçe vakıf; bir mal topluluğunun ya da bunların gelirlerinin belirli bir amacın kullanımına sunulması ile oluşan tüzel kişilik oluyor.

Vakıfta esas olan, kişilerin, kendilerinin, çocuklarının ve tüm sevdiklerinin istekleri için sarf edebilecekleri geliri (varlığı) fedakârlık ederek, vakıf kurmak yoluyla mallarını toplumsal faydaya dönüştürme isteği oluyor.

Burada bir yanlışı ifade etmek istiyorum. Vakıflara genellikle kutsallık atfediliyor. Ancak vakıf kurumunun, kutsallıkla, din ile İslam ile bir ilgisi ve alakası bulunmuyor. Kur’an-ı Kerim’de ‘’vakıf’’ kelimesi geçmiyor. Vakıf, dini ve İslami bir kurum da olmuyor. Ancak vakıflara kutsiyet atfetmek için veya o görünümü vermek için her vakıfta veya vakfiyelerde mutlaka ayetler ve hadisler bulunduruluyor.

Osmanlıda vakıflar

Osmanlı İmparatorluğu zamanında vakıflar, özel mülkiyetin toplumsal faydaya dönüştürüldüğü, yardımlaşma ve dayanışma duygusunun kurumsallaşmış bir hali oluyor.

Osmanlıda vakıflar, hiçbir şekilde devletin üzerinde bir yük olmuyor ve devletten de hiçbir şekilde bir destek almıyor. Osmanlıda vakıflar, devletin vatandaşa ve doğaya karşı olan yükünü üstleniyor. Osmanlıda vakıf, devlet için değil, vakıf, insan için kuruluyor. Kısaca Osmanlıda vakfın konusu ve öznesi ‘’insan’’ oluyor.  

Osmanlıda vakıf için iki önemli husus bulunuyor: Bunlardan biri öncelikle vakfedilen şeyin mal olması, diğeri de vakfedilen malın insanların faydasına olması gerekiyor. 

Osmanlı’da vakıflar, idari muafiyete sahip bir çeşit özerk kuruluşlar oluyor. Devlet memurlarının bu vakıflara müdahale etme hakkı bulunmuyor. Ancak bu, vakıfların tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmiyor. Vakıflar kadılar tarafından denetleniyor.  

Vakıflar birer iktisadi kuruluş gibi faaliyet gösteriyor. Gelir elde edip mülk sahibi oluyor, üretim yapıp istihdam sağlıyor. Bunlardan kazanç elde edip kendi maksadı doğrultusundaki faaliyet alanlarında kullanıyor.  

Osmanlıda vakıflara vakfedilen gelir kaynaklarına ‘’akar’’ (çoğulu akarat), vakfedilecek mülke, mülkün ve vakfın gelir kaynaklarının nasıl işletileceğine ve hedeflenen hizmetlerin nasıl gerçekleştirileceğine dair ilkelerin belirlendiği belgeye ise ‘’vakfiye’’ adı veriliyor. Vakfedilen mal, hiçbir şekilde satılamıyor ve başkasına devredilemiyor. Vakıfların işleyişlerine padişahlar bile karışamıyor. Vakıfların kuruluş nedenleri ortadan kalkmadığı sürece, kaldırılmaları da mümkün olmuyor.

Kanuni devrinin ünlü tarihçisi, devlet adamı ve Osmanlı sadrazamı Lütfi Paşa, ‘’Asafnâme’’ (Büyüyenay Yayınları, 2017) adlı Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki kaynak yapıtlardan biri olan eserinde, ideal bir devlet adamının gelirlerinin üçte birini harcamasını, üçte birini tasarruf etmesini, üçte birini de hayır işlerine yatırması gerektiğini yazıyor.

18. yüzyıl Türk toplum hayatındaki vakıfların etkilerini belirlemek için yapılan bir araştırmada, bu yüzyılda vakıf gelirlerinin neredeyse devlet gelirlerinin yarısına eşit olduğu görülüyor. Bu gelirlerin büyük bir çoğunluğunun din alanına, eğitim ve öğretime ve sosyal hizmetlere ayrıldığı görülüyor. (‘’Cumhuriyetin 80. Yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu 15-17 Aralık 2003’’, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2004)

Evliya Çelebi, ‘’Seyahatnâme’'sinde (YKY, 2003) XVII. yüzyıldaki Osmanlı vakıf eserler hakkında, "..ben elli yılda on sekiz padişahlık ve krallık yere seyahat ettim, hiçbir yerde bu kadar hayrat (vakıf eseri)  görmedim" diye yazıyor.

Osmanlı’da vakıfların bazı fonksiyonları

Osmanlıda vakıflar, en büyük hizmetleri sosyal, eğitim ve sağlık alanında yapıyor. Osmanlı’da vakıfların faaliyetlerinin konusu ise şu şeklide sıralanıyor:

Çeşme, sebil, sarnıç, havuz, kuyu, hamam, su kemeri, köprü, okul, cami, çarşı, kütüphane, medrese, kabristan, hanlar, öğrenci yurtları, çocuklar, spor kompleksleri, park, bahçe, piknik alanı, ormanlar, darüşşifalar, hastaneler (Gureba -garipler-, Etfal -çocuklar-hastaneleri), sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, kimsesizler vb.

Özetle; Osmanlıda vakıflar devlet hizmetinin tamamlayıcısı olarak faaliyet gösteriyor. Devletten beş kuruş katkı almıyor. Osmanlıda önemli olan vakfın meşru olması, vakıf mallarının meşru bir şekilde kullanılması, vakıf mallarından elde edilecek olanların meşru yerlere harcanması olarak görülüyor.

Osmanlıda çok sayıda vakıf bulunmasının nedenleri

Osmanlı’da sayısı tam olarak bilinmemekle beraber 35.000’in üzerinde vakıf olduğu biliniyor. Osmanlıda vakıfların işleyişi anlattığım gibi ideale yakın bulunuyor. Ancak Osmanlıda bu kadar çok vakfın bulunması hiç de öyle masum nedenlere ve masum gerekçelere dayanmıyor.

Osmanlıda bu kadar fazla sayıda vakıf olmasının çok sebebi bulunuyor. Ancak araştırmacılar tarafından bunlar arasında en önemli sebep olarak vakıfların, ‘’kutsallaştırma’’ görünümü/adı altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirilmesi gösteriliyor. Yine araştırmacılar bir başka önemli sebep olarak da mülk sahiplerinin vakıf kurma yoluyla varlıklarının en önemli kısmını müsadereden kurtarmayı amaçladığı gösteriliyor. Çünkü müsadere Osmanlıda çok yaygın bir uygulama olarak kullanılıyor. Yani bu kadar fazla Osmanlı vakfı, görüldüğü gibi sadece hayır amaçlı olarak kurulmuyor.

Gayrisahih vakıf

Osmanlıda vakıf kurulurken, asıl olarak; vakfiyenin, yani vakfedilecek mülkün ‘’şahıs mülkü’’ olmasına dikkat ediliyor. Bir önceki maddede anlattığım gibi vakıfların, ‘’kutsallaştırma’’ görünümü/adı altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle vakıfların, kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirilmesi kamu vicdanında pek hoş karşılanmıyor. İşte bu nedenle Osmanlı zamanında bir vakıf; devlet malıyla kuruluyorsa veya devlet mülkü üzerine kuruluyorsa bu vakıf ‘’gayrisahih vakıf’’ olarak adlandırılıyor. Bu ifadenin ne anlama geldiğinin, ‘’nesebi gayrı sahih’’ (gayrimeşru bir ilişki sonunda doğan çocuk) deyiminden anlaşılması gerekiyor.

Vakfın ‘’gayrisahih’’ olması tabi ki yasa dışı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak her yasal hak helâl, her yasal hak ahlaki ve her yasal hak da hukuki olmuyor. Örneğin iflas eden kardeşinizin haraç-mezat satılığa çıkarılan evini satın almanız yasal hakkınız oluyor ancak bu durum hiç de helal, ahlaki ve hukuki olmuyor.

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi

Bunu bilen Fatih Sultan Mehmet, vakfını kurarken şöyle diyor: ‘’Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kain ve malumu’l-hudud olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.’’

Ve Fatih Sultan Mehmet vakfiyesine şöyle devam ediyor:

‘’Şöyle ki: Bu gayr-ı menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim... Ayrıca on cerrah, on tabip ve üç de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bila istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası ya da mümkün ise şifayap olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze’ye kaldıralar, orada salah bulduralar...

Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın hârimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelemeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle...” (Fatih Sultan Mehmet’in vasiyeti, Zafer Bilgi, ‘’Nasıl Fatih oldu’’, Kaldırım Yayınları, 2011)

Yani koskoca Fatih Sultan Mehmet kurduğu vakfın, (gayrisahih vakıf olmadığını belirtmek için) vurgu yaparak alın teri ile kazandığı şahsi parasıyla satın aldığı bir mülkü vakfeylediğini söylüyor. 

II. Bayezıd’ın vakfiyesi

Vakıflar Genel Müdürlüğü Kültür ve Tescil Dairesi Başkanlığı Arşivi'nde muhafaza edilen vakfiyelerde yer alan bilgilere göre; Osmanlı Padişahı II. Bayezıd, İstanbul da kendi parasıyla yaptırdığı Bayezıd Cami ve külliyesinin ve bu külliyenin bir parçası olan Bayezıd medresesinin giderlerini karşılamak maksadıyla kendi şahsi parasıyla Bursa’da Orhan Cami ile Ulu Cami arasındaki geniş bir alana dönemin mimarlarından Abdül ula bin Pulat Şah'a Koza Han’ı yaptırıyor. Koza Han'ın yapımı 1490 yılı Mart ayında başlıyor ve 29 Eylül 1491 tarihinde tamamlanarak açılışı yapılıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü Kültür ve Tescil Dairesi Başkanlığı Arşivi'nde yer alan 1505 tarihli vakfiye suretine göre, Koza Han’ın geliri Bayezıd Cami ve külliyesine vakfediliyor. Bu han, koza ticareti için Bursa'ya gelen ipek tüccarlarına konaklamak, ticari işlerini görmek ve ticaret mallarını depolama hizmeti sunuyor. Koza Han, günümüzde ticarî işlevini korumaya devam ediyor. 

Yani koskoca Osmanlı imparatorları vakfiyelerini bizzat kendi şahsi paralarıyla karşılıyorlar, bu maksatla devletin hazinesinden beş kuruş para harcamıyorlar.

Bir vakfın nasıl kurulması gerektiği konusunda Mehmetçik Vakfını örnek olarak vermek istiyorum.

Mehmetçik Vakfı nasıl kuruluyor?

Bu hassas inceliği bilen TSK Mehmetçik Vakfını kuranlar, vakfa bir kuruş bile kamu kaynağı kullanmayıp vakfın kuruluş sermayesinin tamamını ceplerinden kendi şahsi paralarıyla karşılıyorlar.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun; TSK Mehmetçik Vakfı kurucuları oluyor. Vakfın sermayesini vakıf kurucuları aralarında topladıkları 5.000 TL oluşturuyor. (TSK Mehmetçik Vakfı 30. Yıl Yayını, s: 26) Ki bu generaller o zaman Devlet Konseyini oluşturuyorlar, bu generaller kurdukları bu vakfa devletten rahatlıkla kaynak aktarabilirlerdi. Bu generaller bunu yapmıyorlar, Mehmetçikler için kurdukları vakfın sermayesini kamu kaynağından değil, kendi şahsi paralarından karşılayarak veriyorlar.

Keza TSK Güçlendirme Vakfı da aynı şekilde kuruluyor. TSK Güçlendirme Vakfı, kanunla kurulmasına karşın vakfın kuruluşunda ve devamında devletten beş kuruşluk bile bir yardım almıyor.

Bu noktada yine bir yanlış uygulamaya daha yer vermem gerekiyor.

Selatin camileri

Anlattığım gibi, Sultan II. Bayezıd, kendi parasıyla hem Bayezıd Cami ve külliyesini ve bu külliyenin bir parçası olan Bayezıd Medresesi’ni yaptırıyor hem de buraların giderlerini karşılamak maksadıyla kendi şahsi parasıyla vakfiye olarak Koza Han’ı yaptırıyor. Osmanlıda bu şekilde padişahlar, şehzadeler, hanım sultan ve valide sultanlar tarafından yaptırılmış olan camilere “selatin cami” adı veriliyor. “Selatin” kelimesi “sultan” kelimesinin çoğulu oluyor, “sultanlar cami” anlamına geliyor. Selatin camilerinin minareleri birden fazla oluyor. Selatin cami bir güç göstergesi ve ihtişamın sembolü olduğu için İstanbul, Bursa ve Edirne gibi eski başkentlerde yapılıyor. İstanbul Bayezıd Cami, özgün halini koruyan en eski selatin cami olarak biliniyor.

Selatin camilerinin inşasında devlet kasasından beş kuruş bir harcama yapılmıyor, Cami inşaatı, padişahın şahsi servetiyle yapılıyor. Caminin bakım, onarım ve idamesi için de ayrıca bir vakfiye bırakılıyor. İstanbul'da, Osmanlı padişahları ve annelerinin dönemin ünlü mimarlarına inşa ettirdiği 35 selatin cami bulunuyor. İstanbul’da en bilinen selatin camileri arasında; Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet, Şehzade, Mihrimah Sultan, Nuruosmaniye, Fatih, Eyüp Sultan, Pertevniyal, Beyazıt ve Yeni Cami bulunuyor.

Bu konuyu bu kadar uzun uzun anlatmamamın sebebi şu oluyor: Günümüzde devletin parasıyla cami yaptırıp adına selatin cami diyorlar. Bunu da Osmanlıya meftun olduklarını, Osmanlının ardılı olduklarını söyleyen siyasi zihniyet yapıyor.

Örneğin 20 Temmuz 2012 tarihinde Ataşehir Mimar Sinan Cami açılışında dönemin başbakanı Erdoğan şöyle konuşuyor: “Avrupa yakasında bir Süleymaniye var, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri Şehzadebaşı Camisi var. Bir diğer tarafta Sultanahmet ve Fatih camileri var. Fakat bu yakada böyle bir cuma camisi, bir selatin cami mevcut değildi. Arzu ettik ki, bu yakada da birkaç tane selatin cami, cuma camisi olması lazım. Bu kararı verdik.” Bu cümlede geçen sorunlu ‘’selatin cami’’ (!) ifadesi bir tarafa İstanbul’un sadece Avrupa değil, Asya yakasında da Selimiye, Mihrimah Sultan, Beylerbeyi Camisi gibi selatin camileri bulunuyor. Cümlede geçen ‘’cuma camisi’’ ifadesi de İslâm’ın ilk senelerinde ve sonrasında cuma namazlarının belirlenen tek bir camide kılınmasından kaynaklanıyor. Ancak günümüzde istisnasız bütün camilerde cuma namazı kılınıyor.

Devlet vakıf kurarsa

Son zamanlarda Osmanlının devamı olduklarını söyleyen siyasi zihniyet, aynı Osmanlının, vakıfları ‘’kutsallaştırma’’ görünümü/adı altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirmesi gibi kanunla vakıf kurmayı ve kanunla kurdukları bu vakıflara devlet hazinesinden kaynak aktarmayı bir gelenek haline getiriyor. Bu gelenek, ağırlıklı olarak 1980’li yılların ortasından sonra başlıyor ve o günden bugüne artarak devam ediyor.  

Bunun son örneği, 30 Mayıs 2024 tarihinde TBMM’nde yasalaşan, 06 Haziran 2024 tarihinde Resmî Gazetede yayınlanan 7512 numaralı ’’Dışişleri Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’’ kanunu oluyor. Bu kanuna göre ‘’Dışişleri Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’’na Dışişleri Bakanlığı bütçesinden on milyon TL kaynak aktarılıyor. Hiçbir şekilde vakıf kültürüne uymayan ve ‘’vakıf’’ diye adlandırılan bu teşkilat, muhtemel ki hükümetin başka amaçlarla kullanacağı paravan bir kuruluş oluyor.

Bu konuya bir başka örnek daha verecek olursam: 15 Temmuz menfur darbe girişiminin ardından, 17 Haziran 2016 tarihli 6721 sayılı kanunla “Yurtdışındaki FETÖ okullarını devralmak” için kurulan ve “gölge bakanlık” olarak işleyen Türkiye Maarif Vakfı’na bütçeden aktarılan pay her geçen yıl artıyor. 29 Mayıs 2024 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan cumhurbaşkanı kararına göre, Türkiye Maarif Vakfı’na MEB bütçesinden 5.7 milyar TL kaynak aktarılıyor.

Bu şekilde devletin vakıf kurması ve kurulu vakıflara devletin kaynak aktarması vakıf kültürüne ve vakfın ruhuna aykırı bulunuyor ve böylesi uygulamaların vakıf kültürü ile hiçbir ilgi ve alakası bulunmuyor. Bu yöntem, geleneksel vakıf anlayışını ve olumlu vakıf algısını yıkıyor, kişilerin kendi özgür iradeleriyle vakıf kurma iradesini toplumsal yardımlaşma ve dayanışma olgusunu ve duygusunu zedeliyor, kişilerin kendisini, çocuklarının ve sevdiklerinin fayda ve menfaatlerinden fedakârlık ederek vakıf kurmak yoluyla toplumsal faydaya dönüştürme isteğini olumsuz yönde etkiliyor. Dolayısıyla devletin bizzat kendisinin veya kuruluşlarının vakıf kurması veya kurulu vakıflara devletten kaynak aktarması vakıf kültürüne ve vakıf kavramının ruhuna aykırı oluyor. Bu yöntemin en önemli mahzuru ise devletten kaynak alarak kurulacak vakfı ve devletten kendisine kaynak aktarılan vakfı peşinen ‘’gayrisahih vakıf’’ haline getiriyor ki ‘’gayrisahih vakıf’’ ifadesinin ne anlama geldiğini yukarılarda izah ediyorum.

Son yıllarda artan vakıf sayısına bağlı olarak bu vakıflara aktarılan kamu kaynaklarını da ilerleyen sayfalarda ayrıca vakıf vakıf aktaracağım.

Devletin vakıf kurması denetim zafiyeti yaratıyor

Bugün T.C. sınırları içerisinde kurulan vakıflar, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’na ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu vakıfları düzenleyen genel hükümlerine göre faaliyet gösteriyor. Bu vakıfları da Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü denetliyor.

Sorun şu ki Sayıştayın da denetlemediği devletin kurduğu bu vakıflar denetim zafiyeti yaratıyor. Örneğin, yeni kurulan ’’Dışişleri Teşkilatını Güçlendirme Vakfı’’nın Mütevelli Heyeti Başkanı Dışişleri Bakanı oluyor. Başkanının bir Bakan olduğu bir vakfı Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı bir genel müdürlük nasıl denetleyecek?

Devletin işin içine girdiği yerde zaten vakıf, ‘’gayrisahih vakıf’’ olmasının da ötesinde vakıf olmaktan da çıkıyor. Bunlar, devletin, ‘’vakıf’’ adı altında, denetim dışı işlerini yaptırmak istedikleri paravan kuruluşlara dönüşüyor.

Devletin kurduğu vakıflarda vakıf yönetim organlarında (vakıf mütevelli heyeti ve vakıf yönetim kurullarında) genellikle devletin en yüksek memuru görev alıyor. Örneğin; İstanbul Trafik Vakfı Kurucular Kurulu Başkanı İstanbul Valisi, Örneğin Türk Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı Başkanı Emniyet Genel Müdürü. Örneğin; Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanı illerde vali, ilçelerde kaymakam oluyor. Vali ve kaymakamların bu vakıfları örtülü ödenek gibi kullanmadıklarını kim denetleyecek? Burası Türkiye! Bir başka örnek: TSK Güçlendirme Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Var mı Türkiye Cumhuriyeti’nde bu vakfı denetleyebilecek bir babayiğit?

Bu şekilde devlet, devletin kurumları vakıflar kurmaya başlarsa yarın vakıf işinin piri Vakıflar Genel Müdürlüğü de ‘’bu işin piri benim, ben daha iyi vakıf kurarım’’ diyerek bir vakıf kurmaya kalkarsa o zaman ne olacak? Kim kimi denetleyecek? Denetimi olmayan sistem yozlaşmaya ve dağılmaya mahkûm değil midir?

Vakıflarda denetim

1935 tarihli eski Vakıflar Kanunu’nda vakıfların, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından denetimi ve birçok işlem için iznini öngörüyor. Ancak 2008 yılında kabul edilen yeni Vakıflar Kanunu ile vakıflarda ‘’iç denetim ve bildirim’’ esası getiriliyor. Yani yeni Vakıflar Kanunu ile vakıfların kendi kendilerini denetlemeleri isteniyor. Daha açık ifade ile 2008 yılında çıkarılan yeni Vakıflar Kanunu ile vakıflar denetimsiz bırakılıyor.

Yine devletin kanunla kurduğu bir vakıf olan ‘’Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’’nı mercek altına almak istiyorum.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı

29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294 sayılı "Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu" kapsamında tüm il ve ilçelerde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı kuruluyor. Aslında bu kanunla her il ve her ilçede bu adla ayrı ayrı vakıflar kuruluyor. Bu vakfın başkanlığını illerde vali, ilçelerde kaymakamlar yapıyor. Bu vakıflar tamamen kamu kaynağı kullanıyor. Ancak bu vakıflar tamamen kamu örgütlenmesi modelinin dışına çıkarılıyor. Bu vakıfların yönetim kurulu üyesinden ikisi, vakfa hiçbir maddi katkısı olmayan yörenin ileri gelenlerinden seçiliyor. Tabii ki de seçilen yörenin ileri gelen bu kişiler, siyasi iktidarın yereldeki il / ilçe teşkilatındaki adamlar veya kendilerine yakın kişiler oluyor. Bu şekilde de bu kişilerin, kamu kaynaklarının kendi yandaşlarına dağıtımında etkili olmaları sağlanıyor.

Bu vakıfları sayıştay denetleyemiyor. Bu vakıfların harcamaları tamamen vali ve kaymakamların ve vakıf yönetiminin insafına bırakılıyor.

Bu vakıflarda yaşanan bir insaf (!) örneği daha yenilerde, 21 Mayıs 2024 tarihinde basına yansıyor. Basında yer alan habere göre Adana'da eski Yüreğir Kaymakamı hakkında, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının "gıda ihalesi" varmışçasına yaptığı dolandırıcılıktan 160 yıl hapis istemiyle iddianame hazırlanıyor. İddianamede kaymakamın deprem yardımı adı altında 110 milyon lirayı hesabına geçirdiği bilgisi yer alıyor. Bu dolandırıcılık, herhangi bir denetim yoluyla ortaya çıkmıyor. Dolandırıcılık bir vakıf çalışanının şikâyeti ilke ortaya çıkıyor.

Bu vakıfların kişilerin insafına bırakıldığına bir başka örnek de valiliklerin verdiği yardım toplama izni oluyor. Bu konunun kişilerin insafına nasıl bırakıldığını anlatabilmem için önce yardım toplama usulünden bahsetmem gerekiyor.

Yardım toplama ile ilgili usul ve esaslar

Yardım toplama ile ilgili usul ve esaslar 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu ve Yardım Toplama Esas ve Usulleri Hakkında Yönetmelikle düzenleniyor.

Bu kapsamda, Kanunun 3’üncü maddesine göre kişiler yardım toplayabiliyor. Aynı Kanunun 7’nci maddesine göre yardım toplayacak kişi ve kuruluşlar yardım toplama faaliyetini, ilçede kaymakamlıktan, ilde ise valilikten izin almaları gerekiyor.

Valilerin insafına bırakılan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı

Anlatmak istediğim konu şu: Örneğin sosyal medyada ya da bir caddede SMA hastası çocuğuna (veya bir başka maksatla) yardım isterken, valilik tarafından ‘’yardım toplama izninin olduğunu’’ beyan eden ailelere rastlıyoruz. Bu aile, örneğin SMA hastası çocuğu için valiliğe, çocuğuna yardım toplama izni için başvuruyor. Valilik de konuyu inceleyerek ilgili kanuna dayanarak bu yardım toplama iznini veriyor. Ondan sonra aile değişik ortamlarda yardım için dilenmeye başlıyor. Eğer valilik ailenin yardım isteği talebini uygun görüyorsa, vali, başkanı olduğu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’ndan bu yardımı çok rahat karşılayabilir. Ancak vali ihtiyaç sahibine uygun gördüğü bu yardımı bu vakıftan karşılamıyor da vatandaşı dilenmeye zorluyor.

Bu iki örnek, bu vakıfların, valilerin ve kaymakamların insafına (!) bırakıldığının basit bir göstergesi oluyor. 

Türkiye’de son yıllarda artan vakıf sayısı

Yazımın girişinde Osmanlı’da vakıf sayısının 35.000’in üzerinde olduğunu, bu yüksek sayının sebebi olarak da vakıfların, ‘’kutsallaştırma’’ görünümü altında, mirî arazinin mülkleştirilmesinin, bir başka ifadeyle vakıfların, kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getirildiğini yazıyorum.

Osmanlının vakıf konusundaki bu geleneği Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam ediyor. Özellikle 1980’lerdan itibaren devlet tarafından yapılan teşvikle Türkiye’de vakıf sayılarında ve faaliyetlerinde önemli bir artış yaşanıyor. 1980’den sonra giderek arttan bir hızla siyasi iktidara yakın yeni vakıflar kurularak Osmanlı padişahın miri araziyi temliki yoluyla kurulan irsadi/tahsis kabilinden vakıflara benzer şekilde, kamu gelirleri ve taşınmazları bu vakıflara tahsis ediliyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün sitesindeki verilere göre 2007 yıl sonu itibariyle 44 bin civarında mazbut vakıf, 161 cemaat vakfı ve 4.454 yeni vakıf mevcutken (VGM, 2007), Vakıflar Genel Müdürlüğünün 2021 yılı faaliyet raporuna göre mazbut vakıf sayısı 59 bine, yeni vakıf sayısı 5.556’ya ve cemaat vakıf sayısı 167’ye yükseliyor. (VGM, 2021).

Vakıflara yapılan kamu desteği

Vakıf ruhunda, usulünde, esasında kamu kaynağı kullanmamak olduğunu daha önceki bölümlerde yazıyorum. Esas olan, vakfın kamuya destek olmasıdır. Ancak günümüzde bu kural ihlal edilerek vakıflar, kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesinin bir aracı haline getiriliyor.


Vakıflara kamu kaynağı aktarılarak kamu kaynaklarının özel mülk haline getirilmesine en çok siyasi iktidara yakın olan belediyeler aracılık yapıyor.

‘’Basında belediyelerin vakıflara kullandırdığı kaynaklarla ilgili birçok haber yayınlanıyor. (Birgün, 2019; Sol, 2019; Toker, 2019; Oda Tv, 2022). Örneğin, Üsküdar, Başakşehir, Kocaeli Belediyeleri çeşitli vakıflara taşınmaz tahsis ediyor veya imara aykırı yapılara göz yumuyor (Cumhuriyet, 2022c). Cumhurbaşkanının damadı tarafından kurulan ve özel okul işleten Nun Vakfı’na İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Beykoz’da 267 dönüm arazi elli yıllığına tahsis ediliyor. (Yeniçağ, 2021). Fatih/İstanbul Belediyesi’ne ait kültür merkezi için tahsis edilen ve belediye binasına elli metre uzaklıktaki yere İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından kaçak bina inşa edilmesine karşın ne belediye ne de merkezi idare herhangi bir işlem yapıyor (Yapı, 2007).

Bu tür çok sayıda habere rastlanmakla birlikte, tüm belediyelerin aktardığı kaynakların toplamına ilişkin bir veri de bulunmuyor. Ancak genel bütçeden vakıf ve dernek gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlara aktarılan kaynak ise Sayıştay raporlarında yer alıyor. Buna göre, 2012 yılında bütçeden bu kuruluşlara 926 milyon 398 bin lira aktarılmışken, 2021 yılında bu sayı 6 milyar 508 milyon 621 bin liraya ulaşıyor (Sayıştay, 2012; Sayıştay, 2021). Gerçekleşen bütçe rakamlarına göre son 2012-2021 yıllara arasındaki dokuz yılda vakıf ve derneklere toplam 33 milyar 805 milyon 835 bin 306 lira kaynak aktarılıyor. (Sayıştay, 2013; Sayıştay)

Vakıflara kaynak aktarmanın bir başka yolu da ‘vergi muafiyeti’ tanınması ve ‘kamu yararına çalışan vakıf’ kararı verilmesiyle sağlanıyor.

2022 yıl sonu itibarıyla 37 kuruluşa kamu yararına çalışan dernek/vakıf statüsü veriliyor ve bunun 21’i vakıf örgütlenmesi oluyor. (SGİG, 2022). Bu dernek/ vakıfların bir kısmı Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, Kızılay, LÖSEV, TEMA gibi dernek ve vakıflar oluyor, ancak bunlara kamuya yararlı dernek/vakıf statüleri 2000 yılı öncesinde veriliyor. 2000’li yıllardan itibaren kamuya yararlı vakıf statüsü verilenlerin ise iktidar yakınlarınca kurulan vakıflar ile dinsel yönelimli ve hatta doğrudan bir tarikata ait vakıflar olduğu görülüyor. Bunlardan birkaçını saymak gerekirse; Türkiye Diyanet Vakfı, İHH İnsani Yardım Vakfı, Türkiye Maarif Vakfı, Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV), Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA), Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, İhlas Vakfı, Hayrat Vakfı, Ensar Vakfı. Sayılan bu vakıflar kamu yararına vakıf statüsünü kazanmakla herhangi bir izin almaksızın yardım toplama hakkını kazanıyor. Belirtilen nedenle sitelerinde, izinsiz yardım toplama hakkı özellikle belirtilmekte ve bağış için hesap numaraları veriliyor.

Vergi muafiyeti tanınan diğer birkaç vakfı da saymak gerekirse; İsmailağa Camii İlim ve Hizmet Vakfı, Enderun Vakfı, Okmeydanı Spor ve Eğitim (Okçular) Vakfı, Nun Eğitim ve Kültür Vakfı, Dar-ül Eytam Vakfı, Suffa Vakfı, Mahmud Esad Coşan Eğitim Kültür ve Dostluk Vakfı, Fatih Kültür ve Eğitim Vakfı.’’ (Zübeyde Erdoğan Çelikkın, ‘’Cumhuriyet'in 100. Yılında Vakıflar: Bir Adım İleri İki adım geri’’, Mülkiye Dergisi, cilt 47, sayı 5, s. 259-288)

TEMA Vakfı ise topladıkları bağışı devlete aktarıyor

Anlattığım gibi devlet, bu dini vakıflara hazineden menkul ve gayrimenkul tahsisi yaparken seküler bir vakıf olarak bilinen TEMA Vakfında ise tam tersi bir uygulama söz konusu oluyor: TEMA Vakfı ise topladıkları bağışı devlete aktarıyor. Şöyle ki:

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu o zamanki Başkanı Deniz Ataç, 30 Temmuz 2021 tarihinde değişik medya kuruluşlarına (Kafa Radyo) (1), (Habertürk TV) (2) ‘’Orman yangınları için toplanan bağışların Orman Genel Müdürlüğü'ne aktarıldığını’’ açıklıyor. Böylesi bir uygulama, yani vakfın topladığı yardım paralarının bir devlet kuruluşuna aktarması hiçbir şekilde vakıf kültüründe yer almıyor. Orman Genel Müdürlüğü de ilginç bir şekilde aynı yıl içinde Türkiye’de bulunan 28 bölge müdürlerinin tamamına makam aracı olarak 2021 model Toyota Land Cruiser Prado Jeep aracı aldıklarını açıklıyor. Bu Jeeplerin o zamanki bayii satış fiyatı 2.156.000.-TL olarak biliniyor. Orman Genel Müdürlüğü bölge müdürleri için 28 adet aldığı bu araçların piyasa değeri toplamda o zaman için 60 milyon 368 bin lirayı buluyor. 

Nasıl ki devletin dini vakıflara hazineden menkul ve gayrimenkul tahsisi yapması vakıf kültürüne aykırı ise vakıfların topladıkları yardımları devlete aktarmaları da vakıf kültürüne aykırı bulunuyor. Vakıflar senetlerinde yazan vazifelerini bizzat kendilerinin ifa etmeleri gerekiyor. 
 
Türkiye'de vakıf başıbozukluğu

Türkiye’de artan vakıf sayısı ve buna bağlı olarak belediyeler ve siyasi iktidarca; kamu yararına çalışan vakıf statüsü ile vergi muafiyeti ile veya doğrudan hazine arazisi tahsisi veya bütçeden para aktarılarak kendilerine yakın vakıflara devasa kamu kaynağı aktarması Türkiye’de büyük bir vakıf başıbozukluğu yaratıyor.

Türkiye’deki vakıf başıbozukluğuna bir örnek olarak ‘’Kudüs’’ konulu vakıflara bir bakmak gerekiyor. Bu konuda Vakıflar Genel Müdürlüğünün İnternet sayfasında ‘’Kudüs’’ başlığı altında sorgulandığında karşımıza üç adet vakıf çıkıyor: ‘’Kudüs Eğitim ve Yardımlaşma Vakfı’’, ‘’Uluslararası El Halil Kudüs Dostluk ve Dayanışma Vakfı’’ ve ‘’Kudüs Üniversitesi Vakfı’’. Bu vakıflarda, vakıf geleneği olan vakıf öznesinin ‘’insan’’ olma özelliği bulunmuyor. Bu vakıfların ülkeye ve ülke insanına bir hayrı da bulunmuyor.  Bu vakıflar tamamen siyasi maksatlarla kurulmuş vakıflar oluyor. Bunlar ‘’vakıf’’ adını paravan olarak kullanan birer etki ajanları oluyor. Bu vakıfların nasıl birer etki ajanları olduklarını görebilmek için içlerinden birisini mercek altına alıp incelememiz gerekiyor.  

Örneğin ‘’Kudüs Üniversitesi Vakfı’’. Üniversite Kudüs’te bir Arap üniversitesi. Ancak vakıf merkezi olarak kuruluş senedinde İstanbul, kendi internet sitelerinde ise iletişim merkezi Ankara olarak gözüküyor. Vakıf 2022 yılında kuruluyor. Vakıf kültüründe vakfın öznesi ‘’insan’’ olurken bu vakfın öznesinde ise siyaset bulunuyor. Vakıf kendi sitesinde vakfın hedefi olarak “ ‘Kudüs’ün Fikir Kalesi’ olarak her türlü tahkir ve tecavüzü bertaraf edecek söylemler geliştirmektir’’ diye yazıyor. Yani vakıf açık açık ''siyaset yapacağız'' diye yazıyor. Zaten öyle de yapıyor. Vakfın, 06 Haziran 2024 tarihinde yayınladıkları basın bildirisinde kendi teklifleri olan ‘’Siyonist hareketler ve Kudüs meselesi’’ konusunun milli eğitim müfredatına eklendiği için Milli Eğitim Bakanına teşekkür ediyor. Yani bu vakıf açık açık etki ajanlığı yaparak milli eğitim müfredatını belirliyor. Ve bu durumu da Vakıflar Genel Müdürlüğü, İç İşleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Cumhuriyet Savcıları elleri böğründe seyrediyor. Kadıyı kime şikâyet etmemiz gerekiyor?

Benzer örnekleri yazmaya kalksam buradan Kudüs’e yol oluyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğüne çağrımdır

Türkiye’de vakıflar konusunda yukarılarda uzun uzun anlattığım gibi büyük bir başıbozukluk ve büyük bir kaos yaşanıyor. Kurulan vakıflar, vakıf adını genellikle paravan olarak kullanıyor. Vakıf kültürüne ne yazık ki hiçbir şekilde sadık kalınmıyor. Vakıf kültürü gittikçe zayıflıyor, yozlaşıyor, siyasallaşıyor ve yok olmaya yüz tutuyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün ‘’vakıf’’ konusunda tek yetkili bir makam olması gerekiyor. Ancak bu maksatla da Vakıflar Genel Müdürlüğünün yeni baştan yapılanması gerekiyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü; vakıflara aktarılan kamu kaynağı konusunda etkisiz kalması, dinci vakıflardan gelenleri kendilerine üst düzey yönetici yapmaları, vakfiyelerde öngörülen hayır şartlarının yerine getirilemeyişi ve dinci vakıflarda yaşanan insanımızın değer yargılarına ters düşen uygulamalar karşısında tepkisiz ve etkisiz kalması gibi nedenlerle günümüzde toplumun güven ve desteğini kaybediyor. Bu kaybedilen güvenle beraber milli bir müessese olan vakıfların milletle bütünleşme özelliği de kayboluyor.  

Yeri gelmişken, vakıflardan bu kadar şikâyet etmişken, vakıflarda vakıf kültürüne aykırı o kadar uygulama varken vakıf kültürünün muhafazası için Vakıflar Genel Müdürlüğüne bir çağrıda bulunmak istiyorum.

Vakıflar Genel Müdürlüğü aşağıdaki konularda vakıf kültürüne bir an önce sahip çıkması gerekiyor:

Vakıflar Genel Müdürlüğünün, bahsettiğim vakıf kültürüne ve vakıf kavramı ruhuna aykırı olan ‘’kanunla vakıf kurmak’’ geleneğine bir son vermesi gerekiyor.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının valilik ve kaymakamlık bünyesinden ayrılıp öncelikle doğru düzgün denetlenip, örgütlenip amacı doğrulusunda hizmet vermesinin sağlanması gerekiyor.

Yazım içinde anlattığım gibi vakıf yönetim organları içerisinde hiçbir devlet memurunun bulunmaması gerekiyor. Vakıf yönetim organları içerisinde devlet memurunun bulunması büyük bir denetim zafiyeti yaratıyor. İnternette bir tarama yapıldığında; vakıfların çoğunluğunun mütevelli heyeti ve yönetim kurulu üyelerinin nerdeyse hemen hemen tamamının üst düzey devlet memuru olduğu gözüküyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine kurum içerisinden kurum kültürü almış personelin istihdam edilerek kariyer planlamasının buna göre yapılması gerekiyor. Çünkü Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde yetişmiş çok değerli ve çok nitelikli vakıf personeli bulunuyor. Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü bu değerli personeline üvey evlat muamelesi yapıyor. Örneğin; İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğünün bir önceki Bölge Müdürü, Ensar Vakfının Beşiktaş Şube Başkanlığından alınıp bu göreve getiriliyor sanki Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde bu görevi layıkıyla yapacak personel yokmuş gibi. Böylesi bir atama; her kesime tarafsız ve bağımsız olması gereken Vakıflar Genel Müdürlüğünün iktidarın siyasi vesayeti altında olduğunu gösterdiği gibi bünyesinde Teftiş Dairesi de bulunan İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü tarafından Ensar Vakfının ve benzeri vakıfların sağlıklı bir şekilde denetlenebilmesinin imkân ve ihtimalini ortadan kaldırıyor. Ayrıca böylesi bir atama Vakıflar Genel Müdürlüğünün çok değerli ve çok nitelikli personelinin moral ve motivasyonunu da etkiliyor.  

Hiçbir vakfa ne kuruluş aşamasında ne de faaliyetleri esnasında vergi muafiyeti dâhil, devlet katkısının (menkul, gayrimenkul tahsis edilmesi vb.) verilmemesi gerekiyor. Bütün bu devlet desteği vakıf kültürüne aykırı durum teşkil ediyor. Vakıf kültüründe devlet katkısı bulunmuyor. Vakfa, herhangi bir devlet desteği vakfı ''gayrisahih’’ hale getiriyor.

Öznesinde ‘’insan’’ olmayan, vakfiyesi olmayan, vakıf senetlerindeki amaçları ile vakıf faaliyetleri vakıf kültürüne ve vakıf geleneğine uygun olmayan bütün vakıfların mercek altına alınıp kapatılması gerekiyor.

Bugün için 90.000 TL parası olan rahatlıkla vakıf kurabiliyor. Vakıf kurulduktan sonra ardından vakfın kurucusuna göre devlet desteği sağlanıyor, menkul, gayrimenkul tahsisleri yapılıyor, vakfa vergi muafiyeti sağlanıyor. Vakıf senedindeki maksadın karşılayabilecek bir vakfiyesi (mülkü) ve bu mülkün bir akarı (geliri) olmayan vakfa kuruluş izninin verilmemesi gerekiyor. Osmanlıda da nakit paraların vakfı (riba tehlikesinden dolayı) başlangıçta caiz görülmüyor. Ancak İmam Züfer’in içtihadıyla para vakıfları örf haline gelerek caiz görülüyor. (Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, ‘’Klasik Dönem Osmanlı Vakıf Sistemi’’, Cumhuriyetin 80. Yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu 15-17 Aralık 2003, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2004)

Sonuç

Yukarıda anlattığım vakıflar hakkındaki olumsuz örneklerin tamamı; Osmanlı kültürüne öykünen, milli ve manevi değerleri hiç dilinden düşürmeyen, her daim örften, adetten ve geleneklerden bahseden bir siyasal iktidar zamanında ve onların etkisiyle ve katkısıyla yaşanıyor.

Anlattığım gibi vakfın öznesi insan oluyor: Vakfa, veren de insan, vakıftan alan da insan oluyor. Ancak günümüzdeki vakıfların büyük bir çoğunluğu kaynaklarını devletten alıp insan dışında her şeye harcıyor. O zaman bu vakıfların sadece adı vakıf oluyor. Gerçekte bu vakıflar; adı dışında başka şeylere paravan kuruluşlar haline geliyor. Bunlar, vakıf adını paravan olarak kullanıyor.

Vakıf kültüründen uzaklaşan vakıflar, ekonomik, sosyal ve siyasi olarak Türkiye’nin geleceğinde büyük bir yük ve sorun olma potansiyelini barındırıyor. Bu vakıfların her biri ayrı ayrı paralel birer devlet yapılanmasına dönüşüyor.  

Vakıf kültürünü koruması gereken Vakıflar Genel Müdürlüğü ise bünyesindeki çok çok değerli vakıf personelinin mevcudiyetine rağmen kuruluş şekli itibarıyla bu zafiyetleri gidermede yetersiz kalıyor, vakıflarda yaşanan bu kaosu gidermeye gücü yetmiyor.

Bu nedenlerle Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün BDDK gibi bağımsız bir yapıya kavuşturularak yeniden düzenlenmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor. Ancak burada kastedilen ‘’bağımsız’’ ifadesi fiili bağımsızlığı kastediyor. Yoksa TRT, BDDK, YSK ve Merkez Bankası gibi kuruluşlar da güya bağımsız kuruluşlar. Bağımsız olması gereken Vakıflar Genel Müdürlüğü bu kuruluşlar gibi sözde bağımsız olmaması, gerçekten, fiilen bağımsız olması gerekiyor.

Milli bir müessese olan vakıfların milletle bütünleşme özelliğinin devam edebilmesi için hem Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün hem de bütün vakıfların siyaset üstü bir konuma getirilerek bir an önce dini yapılanmadan ve siyasetin etkisinden arınması gerekiyor.    

Bunlar olmazsa eğer, milli bir müessese olan vakıf kültürü kaybolup, yerlerine, her biri, birer paralel devlet yapılanmasına ve birer ‘’leviathan’’ (*)a dönüşme potansiyeli bulunan varlıklar haline geliyor.

Bütün bunları hazin hazin anlatıp arz etmek de bana kalıyor.

Osman AYDOĞAN

Bir açıklama: Buraya bu açıklamayı yazma ihtiyacı hissediyorum. Mütevazi olmayacağım; okuyan ve araştıran bir insanım. Kendime ve işime olan saygımdan kaynaklanan bir duyguyla en çok da görev alanımla ilgili olarak okuyan ve araştıran bir insanım. Geçmiş yıllarda Türkiye’nin en saygın, en değerli ve en büyük vakıflardan birinde beş yıl süreyle genel müdür yardımcısı olarak görev yapıyorum. Vakfın eşdeğeri diğer vakıflarla işbirliği yaptığımız çalışmalarımız oluyor. Bu yolla diğer büyük vakıfları tanıyorum. Vakıftaki görevim esnasında Vakıflar Genel Müdürlüğünü ve bu müdürlükteki çok değerli vakıf personelini tanıyorum. Bu yazımı da bu vakıftaki görevim esnasında edindiğim bilgi ve tecrübelerime binaen yazıyorum. 

(*) Leviathan, Tevrat ve İncil’de geçen ve ‘’kötülüğü temsil eden’’ bir deniz canavarının adı oluyor.

 


Yorumlar - Yorum Yaz