
İki devlet, tek millet: Söylem ve gerçekler
24 Eylül 2023
Dünkü yazımda, Türkiye'nin özellikle Karabağ konusunda Azerbaycan'a yönelik politikalarının, resmî söylemlerde dile getirilen kardeşlik ve dayanışma anlayışıyla her zaman örtüşmediğini anlatmıştım. Türkiye'nin bazı kritik dönemlerde Azerbaycan'ın beklentilerini karşılamaktan uzak kaldığını belirtmiş, geçmişte izlenen ve eleştirilmesi gereken politikalarını bugün ele alacağımı ifade etmiştim. Ancak bu değerlendirmeyi yaparken özellikle 2020 Karabağ Savaşı sonrasında iki ülke ilişkilerinde yaşanan önemli değişimi de göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Türkiye'nin Azerbaycan'a yönelik politikalarının hikâyesi uzun, karmaşık ve zaman zaman hazin olaylarla dolu. Bu hikâyede Türkiye'nin Sovyetler Birliği ve Rusya ile ilişkileri, Ermenistan politikası, Karabağ sorunu ve Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesi iç içe geçiyor. Bu nedenle geçmişte alınan kararları yalnızca kardeşlik söylemiyle değil, dönemin siyasal koşulları, uluslararası güç dengeleri ve devletlerin çıkarları açısından da değerlendirmek gerekiyor.
Milletler arasındaki kardeşlik, ortak tarihten, dilden, kültürden ve hatıralardan besleniyor. Ancak devletlerin dış politikalarını yalnızca bu yakınlık belirlemiyor. Güvenlik kaygıları, ekonomik çıkarlar ve uluslararası güç dengeleri de siyasal kararları şekillendiriyor. Böylece milletlerin birbirlerinden beklentileriyle devletlerin izlediği politikalar arasında zaman zaman derin çelişkiler ortaya çıkıyor. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin tarihi de bu çelişkilerin örneklerini barındırıyor.
Boraltan Köprüsü ve 1945 mülteci iadeleri
Azerbaycan, 1920 yılında Kızıl Ordu'nun müdahalesiyle Sovyet yönetimi altına giriyor. Sovyetler Birliği döneminde özellikle Stalin'in iktidarında uygulanan siyasal baskılar, tasfiyeler ve sürgünler, Azerbaycan Türkleri dâhil pek çok topluluğu etkiliyor. İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru ise Sovyet yönetiminden kaçan veya Sovyetler Birliği'ne geri dönmek istemeyen bazı kişiler Türkiye'ye sığınıyor. Bu insanların Sovyet makamlarına iadesi, Türkiye'nin yakın tarihinde tartışmalı ve acı bir olay olarak yer alıyor.
1945 yılında Türkiye'ye sığınan Sovyet vatandaşlarından bir bölümünün Sovyetler Birliği'ne iade edilmesi kararlaştırılıyor. Arşiv belgelerine dayanan araştırmalarda 195 askerî mültecinin iadesinden söz ediliyor. Buna karşılık kamuoyunda “Boraltan Köprüsü faciası” olarak bilinen anlatıda, Sovyet yönetiminden kaçan Azerbaycan Türklerinin Türkiye tarafından geri verildiği ve teslimden sonra öldürüldüğü aktarılıyor. İade edilenlerin sayısı, teslim edildikleri yer ve sonrasında yaşananlar konusunda farklı anlatımlar bulunuyor. Ancak arşiv belgeleri, Sovyetler Birliği'ne geri dönmek istemeyen bazı mültecilerin Türkiye tarafından Sovyet makamlarına iade edildiğini gösteriyor.
Boraltan Köprüsü faciasına ilişkin anlatılardan biri de olay sırasında askerlik yaptığını söyleyen Bekir Doğan'ın tanıklığına dayanıyor. Doğan, 15 Aralık 2020 tarihinde Habertürk'te yayımlanan anlatımında, Sovyet makamlarına teslim edilen insanların gördüğü kötü muameleyi ve Türk askerlerinin yaşadığı çaresizliği dile getiriyor. Bu tanıklık, tarihsel belgelerle ayrıca değerlendirilmesi gereken ayrıntılar içermekle birlikte, olayın toplumsal hafızada bıraktığı derin izi de gösteriyor.
Boraltan anlatısı, yalnızca tarihsel bir tartışma olarak kalmıyor; edebiyata, sinemaya ve müziğe de yansıyor. Almas Yıldırım'ın “Dönek Kardeş” şiiriyle ilişkilendirilen kardeşlik kırgınlığı, sonraki yıllarda Boraltan üzerine kurulan anlatılarda yeniden karşılık buluyor. Böylece tarihsel olay, belgelerin ötesinde, toplumun hafızasında terk edilmişlik ve hayal kırıklığı duygularıyla yaşamaya devam ediyor.
Hocalı ve Kelbecer katliamı
26 Şubat 1992'de Dağlık Karabağ'ın Hocalı kentinde, Ermeni silahlı güçlerinin saldırısı ve sivillerin kaçışı sırasında yüzlerce Azerbaycan Türkü hayatını kaybediyor. Azerbaycan'ın resmî verilerine göre 613 kişi öldürülüyor; bunların 63'ünü çocuklar, 106'sını kadınlar ve 70'ini yaşlılar oluşturuyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün araştırmaları da Hocalı'da sivillerin öldürülmesini ve Ermeni güçlerinin sorumluluğunu ortaya koyuyor. Hocalı, Azerbaycan toplumunun hafızasında yalnızca bir katliam olarak değil, savunmasız bırakılmış insanların yaşadığı büyük bir trajedi olarak yer alıyor.
Hocalı katliamının ardından Ermenistan güçleri Nisan 1993 tarihinde Kelbecer’i de işgal ederek orada da katliamlar yapıyor. Kelbecer katliamında da 511 Azerbaycan Türkü katlediliyor, 321 kişi esir alınıyor veya kayboluyor. İşgal neticesinde 53.000’den fazla kişi doğup büyüdüğü topraklardan sürülüyor ve mülteci durumuna düşüyor. Kelbecer'in işgali sırasında sivil halk sert kış şartlarında dağ yollarından ve Murovdağ üzerinden kaçmak zorunda kalıyor, saldırılarda katledilenlerin yanı sıra binlerce sivil de donarak hayatını kaybediyor ya da sakat kalıyor.
Bu katliam, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik söyleminin somut dayanışma bakımından da sorgulandığı bir döneme rastlıyor.
Bu katliamlar sırasından Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey, Türkiye’den askerî operasyon yapmak veya savaşmak için değil, dağlık ve sarp alanlarda Ermeni güçlerin kuşatması altında kalan sivilleri, yaşlıları, kadınları ve çocukları güvenli bölgelere tahliye etmek/kurtarmak amacıyla dört adet helikopter talep ediyor. O zamanki Başbakan Süleyman Demirel, “Rusların Kızıl Orduları ile yirmi yedi bin atom başlıklı füzeleri var” diyerek, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey’in Kelbecer’deki yaralıları taşımak için tahliye maksadıyla talep ettiği dört helikopteri dahi vermiyor. Bunun üzerine yaşadığı derin üzüntü ve hayal kırıklığı sonrasında Elçibey, röportajlarında ve kendisine desteğe gelen Türk heyetleriyle yaptığı görüşmelerde şu tarihi sitemi dile getiriyor: "Türkiye’den Hocalı’daki/Kelbecer'deki kadınları ve çocukları kurtarmak için 4 tane helikopter istedim, vermediler. Ben daha ne isteyeceğim?" Cumhurbaşkanı Turgut Özal da bu katliam için, “Bunda üzülecek ne var? Onlar Şii, biz Sünni’yiz. Onlara İran yardım etsin” diye demeç veriyor.
Türkiye'nin Ermenistan’a karşılıksız yaptığı jestler
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Ermenistan 21 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan ediyor. Türkiye, 16 Aralık 1991 tarihinde Ermenistan'ın bağımsızlığını tanıyor. Ancak iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulamıyor. Ermenistan'ın tarihsel ve anayasal belgelerinde Türkiye ile ilgili tartışmalı ifadelerin bulunması, 1915 olaylarına ilişkin derin görüş ayrılıkları ve Karabağ'da yaşanan çatışmalar, ilişkilerin gelişmesini engelliyor.
Ancak Türkiye bütün bunlara rağmen Türkiye, Ermenistan’a son yıllrda sürekli olarak karşılıksız jestler yapıyor:
* 1988'de Ermenistan'da gerçekleşen Spitak Depremi'ne Türkiye yardım malzemesi gönderiyor.
* 23 Ağustos 1990'da kabul edilen Ermenistan Bağımsız Bildirgesi'nin 11. maddesinde Doğu Anadolu'dan Batı Ermenistan olarak bahsediliyor… Türkiye buna ses çıkarmıyor.
* Şubat 1991'de Ermenistan Parlamentosu'nun kabul ettiği yasayla Türkiye-Ermenistan sınırlarını belirleyen 1921 Kars Anlaşması'nı tanımadığını ilan ediyor. Türkiye yine ses çıkarmıyor.
* 16 Aralık 1991 Türkiye tüm bunlara rağmen Ermenistan'ın bağımsızlığını tanıyor.
* 1993'de Türkiye, savaşta zor durumda olan Rusya ve ABD'den yardımın gelmesini bekleyen Ermenistan'a (Karabağ’daki ve özellikle Hocalı’daki Ermeni katliamının hemen ardından) buğday ve elektrik yardımında bulunuyor.
* 5 Temmuz 1995'de yapılan referandumla kabul edilen Ermenistan Anayasası'nın 13. maddesinin 2. paragrafında, Türkiye'de bulunan Ağrı Dağı, "Ermenistan'ın devlet simgesi" olarak nitelendiriliyor. Türkiye yine ses çıkarmıyor.
* 1995'de Türkiye Ermenistan'a h-50 hava koridorunu açıyor.
* 16 Ekim 2003'de Türkiye Ermenistan'a hava sahasını açıyor.
* Şubat 2007'de Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan arasında imzalanan demiryolu projesinin 11. maddesinde Ermenistan’a işgalden vazgeçmesi ve projeye katılması teklif ediliyor. 24 Temmuz 2008'de projenin Kars'taki temel atma töreninde Abdullah Gül açıkça Ermenistan'ın işgalden vazgeçerek projeye katılmasını istiyor.
* 29 Mart 2007 Türkiye Ermeni kilisesi Akdamar'ı onarıyor ve törenle açıyor.
* 24 Nisan 2008 Türk bayrağının yakılıp, çiğnendiği tarihte Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan 1915 olaylarıyla ilgili Ermenistan dış politikasını şöyle açıklıyor: "Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması ve kınanması Ermenistan dış politikasının vazgeçilmez ve meşru bir parçasıdır. Bütün Ermenilerin ana vatanı olarak Ermenistan, tarihi adaletin tecelli etmesi için çabalarını devam ettirmek zorundadır." Türkiye yine tepkisiz kalıyor. Pardon sürçü lisan ediyorum. Türkiye tepkisiz olur mu: Türkiye, Ermeni açılımı yapıyor:
Ermeni açılımı
Karabağ’da uluslararası anlaşmalara rağmen haksız Ermenistan işgali ortadan kalmadan Türkiye Ermenistan ile olan ilişkilerini normalleştirme çabasına giriyor. Bu maksatla Türkiye, Ermeni açılımı yapıyor. Türkiye, Ermeni açılımı yapıyor ancak bu açılımının karşılığını pek alamıyor. Bu çabada hem ABD hem de AB’de bulunun ülke yönetimlerinde etkili Ermeni diasporasının büyük etkisi olduğu değerlendiriliyor.
Bu açılımın en büyük ayağını Türkiye ve Ermenistan arasında 10 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Zürih Protokolleri oluşturuyor.
Futbol diplomasisi: Erivan'dan Zürih'e
Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin önemli adımlarından biri, 6 Eylül 2008 tarihinde atılıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın daveti üzerine, iki ülkenin millî futbol takımları arasında Erivan'da oynanan karşılaşmayı izlemek için Ermenistan'a gidiyor. Böylece iki ülke arasında uzun süredir devam eden diplomatik kopukluğun aşılması yönünde sembolik bir adım atılıyor.
Gül ile Sarkisyan arasında yapılan görüşmede ikili ilişkiler, Karabağ sorunu, bölgesel güvenlik ve ekonomik işbirliği konuları ele alınıyor. Spor aracılığıyla başlatılan bu diplomatik yakınlaşma, sonraki yıl imzalanacak Zürih Protokolleri'nin siyasi zeminini hazırlıyor.
Ermenistan açısından bu ziyaret, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi ve uzun yıllardır kapalı bulunan sınırın açılması yönünde önemli bir fırsat oluşturuyor. Türkiye açısından ise Güney Kafkasya'da diplomatik hareket alanını genişletme ve Ermenistan'la doğrudan diyalog kurma imkânı doğuyor. Ancak iki ülkenin normalleşmeden beklediği kazanımlar, Azerbaycan'ın Karabağ konusundaki beklentileriyle aynı doğrultuda gelişmiyor. Diplomatik girişimin asıl tartışmalı yönü de burada ortaya çıkıyor.
Abdullah Gül'ün Erivan ziyareti Azerbaycan'da rahatsızlık yaratıyor. Azerbaycan kamuoyunda, Karabağ ve çevresindeki toprakların işgali sona ermeden Türkiye'nin Ermenistan'la yakınlaşması eleştiriliyor. Azerbaycan yönetimi ise Türkiye ile ilişkilerini korumaya özen gösterirken normalleşmenin Karabağ sorununun çözümünden bağımsız yürütülmesine karşı çıkıyor. Azerbaycan, "Bu ziyaret Azerbaycan-Türkiye ikili ilişkilerini bozmaz ama bu ziyaret Türkiye-Ermenistan diplomatik ilişkilerinin başlatılması ziyaretiyse Azerbaycan bundan rahatsızdır" şeklinde resmi görüşünü bildiriyor.
Böylece Ankara'nın diplomatik açılımı, Bakü'de kardeşlik söylemiyle devletlerin dış politika tercihleri arasındaki ilişkinin yeniden sorgulanmasına yol açıyor.
Zürih Protokolleri
Türkiye – Ermenistan ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla Türkiye ve Ermenistan arasında 2008 yılında bir süreç başlatılıyor. Bu süreç 10 Ekim 2009 tarihinde, İsviçre’nin Zürih kentinde Türkiye ve Ermenistan arasında, “Diplomatik ilişkilerin tesisi” ve “İkili ilişkilerin geliştirilmesi” başlıklı iki protokol, iki ülkenin dışişleri bakanları tarafından, ABD, Rusya ve İsviçre dışişleri bakanlarının da hazır bulunduğu bir ortamda imzalanıyor. Türkiye ile Ermenistan arasındaki son resmi belgenin 13 Ekim 1921’de Kars’ta imzalandığını düşünülürse bu protokollerin ne kadar büyük önem arz ettiği görülüyor.
Bu protokollere göre; iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden inşa edilmesi, Türkiye ve Ermenistan’ın karşılıklı olarak temsilcilikler açması, dışişleri bakanlıkları arasında düzenli siyasi istişarelerin yapılması, Türkiye ve Ermenistan aralarındaki sınırın protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren iki ay içerisinde açılması ve tarihsel sorunlar için de kaynak ve arşivlerin tarafsız bilimsel incelemesini yapmak üzere bir alt komite kurulması öngörülüyor.
Bu protokol Türk hükumeti tarafından onaylanması için TBMM’ye sevk ediliyor. Ermenistan ise protokolleri anayasaya uygunluğu açısından incelenmek üzere önce Ermenistan Anayasa Mahkemesi’ne iletiliyor. Ermenistan Anayasa Mahkemesi, 12 Ocak 2010 günü protokollerin Ermenistan Anayasası'na uygun bulunduğunu açıklamakla birlikte, 18 Ocak 2010 tarihli gerekçeli kararında protokollerin lafzına ve ruhuna aykırı önkoşullara ve kısıtlayıcı hükümlere yer veriyor. Ermenistan, bilahare Protokollerin onay sürecini askıya aldığını 23 Nisan 2010 tarihli bir nota ile Türkiye’nin Tiflis Büyükelçiliğimize bildiriyor. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ise Şubat 2015’te söz konusu protokolleri Ermenistan Parlamentosu’ndan geri çekiyor ve 1 Mart 2018 tarihinde ise protokolleri hükümsüz ilan ediyor. TBMM, bu protokolleri onaylamıyor ancak Türk hükûmeti bu protokolleri TBMM’nden geri çekmiyor.
Ayrıca Türkiye’nin 2005 yılı başlarında önerdiği tarafsız bir Ortak Tarih Komisyonu kurulmasını önerisi ve Ermenistan’ın “önkoşulsuz diplomatik ilişki” ve “hükümetler arası komisyon” talepleri 2009 yılında imzalanan bu Zürih protokollerinde yer alıyor. Türkiye, bu protokole göre hükümetler arası komisyona bağlı tarih alt komisyonu ve diğer alt komisyonlar kurulmasını kabul ediyor. Protokolde geçen “önkoşulsuz’’! kavramı; Ermeni tarafı için, 1921 Kars Antlaşması’nı yok sayılması, soykırım iddiasından vazgeçmemesi ve Karabağ’ı terk etmeyecekleri anlamına gelebiliyor. Ermenistan’ın, bu komisyonlara soykırım, insanlığa karşı suç, tazminat talepleri dahil olmak üzere her türlü iddia ve taleplerini getirme ihtimali bulunuyor. Türkiye kabul etmediği takdirde konunun uluslararası yargıya taşınabilme ve Türkiye’nin Lahey Adalet Divanı’nda yargılanabilme ihtimali bulunuyor.
Dolayısıyla bu protokoller masum içerikler taşımıyor. Zaten protokollerin imza aşamasında Ermenistan parlamentosuna konuşan Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan şunları söylüyor, “Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi için hazırlanan protokol metinleri tamamen bizim tarafımızdan kaleme alınmıştır. Ermenistan’da bundan kimsenin şüphesi olmasın. Türk tarafı bizim hazırladığımız metinlerini okuduktan sonra, sadece ufak tefek düzenlemeler yaparak içeriği kabul etmiş oldu.” Türkiye’nin Karabağ şartıyla ilgili olarak da Nalbandyan, şunları söylüyor: “Bir yıl önce müzakereler başlamadan önce, Sarkisyan, Türk yönetimine net bir dille diyaloğun sadece ve sadece ön şartsız yürütebileceğini söyledi. Ankara da Sarkisyan’ın bu önerisini kabul etti. Karabağ şartı hiçbir zaman masada olmadı ve olmayacak.”
Gerçi bu protokoller her iki ülkenin meclislerinde onaylanmıyor ancak Karabağ sorunu çözülmeden yapılan bu protokoller Azerbaycan’ı derinden incitiyor.
Türkiye-Ermenistan futbol maçı Bursa
Bu protokollerin imzalanmasından (10 Ekim 2009) hemen sonra Bursa’da 14 Ekim 2009 tarihinde yapılan Türkiye-Ermenistan futbol maçına Türkiye, Azerbaycan bayraklarının stada sokulmasını yasaklıyor. O zamanki Bursa Valisi Şahabettin Harput, devletin resmi ajansı Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Azerbaycan bayrağı veya başka türlü flama ve sloganlarla buraya gelip, maç seyretmeye müsamaha göstermeyeceğiz ve müsaade etmeyeceğiz” diye açıklamada bulunuyor. Ve stada bir tane bile olsa Azeri bayrağı alınmıyor. Maça getirilen Azerbaycan bayrakları da toplatılıyor. Dönemin Bursa Valisi Şahabettin Harput'un açıklaması ve uygulanan yasak, Azerbaycan'da büyük tepki yaratıyor. Yasak, üçüncü ülke bayraklarına ilişkin FIFA kurallarıyla gerekçelendiriliyor. Ancak Azerbaycan kamuoyunda bu uygulama, Türkiye'nin Ermenistan'la yakınlaşma uğruna kardeş ülkenin bayrağını dahi görmek istemediği şeklinde algılanıyor.
Böylece iki ülke arasındaki diplomatik normalleşme çabası, Türkiye ile Azerbaycan arasında sembolik bir kırılmaya yol açıyor. Bir futbol karşılaşmasında yaşanan bayrak tartışması, devletlerin diplomatik tercihleriyle toplumların tarihsel ve duygusal bağları arasındaki gerilimi görünür hâle getiriyor.
‘’Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu’’ kapatılıyor.
25 Mayıs 2001 tarihinde MGK tavsiye kararı ile ‘’Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu’’ kuruluyor. Başkanlığına ise Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli getiriliyor. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da bu kurulun üyeliğine getiriliyor. Kurul, başta Fransa, İngiltere ve ABD olmak üzere sözde soykırım ile ilgili ne kadar belge varsa kopyalanıp Türkiye’ye getiriliyor. Bu belgelerin tamamı halen Türk Tarih Kurumu arşivinde bulunuyor. Alanında başarılı çalışmalar yapan bu kuruldan, önce Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevden alınıyor sonra da 2017 Türkiye anayasa referandumundan ve bunun sonucunda Türkiye'nin geçtiği başkanlık sistemi bahane edilerek bu kurul lağvediliyor. Ve bir daha böyle bir kurul kurulmuyor. Zaten bu ülkede başarılı hiçbir kurum cezasız bırakılmıyor.
'’Kervan 1915’’ adlı bir film gösterimden çekiliyor.
Ülkemizde hep Ermeni diasporasının lobi faaliyetlerinde ve özellikle medya ve film aracılığı ile kendi iddialarını anlatmalarında ne kadar başarılı olduklarından hep şikâyet ediliyor ve neden biz daha iyisini yapamayız diye hayıflanılıyor. İşte bu eksikliği gidermek için 2015 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bir talimat veriliyor. Bu talimat çerçevesinde film yapımcısı ve yönetmen İsmail Güneş’e bir görev veriliyor. İsmail Güneş tarafından Giresun Şebinkarahisar bölgesinde ‘’Kervan 1915’’ adlı bir film çekiliyor. Filmde, 1915 yılında 200 Ermeni kadının Şebinkarahisar’dan Orta Anadolu üzerinden Halep'e tehciri anlatılıyor. Film çekimleri üç yılda, 1.500 kişilik ekiple ve büyük engellemelere rağmen yapılıyor ve film 2017 yılında tamamlanıyor. Yurt dışı gösterimi için filmin beş ayrı dilde dublajı yapılıyor. Filme milyonlarca para harcanıyor. Fragmanları, afişleri bile hazırlanıyor, tanırım ve afişlerde filmin 06 Ekim 2017 tarihinde gösterime gireceği duyuruluyor. Ancak Film, gösterime hazır hale geldiğinde film gösterimden çekiliyor. Tabii ki bu filmin neden ve kimin tarafından engellendiğini açıklamak en başta filmin yönetmeni İsmail Güneş’e düşüyor.
Bütün filmler yapıldıktan sonra ilk önce sinemalarda gösteriliyor. Sinema seyircisi filme doyunca film CD, video piyasasında satılıyor. Film, burada da doyunca film paralı TV kanallarında gösterime giriyor. Film, paralı kanallarda da doyunca film parasız TV kanallarında gösterime giriyor. Yönetmenliğini Tomris Giritlioğlu’nun, senaristliğini Etyen Mahçupyan’ın yaptığı ve içinde Türk karakterlerinin aşağılandığı ‘’Salkım Hanım'ın Taneleri’’ filmi 1999 yılında yapılır yapılmaz hiç de bu sırayı izlemeden doğrudan doğruya TRT’de yayınlanıyor. Ancak sözde Ermeni soykırımı konusunda Türk tezlerini işleyen ‘’Kervan 1915’’ adlı film ise harcanan milyonlarca liraya ve film için verilen üç yıllık emeğe rağmen film hiçbir yerde gösterilmeden piyasadan çekiliyor!
İkinci Karabağ Savaşı ve Türkiye'nin değişen politikası
27 Eylül 2020 tarihinde Azerbaycan ile Ermenistan arasında başlayan İkinci Karabağ Savaşı, Güney Kafkasya'daki güç dengelerini köklü biçimde değiştiriyor. Kırk dört gün süren savaşın ardından Azerbaycan, uzun yıllardır Ermeni güçlerinin kontrolünde bulunan topraklarının önemli bir bölümünde yeniden hâkimiyet kuruyor. 9 Kasım 2020 tarihinde Rusya'nın arabuluculuğuyla imzalanan ve 10 Kasım'da yürürlüğe giren üçlü bildiriyle çatışmalar sona eriyor. Böylece Karabağ sorunu, askerî ve diplomatik bakımdan yeni bir aşamaya giriyor.
Bu savaşta Türkiye, Azerbaycan'a açık siyasi destek veriyor. İki ülke arasındaki savunma işbirliği, askerî eğitim ve Türk yapımı insansız hava araçlarının Azerbaycan tarafından kullanılması, Türkiye'nin önceki dönemlere göre daha görünür ve etkili bir rol üstlendiğini gösteriyor. Ancak bu gelişme, geçmişte izlenen politikaların eleştirilmesini gereksiz kılmıyor. Tersine, aynı devletin farklı dönemlerde neden farklı tercihler yaptığını sorgulamayı daha da önemli hâle getiriyor.
Şuşa Beyannamesi: Kardeşlikten müttefikliğe
İkinci Karabağ Savaşı'nın ardından Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler yeni bir aşamaya taşınıyor. Cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan ve İlham Aliyev, 15 Haziran 2021 tarihinde Şuşa'da iki ülke arasındaki müttefiklik ilişkilerine dair bir beyanname imzalıyor.
Şuşa Beyannamesi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki siyasi ve askerî işbirliğini güçlendirmeyi, savunma alanındaki ilişkileri geliştirmeyi ve taraflardan birinin bağımsızlığına, egemenliğine veya toprak bütünlüğüne yönelik tehditler karşısında ortak istişare mekanizmalarını işletmeyi öngörüyor. Böylece tarihsel ve kültürel yakınlık, devletler arasında daha kurumsal bir güvenlik ve işbirliği ilişkisine dönüşüyor.
Ancak burada da bir soru ortaya çıkıyor: Devletler arasındaki kardeşlik, tarihsel ve kültürel bağların doğal bir sonucu olarak mı gelişiyor, yoksa ortak çıkarlar ve güvenlik ihtiyaçları belirginleştiğinde mi somut bir müttefikliğe dönüşüyor? Türkiye ile Azerbaycan ilişkilerinin farklı dönemleri, bu sorunun üzerinde düşünmeyi gerektiriyor.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde yeni normalleşme süreci
İkinci Karabağ Savaşı'nın ardından Güney Kafkasya'da ortaya çıkan yeni güç dengeleri, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin yeniden ele alınmasına yol açıyor. Aralık 2021'de Türkiye ve Ermenistan, normalleşme görüşmelerini yürütmek üzere özel temsilciler atıyor. Türkiye'yi Büyükelçi Serdar Kılıç, Ermenistan'ı ise Parlamento Başkan Yardımcısı Ruben Rubinyan temsil ediyor.
Özel temsilciler ilk kez 14 Ocak 2022 tarihinde Moskova'da bir araya geliyor. Ardından Viyana'da üç görüşme daha gerçekleştiriliyor. Bu görüşmelerde diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi, ulaşım bağlantılarının kurulması ve sınır geçişlerinin kolaylaştırılması gibi konular ele alınıyor. 2 Şubat 2022'de iki ülke arasında doğrudan uçuşlar yeniden başlıyor. 1 Temmuz 2022'de ise kara sınırının üçüncü ülke vatandaşlarının geçişine açılması ve doğrudan hava kargo ticaretinin başlatılması konusunda anlaşmaya varılıyor.
Süreç yalnızca özel temsilcilerin görüşmeleriyle sınırlı kalmıyor. Dışişleri bakanları ve devlet başkanları düzeyinde de temaslar gerçekleştiriliyor. 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından Ermenistan'ın Türkiye'ye arama kurtarma ekipleri ve insani destek göndermesi, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir yakınlaşma ortamı oluşturuyor. Yıllardır kapalı bulunan kara sınırı, insani destek taşıyan araçların geçişi için geçici olarak açılıyor.
Ancak bu gelişmeler, Türkiye ile Ermenistan arasındaki temel sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Diplomatik ilişkiler henüz kurulamıyor, kara sınırı düzenli geçişlere açılmıyor ve tarihsel anlaşmazlıklar varlığını sürdürüyor. Türkiye'nin Azerbaycan'la geliştirdiği müttefiklik ilişkisi ile Ermenistan'la normalleşme arayışını nasıl birlikte yürüteceği, Güney Kafkasya siyasetinin önemli sorularından biri olmaya devam ediyor.
Eylül 2023: Karabağ'da yeni bir dönem
19 Eylül 2023 tarihinde Azerbaycan, Karabağ'da yeni bir askerî harekât başlatıyor. Ertesi gün sağlanan ateşkesin ardından bölgedeki Ermeni silahlı oluşumlarının silahsızlandırılması ve Azerbaycan yönetimiyle görüşmelerin başlatılması gündeme geliyor. Böylece Karabağ'da uzun yıllardır devam eden siyasi ve askerî durum köklü biçimde değişiyor.
Ancak askerî gelişmeler, bölgede kalıcı barışın kendiliğinden sağlandığı anlamına gelmiyor.. Çünkü bir çatışmanın askerî bakımdan sona ermesiyle toplumlar arasında güvenin ve barışın kurulması aynı şey olmuyor.
Sonuç
Türkiye – Ermenistan, Azerbaycan – Ermenistan ilişkileri hep sorunlu olarak yürüyor. Bu şekilde Türkiye ile Ermenistan arasında normalleşme adımları atılıyor. Ancak bu normalleşme adımları Türkiye tarafından kısmen olumlu olarak görülse bile Ermenistan siyasetinde bu adımlar derin kırılmalara yol açıyor. Başbakan Nikol Paşinyan, Ermenistan muhalefeti tarafından "Türk ajanı" olmakla suçlanıyor. Erivan sık sık bu konudan kaynaklı şiddetli protesto gösterileri ve parlamento baskınlarına sahne oluyor.
Türkiye'nin Azerbaycan ve Ermenistan'a yönelik politikalarının tarihi, birbirinden farklı dönemleri ve çelişkili tercihleri barındırıyor. Bir dönemde Sovyetler Birliği karşısındaki güvenlik kaygıları, başka bir dönemde Rusya'nın bölgesel ağırlığı, bir başka dönemde ise ekonomik ve diplomatik çıkarlar ön plana çıkıyor. Böylece Türkiye'nin Azerbaycan'la tarihsel ve kültürel yakınlığı, her dönemde aynı dış politika uygulamasına dönüşmüyor.
Ancak bu tarih yalnızca karşılanmayan beklentilerden oluşmuyor. Türkiye'nin 1993'te Ermenistan sınırını kapatması, 2020 Karabağ Savaşı'nda Azerbaycan'a verdiği destek ve 2021 Şuşa Beyannamesi, iki ülke arasındaki dayanışmanın somut siyasi ve askerî karşılıklarını da gösteriyor. Bu nedenle Türkiye'nin Azerbaycan politikasını ne kesintisiz bir vefasızlık ne de her dönemde eksiksiz bir kardeşlik hikâyesi olarak anlatmak mümkün oluyor.
Boraltan'dan Hocalı'ya, Zürih Protokolleri'nden Şuşa Beyannamesi'ne uzanan tarih, aynı yakınlığın farklı dönemlerde nasıl farklı siyasi karşılıklar bulduğunu gösteriyor.
Neyse konu uzun, çetrefilli ve hazin. En iyisi konuyu ben burada keseyim.
Siz yine de tarihe bir göz atın da siyasetçilerin hamaset dolu ‘’İki devlet tek millet’’ sözlerine pek inanmayın. Bu veciz ifadeyi, bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılırken Türkiye'nin eli böğründe seyrettiği, Atatürk ve Türkiye aşığı, Azerbaycan'ın ilk Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey söylüyor.
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN