• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam189
Toplam Ziyaret3004880

Osmanlı İmparatorluğunda üç devletin mirası ve Yeni Osmanlıcılık


Osmanlı İmparatorluğunda üç devletin mirası ve Yeni Osmanlıcılık


09 Temmuz 2023

Osmanlı İmparatorluğu fethettiği ve ilişkide bulunduğu üç devletten, onların devlet geleneğini ve kültürünü devralıyor: Doğu Roma İmparatorluğundan ''Fetih'', ''ganimet'' ve ‘’vergi’’, Emevîlerden ‘’kisrâ’’ ve ‘’fetih’’, Moğollardan ise ‘’yağma’’ ve ''talan'' geleneği. Bu gelenekler ise günümüzde Osmanlının devamı olduklarını iddia eden Yeni Osmanlılar tarafından devam ettiriyor.

Bu üç konuyu biraz açmam gerekiyor… Önce birinci konu.

Osmanlı İmparatorluğunda Doğu Roma mirası: Fetih, ganimet ve vergi

Osmanlı Beyi II. Mehmet, İstanbul’u fethedip Doğu Roma İmparatorluğunu ele geçirince Doğu Roma İmparatorluğunu yıkmıyor, Doğu Roma İmparatorluğunun bütün kurumlarını alıp adını da değiştirerek ‘’Osmanlı İmparatorluğu’’ yapıyor. (Bertrand Michael BUCHMANN, Österreich und das Osmanische Reich. Eine bilaterale Geschichte, WUV- Universitätsverlag, 1999) Kendisi de Fatih Sultan unvanını alıyor. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet, resmi unvan olarak da “Kayser-i Rum” yani “Romalı Kayser (Sezar)'' yani ‘’Romalı İmparator’’ unvanını alıyor.


Fatih Sultan Mehmet, Anadolu birliğini öyle gönül birliği ile sağlamıyor. Fatih Sultan Mehmet, Anadolu birliğini çok gaddarca sağlıyor. Bu uğurda çok kan döküyor. Tarihçi Erdoğan Aydın ‘’Fetih ve Fatih’’ (Kırmızı Yayınları, 2012) isimli kitabında Fatih’in Anadolu’da döktüğü kanların Balkanlarda döktüğünden çok daha fazla olduğunu yazıyor. Anadolu'daki Germiyanoğulları, Menteşoğulları, Aydınoğulları ve Karamanoğulları devletleri Fatih tarafından zorla ve kan dökülerek Osmanlıya katılıyor. Hele hele Karamanoğlu Devletine diz çöktürmek için Osmanlının Anadolu'da döktüğü kanın haddi hesabı bulunmuyor.

Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Türk ve Müslüman Çandarlı’yı idam ettirip yerine bir Rum’u (bazı kaynaklarda Sırp olduğu yazar: Zağnos Paşa) getiriyor. Bize tarih diye okuttukları masallarda Çandarlı kuşatma esnasında güya Bizans’a yardım etti diye anlatmışlardı. Gerçekte ise arada İmparatorluğun geleceği hakkında fikir ayrılığı bulunuyor. Çandarlı yeni kurulacak imparatorluğun ‘’Türk İslam İmparatorluğu’’ olmasını istiyor. Fatih ise ‘’Cihanşümul bir imparatorluk’’ kurmak istiyor. Fatih'e göre böyle bir imparatorluk ise çok uluslu, çok dinli ve evrensel bir imparatorluk olmalıydı. Fikir ayrılığı Çandarlı’nın idamı ile sonuçlanıyor.

İşte tam da bu nedenle Fatih savaşta öldürdüğü imparatorun (Konstantin Paleolog), İstanbul fethedilmeseydi belki de ileride imparator olabilecek iki yeğenini de vezir yapıyor. Hekim Yakup Paşa (Yahudi), Koca Davut Paşa (Arnavut) ve Zağnos Paşa (Rum veya Sırp asıllı) o dönem devletin önemli kadrolarında yer alan ve başarılı olan devşirmeler oluyor. Bunlardan Zağnos Paşa, II. Murat‘ın kızını alarak onun damadı oluyor, kendi kızını da Fatih Sultan Mehmet‘le evlendiriyor. Fatih’in şehzadeliği sırasında onun nedimliğini yapıyor, şehzadeye Rumca ve Lâtince öğretiyor. Zağnos Paşa, Çandarlı'nın idamından sonra sadrazamlığa getiriliyor.

Yine aynı nedenle Fatih, Ermenileri İstanbul’a yerleştiriyor. Fatih, İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesini koruyor, Ermeni Patrikhanesini kuruyor ve İstanbul’da Yahudi hahambaşı bulunduruyor. Fatih İstanbul’u alınca şehrin adını da değiştirmiyor. Şehrin adı 19. yüzyıla kadar hep Konstantiniyye olarak kalıyor. Şehir, ancak 19. yüzyılda ‘’İstanbul’’ ismini alıyor. Fatih, fetihten sonra Ayasofya’yı cami yapıyor ama adını yine değiştirmiyor! Aya İrini de aynı şekilde kalıyor. Adı değişmiyor!

Osmanlı’da görev yapan toplam 218 sadrazamın sadece 101’i Türk kökenli oluyor, geri kalan 117’si farklı etnik kökenlerden geliyor. Bu 117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise, 32’sinin Arnavut, 12’sinin Boşnak, 11’inin Gürcü, 9’unun Abaza, 6’sının Rum, 4’ünün Çerkez, 4’ünün Hırvat, 2’sinin Arap, 2’sinin Ermeni, 2’sinin İtalyan, 2’sinin Slav, 1’inin Rus, 1’inin Bulgar, 1’inin Sırp, 1’inin de Çeçen olduğu biliniyor. Geri kalan 27 sadrazamın etnik kökeni ise tam olarak bilinmiyor.

Bunlar sadrazam. Daha sadrazama gelinceye kadar devlet kademesinde bütün üst düzey makam sahiplerinin neredeyse tamamına yakınının etnik kökeni sadrazamlarınki gibi Türk dışında farklı etnik kökenlerden geliyor. Özellikle Balkanlardan fethedilen bölgelerden Hristiyan ailelerden devşirilen çocukların zeki ve gösterişli olanlarının saraya alınarak adına Enderûn denilen okullarda özel bir eğitimle yetiştirilip Osmanlı devlet yönetimine getirilmesiyle Osmanlı yönetiminin artık Türklükle ilişkisi kalmıyor.

Araplar Anadolu’ya “El Turkiya’’, Haçlılar da ‘’Turchia’’ (Türkiya) diyor. El âlem Anadolu’ya ‘’Türk’’ ismini verirken Osmanlılar kendi memleketine “Roma memleketi” anlamına gelen “Diyar-ı Rum”, Padişaha da ‘’Sultan-ı Diyar-ı Rum” adını veriyor…

Fransa’da “Bourbon’’ ailesi devlet kuruyor adına ‘’Fransa’’, Almanya’da “Hohenzollern’’ ailesi devlet kuruyor adına ‘’Almanya’’, Avusturya’da ‘’Habsburg’’ ailesi devlet kuruyor adına ‘’Avusturya’’ adını veriyor. Hemen hemen tüm Avrupa devletler böyle kuruluyor. Ama nedense Oğuz Türklerinin Kayı boyundan gelen öz be öz Türk olan Osmanlı ailesi devlet kuruyor adı ‘’Osmanlı’’ oluyor.

Osmanlı İmparatorluğu kendisine ana yurt olarak da Anadolu’yu değil de Balkanları seçiyor. Bu nedenle Osmanlı’nın bütün yatırımları Balkanlara yapılıyor. Osmanlının Anadolu’da dikili bir tek ağacı bile bulunmuyor. Bursa’da, o da beylik zamanında ve başkenti olduğu, Amasya ve Manisa gibi şehzadelerin yetiştiği illerdeki küçük eserler ile Mimar Sinan’ın İstanbul’a gelmeden yaptığı birkaç cılız köprü, Zağnos Paşa'nın Balıkesir'deki camisi ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Kayseri İncesu’daki bir han hariç Anadolu’da Osmanlı’ya ait ne bir han ne bir hamam ne bir cami ne bir medrese ne bir yol ne bir köprü hiçbir şey bulunmuyor. 

Ve Osmanlı Anadolu Türkmenlerine hep ‘’öteki’’ gözüyle bakıyor. Osmanlı, Anadolu Türkmenlerini ''Etrak-ı bi idrak'' (Düşüncesiz, akılsız Türkler) olarak tanımlıyor.  Naima Mustafa Efendi, ‘’Naima Tarihi’’nde (Zuhuri Danışman Yay., 1967) Osmanlının Anadolu Türklerini bundan başka şu sıfatlarla nitelendirdiğini yazıyor: “Nadan Türk” (Cahil, kaba Türk), “Türk-ü bed-lika” (Çirkin suratlı Türk), “Etrak-ı nâ-pak” (pis Türkler), “Çoban köpeği şeklinde bir Türk”, “Hilekâr Türk”. Hırvat kökenli olan Kuyucu Murat Paşa Anadolu’da 155 bin Anadolu insanını kıyımdan geçirirken “aman” dileyenlere karşı “Vurun şu pis Türkün başını” dediği söyleniyor. Bu konuları Çetin Yetkin üç ciltlik kitabında (“Türk Direniş ve Devrimleri”, Otopsi Yayınları, 2003) çok güzel anlatıyor.

Bütün bunların sebebi çok basit oluyor: Girişte de anlattığım gibi Osmanlı kendisini Doğu Roma İmparatorluğunun bir varisi olarak görüyor ve Osmanlı hiçbir zaman kendisini bir Türk İmparatorluğu olarak görmüyor. Bu anlamda aslında Osmanlı, Müslüman ve Ortodoks, Türk, Arap, Slav ve Rum bir ortak devleti oluyor. Ancak bu konu pek konuşulmuyor.

Bu konularda daha fazla bilgi almak için Mustafa Akdağ'ın, ‘’Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası – Celali İsyanları’’  (Yapı Kredi Yayınları, 2013) ve “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi’’  (Yapı Kredi Yayınları, 2014) ile Halil İnalcık'ın, ‘’Devlet-i Aliyye’’ (Dört cilt) (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017) kitaplarına bir göz atmak gerekiyor.

Tabii Osmanlı bu şekilde Doğu Roma İmparatorluğunun devlet geleneğini de devralıyor. Doğu Roma İmparatorluğunda vergi sistemi; mülk gelirleri, tekeller, savaş ganimetleri ve kendilerine bağlı milletlerden aldıkları haraçlardan oluşuyor. Dolayısıyla Doğu Roma İmparatorluğu devlet geleneğinde devlet maliyesi ‘’fetih, ganimet ve vergi’’ üçlüsü üzerine inşa ediliyor. Osmanlı İmparatorluğu da devlet maliyesini bu üç kalem üzerine oturtuyor: ‘’fetih, ganimet ve vergi’’. Prof. Dr. Ziya Kazıcı’nın ‘’Osmanlı'da Vergi Sistemi’’ (Bilge Yayınları, 2005) adlı kitabı da Osmanlı’nın vergi sistemini çok güzel anlatıyor.

Devlet maliyesi bu üç kalem (fetih, ganimet ve vergi) üzerine oturunca Osmanlı üretimden kopuyor. İstanbul’un dibindeki Trakya, Adapazarı ve Bursa ovaları bomboş iken İstanbul, Mısır’dan gelen ganimet buğdaylarla besleniyor. Ege ve Marmara’da buğday gemileri fırtınaya yakalanınca İstanbul halkı aç kalıyor.

Osmanlının devlet maliyesinin üzerine oturduğu bu geleneği (fetih, ganimet ve vergi) Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Mustafa Kemal Atatürk tarafından değiştiriliyor, bütçe gelirinin %25’ini teşkil eden Anadolu'nun sırtındaki aşar, ağnam ve temettü vergileri kaldırılıyor ve Türkler üretime yöneliyor. Şu an saymaya kalksam sayfalar tutacak olan fabrikalar Anadolu’da Mustafa Kemal Atatürk tarafından kuruluyor. Öyle ki Cumhuriyet kurulduğunda, Osmanlıdan miras üretim yeteneği olmadığı için yokluktan İsveç’ten mıh (nal çivisi) ithal ederken, Cumhuriyetin kuruluşundan on dört yıl sonra 1937 yılında genç Türkiye Cumhuriyeti Hollanda, Danimarka, Belçika ve Polonya’ya yüzde yüz yerli ve milli savaş uçağı satıyor.

Osmanlı İmparatorluğunda Emevi mirası: Kisrâ ve fetih

Kisrâ, Arapların İran-Sâsânî krallarına atfen işlerliğe soktukları bir tabir oluyor. Kisrâ; Sâsânî krallarından Hüsrev'in Süryânîce aldığı ''Kesrâ'' (Kâsrâ) şeklinden Arapçalaşarak '’Sâsânî hükümdarı'’ anlamına geliyor. Kisrâ; Bizans imparatorları için kullanılan ‘Kayzer’in (Sezar) Arapça karşılığı oluyor.


İslam, Emeviler döneminde saltanat, saray, taht, gösteriş, şaşaa, israf, iktidar ve zenginlikle sarmaş dolaş oluyor. O yüzden Muaviye, ‘’Arap Kisrâsı’’ olarak addediliyor. Ve “Saray İslamı” da İslam dünyasında ha bire Müslüman kisrâlar üretiyor.

Osmanlı Yavuz Sultan Selim’den sonra da bu Arap Emevi alışkanlığı olan “kisrâ” (şaşa, lüks, saray, itibar, ihtişam) geleneğini de devlet geleneği haline getiriyor.

1683 yılındaki Viyana kuşatmasına giderken Padişah IV. Mehmet (Avcı Mehmet) orduya Belgrat’a kadar eşlik ediyor. Ondan sonrasını komutayı Kara Mustafa Paşa’ya bırakıyor. Yeterli araba olmadığı için Viyana önlerine gerekli toplar götürülemiyor ancak Padişah IV. Mehmet’e Belgrat’a kadar 300 arabalık haremi eşlik ediyor!

Osmanlı padişahlarına Topkapı sarayı yetmiyor. Bu kisrâ düşkünlüğü imparatorluk batarken bile padişahlara dışarıdan borç para alarak kendilerine habire saraylar yaptırıyor. Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı bu şekilde yapılıyor.

Emevilerin İslam’a mal ederek kullandığı ‘’fetih’’; işgalin ve yağmanın meşru kılıfı oluyor. ‘’Ganimet’’ ise TDK’na göre; ‘’savaşta düşmandan zorla ele geçirilen mal, bir rastlantı sonucu ele geçen kazanç veya imkân ve yağma sonrasında elde kalan mal, çalıntı’’ olarak tanımlanıyor. Fetih; işgal, yağma ve ganimete semavi dinlerce verilen bir kılıf oluyor. Bu şekilde, fetih yoluyla; şehir ve medeniyet inşa etmek yerine, asırlar boyunca var olan yıkılıp var eden yok ediliyor. Bu kılıf (fetih), işgali ve yağmayı kutsallaştırıp, ona meşruiyet kazandırmayı amaçlıyor. Emevîlerle beraber bu iki kavram (fetih, yağma ve ganimet) İslam devletinin resmi politikası haline geliyor. Bu politikayı da Osmanlı Devleti devam ettiriyor.

Anadolu’da Moğol istilası ve Moğol mirası

Anadolu’da Moğol İstilası, 1221 yılından itibaren başlıyor. 3 Temmuz 1243 tarihinde yapılan Kösedağ Muharebesinde Selçukluların yenilmesinden sonra Orta ve Doğu Anadolu Moğollar tarafından işgal ediliyor. Selçuklu Sultanı birkaç kez isyan çıkardığı için 1255 yılında Moğollar bu sefer bütün Anadolu'yu tamamen işgal edip, yakıp, yıkıp, kasıp, kavuruyor. Moğollar, işgal ettikleri yerlerdeki insanların çoğunu öldürüyor, camileri, medreseleri, kütüphaneleri tahrip ediyor, şehirleri yakıp, yıkıyorlar.

Moğol hükümdarı Hülagü'nün ordusu 10 Şubat 1258 tarihinde halifeliğin başkenti Bağdat’ı ele geçiriyor ve Bağdat Moğollar tarafından yağmalanıyor. Bağdat'ın işgali, İslam tarihinin en yıkıcı olaylarından birisi sayılıyor. Şehrin düşüşünü Moğol katliamı takip ediyor. 200 bin ile bir milyon arasında Müslüman nüfus katlediliyor. Yalnızca şehirdeki Hristiyan nüfusunun canı bağışlanıyor. Bu yağma esnasında ‘’Beyt'ül Hikme’’ (Bilgelik Evi, aynı zamanda Büyük Bağdat Kütüphanesi) yerle bir ediliyor. Burada bulunan kitaplar Dicle Nehri'ne atılıyor. Yüzlerce yıllık bu eserlerden akan mürekkep nehrin suyunu siyaha bulanıyor. Dicle nehri aylarca ve aylarca siyah renkte akıyor. Matematik, fen, coğrafya, astronomi, tarih, ilahiyat ve fıkıh ile ilgili binlerce eser sonsuza dek kayboluyor.

Bağdat'ın yok edilmesinin, bir şehrin işgalinden daha fazla bir karşılığı bulunuyor. Bu, aynı zamanda İslam Dünyası'nın hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak olan siyasi, kültürel ve dini merkezinin yok edilmesi anlamına da geliyor.

Farslı bir Moğol tarihçisi olan Alaaddîn Ata Melik Cüveynî’nin şu sözleri Anadolu’daki Moğol istilasını özetliyor: "Geldiler, yaktılar, yıktılar, katliam yaptılar, yağmaladılar ve çekip gittiler." (Alaaddin Ata Melik Cüveynî, ‘’Tarihi Cihan Güşa’’, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1988)

Büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel, ‘’Medeniyetler Tarihi’’ (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) adlı eserinde 13. yüzyılda Moğol istilasının İslam’ın bütün şehir medeniyetlerini yakıp yıktığını, kütüphanelerin yakıldığını, milyonların öldürüldüğünü, bu şekilde tüm İslam dünyasının bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve hala etkileri süren İslam dünyasındaki mistisizm ve dogmatizmin Moğol istilasının ve Haçlı seferlerinin yıkıcı etkileriyle başladığını ve zamanla devlet politikalarına dönüşüp kökleştiğini yazıyor.

Anadolu, 1335 yılında İlhanlılar'ın düşüşüne kadar Moğol istilası altında kalıyor.


Bu istila esnasında Moğollar Anadolu’yu sadece yakıp yıkmıyorlar. Yaptıkları tecavüzlerle de Anadolu’nun genetik yapısını değiştiriyorlar. Moğollar, Anadolu’dan gittiklerinde de aslında tam olarak gitmemiş oluyorlar. Bu tecavüzleri nedeniyle artlarında genetik yapısını değiştirdikleri ve kültürlerini aşıladıkları kısmen Moğollaşmış bir Anadolu bırakıyorlar. Anadolu’daki Timuçin, Cengiz, İlhan, Hülagu, Noyan gibi birçok isim bu nesebi bağlılığın izlerini gösteriyor.

Osmanlı İmparatorluğu da Moğolların bu politikalarını özümseyip Anadolu’da Moğollardan farklı bir politika izlemiyor.

Anadolu Türklerinin Osmanlıya tepkisi

Osmanlı İmparatorluğu zayıflayıp da ‘’fetih ve ganimet’’ kalemi kalmayınca, Balkanları da kaybedince Osmanlı bütün gücüyle Anadolu’ya ‘’vergi’’ olarak abanıyor. Anadolu’daki isyanların da temel nedeni bu vergiler oluyor.

Anadolu’da Osmanlıya karşı söylenen şöyle bir anonim bir deyiş bulunuyor:

“Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok, biçende yok
Yemede ortak Osmanlı”

Yüzyılların kahrı dolu bu deyişi Çağatay / Azerî ağzıyla söyleniyor. ‘’Ekende yok, biçende yok’’ kısmında geçen ‘’de’’ ek / bağlaç olarak değil, bir ağız yazımı şeklinde yazılıyor. Yani ‘’ekende yok’’ derken ‘’ekerken yok’’ (yani üretimde yok) anlamında kullanılıyor… Bu deyiş Taner Timur’un, “Osmanlı Toplumsal Düzeni” (Turhan Kitabevi, 1979) kitabında ve Erol Toy'un iki ciltlik "Kuzgunlar ve Leşler" (Ulak Yayıncılık, 2017) romanının giriş kısmında geçiyor.

İşte Osmanlının Anadolu’ya karşı uyguladığı bu politikalar nedeniyle Mehmet Akif Ersoy da ‘’Safahat’’ında yer alan ‘’Hakkın Sesleri’’ adlı şiirinde Osmanlıyı şöyle tanımlıyor:

''Biz ki her mevcûdu yıktık, gâyesiz bir fikr ile; 
Yıkmadık bir şey bıraktık... Sâde bir şey: Âile. 
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslâh eyledik? 
İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik!''

Yeni Osmanlıcılık

Günümüzde iktidarda bulunan Siyasal İslam kendisine slogan olarak ‘’Yeni Osmanlı’’, ‘’Osmanlı evladı’’ veya ‘’Osmanlı ardılı’’ kavramlarını kullanıyor.


İktidarda bulunan ‘’Yeni Osmanlı’’, ‘’Osmanlı evladı’’ veya ‘’Osmanlı ardılı’’ olduklarını söyleyenler Osmanlının Doğu Roma’dan, Emevîlerden ve Moğollardan aldıkları mirası gelenek olarak devam ettiriyor.

Yeni Osmanlıcılık Anadolu'da tarımı bitiriyor

Osmanlı, İstanbul’un dibindeki Trakya, Adapazarı ve Bursa ovaları bomboş iken İstanbul, Mısır’dan gelen ganimet buğdaylarla besleniyor. Ege ve Marmara’da buğday gemileri fırtınaya yakalanınca İstanbul halkı aç kalıyor. ‘’Yeni Osmanlı’’, ‘’Osmanlı evladı’’ veya ‘’Osmanlı ardılı’’ olduğunu söyleyenler ise yine Anadolu’yu üretimden koparıyor. Anadolu’da her türlü üretim artık neredeyse imkânsız hale getiriliyor. Anadolu’da tarım ve hayvancılık bitiriliyor. Artık Anadolu’da nohut, fasulye, hububat, tahıl, ot bile yetiştirilmiyor. Et üretilmiyor. Bunların tamamı Ukrayna’dan Brezilya’ya, Hindistan’dan Şili’ye değişik ülkelerden ithal ediliyor. Osmanlı Buğday üretmeyip Mısır’dan buğday getirirken Osmanlının ardılı olduğunu söyleyenler de buğdayı Ukrayna ve Rusya’dan ithal ediyor. Anadolu köylüsü, yine Yakup Kadri’nin “Yaban” (İletişim Yayınları, 2004) adlı kitabında anlattığı 1900’lerin başındaki yoksulluğa dönüyor. Köylü; Yeni Osmanlıcılık tarafından kuru toprak ile mavi gökyüzü arasında sahipsiz ve çaresiz durumda bırakılıyor.


Yeni Osmanlıcılık Anadolu'da sanayiyi de bitiriyor


Osmanlı sanayi devrimini ıskalamıştı. Anadolu’da hiç sanayi yoktu.'’Yeni Osmanlı’’, ‘’Osmanlı evladı’’ veya ‘’Osmanlı ardılı’’ olduğunu söyleyenler tarafından Anadolu, sadece tarım üretiminden koparılmıyor. Yeni Osmanlılar sayesinde Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulan Anadolu sanayi de yok ediliyor. Anadolu sanayi üretiminden de koparılıyor. Yabancı reel yatırımcı artık ülkeye gelmiyor. Daha önceden gelenler varsa da bir bir ülkeyi terk ediyor. Üretimini yurt dışına kaydırabilen yerli şirketler üretimlerini yurt dışına kaydırıyor.


Ülkeye gelmeyen veya ülkeyi terk eden yabancı sermayeye örnek verecek olursam: Örneğin Volkswagen, Türkiye’de yatırım kararı almışken, bu maksatla Manisa’da fabrika arazisi alıp, şirket kurmuşken son anda yatırımdan vazgeçip yatırımını Slovakya’ya yapıyor. Daha önce yatırımını Türkiye'de de yapılabileceğini açıklayan Çin otomobil devleri Türkiye’den vazgeçiyor; Chery, İspanya'da, BYD ise Macaristan’da karar kılarak fabrikalarını oralarda kuruyor. Honda, Gebze'deki fabrikasını kapatıp Türkiye’den ayrılıyor. Uzakdoğu'nun elektrik devi LG, Türkiye'de yatırım yapacaktı, vazgeçiyor. Tam 111 yıldır Türkiye'de faaliyet gösteren, 770 Akaryakıt istasyonu bulunan İngiliz Petrol devi BP, 770 lisans hakkını Petrol Ofisi'ne devredip Türkiye pazarından çıkıyor. İngilizlerin dev bankası HSBC, 2015'te Türkiye'de bankacılık faaliyetlerine son verme kararı almış, Şubat 2016'da ise bu karardan vazgeçmişti. HSBC, şimdi Türkiye'de şube azaltacağını açıklıyor.

Yeni Osmanlı, izlediği politikalarla yerli sermayeyi de ülkeden kaçıyor. TOFAŞ'ın Bursa fabrikasında ürettiği Fiat Doblo'nun üretimini İspanya'ya kaydırıyor. Koç grubuyla yatırımı olan Ford, Türkiye’ye yatırımdan vazgeçiyor. Türkiye'nin en büyük otomotiv şirketi Ford Otosan, Romanya’daki fabrikasının bünyesine katılmasıyla bazı modellerinin üretimini ve elektrifikasyon konusundaki deneyimini Romanya’ya taşıyor. Avrupa’nın ticari araç üretim lideri Ford Otosan, kısa süre önce hattan indirdiği E-Transit üretimini Romanya Craiova’da taşıyor. Ülker Grubu, merkezini Londra’ya, Godiva’yı da satın alarak sermayesini Belçika’ya taşıyor. Her sektör, ancak en çok da tekstil sektörü üretimlerini yurt dışına, Mısır ve Kuzey Afrika’ya taşıyor. Pek çok sektörden Türk markaları üretim üslerini Mısır'a taşırken ülkedeki Türk yatırımlarının tutarı 2,5 milyar doları aşıyor. 2023 itibarıyla yaklaşık 35 Türk sanayi şirketi, Mısır’da yıllık 1,5 milyar dolarlık ciro elde ediyor.

Son yıllarda ülkede kapanan şirket sayısı açılan şirket sayısını geçmeye başlıyor. Yine Anadolu, Osmanlıda olduğu gibi yeni Osmanlılar sayesinde sanayisiz, tarımsız ve üretimsiz hale getiriliyor.

Yeni Osmanlıcılık askerî gücü de bitiriyor

Kisrâ düşkünü Osmanlı Viyana seferine top için araba bulamazken ancak 300 arabalı haremi ile Belgrat’a giderken Osmanlının ardılı olanlar ise ülke krizde iken hükumet erkânı sekiz uçakla KKTC’ne pikniğe gidiyor, kendileri okyanus ötelerine uçakla giderken makam araçları da öncesinden uçakla okyanus ötesine taşınıyor. Kisrâ düşkünü Osmanlı Viyana seferine top için araba bulamazken ancak 300 arabalı haremi ile Belgrat’a giderken Osmanlının ardılı olanlar ise orduyu 60 yıllık tanklara 40 yıllık uçaklara mahkûm ediyor, kendilerinin ise makam uçaklarının, zırhlı makam araçlarının haddi hesabı bilinmiyor.

Yeni Osmanlıcılık saraylara doymuyor

Kisrâ düşkünü Osmanlı batarken bile kendisine borç para ile saraylar yaptırırken Osmanlının ardılı olduklarını, Osmanlı evladı olduklarını söyleyenler de ‘’itibardan tasarruf olmaz’’ diyerek kendilerine bin odalı saraylar, kışlık saraylar, yazlık saraylar yaptırıyor. Saray da yetmiyor, sarayın harcamaları da dudak uçuklatıyor: Cumhurbaşkanlığı’nın 2023 yılı bütçesi 6.3 milyar TL olarak öngörülüyor, bu rakam günlük olarak 18 milyon TL’ye denk geliyor. Bu bütçenin dışında ayrıca sarayın koruma gideri bulunuyor. Sarayın 2023 yılı ilk 5 ay koruma gideri toplam 1.2 milyar TL oluyor. Bu iki kalem beş aylık sarayın masrafı 4 milyar TL’ye yaklaşıyor.

Yeni Osmanlıcılık borca doymuyor

Kisrâ düşkünü Osmanlı batarken bile İngiliz tefecilerden borç para alıyor. Osmanlının ardılı olduklarını, Osmanlı evladı olduklarını söyleyenler de hem İngiliz hem de Arap tefecilerden borç para alıyor.

Yeni Osmanlıcılık yine ‘’fetih’’ nidaları atıyor

Osmanlı, Anadolu’yu aç, susuz ve sefil vaziyette bırakıp kendisi Doğu Roma ve Emevîlerin mirası olarak yedi kıtada ‘’fetih’’ nidaları atıyor. Osmanlının ardılı olduklarını, Osmanlı evladı olduklarını söyleyenler de hiç de atalarından aşağı kalmak istemiyorlar. Zeytin Dalı Harekâtı esnasında o zamanki TBMM Meclisi Başkanı İsmail Kahraman, Zeytin Dalı Harekâtı’nı değerlendirerek, "Bakın şimdi Afrin'deyiz, dün Fırat Kalkanı'ndaydık. Büyük devletiz. Cihat olmadıkça ilerleme olmaz, dik duramazsınız." diye açıklamada bulunuyor. ’Cihat’’! Cihat ne demek? Koskoca Meclis Başkanı ‘’Cihat’’ kavramının anlamını, ne anlama geldiğini bilmiyor mu? Hem Zeytin dalı Harekâtında hem de Barış Pınarı Harekâtında Türkiye’deki bütün camilerde ‘’Fetih Suresi’’ okutuluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 Ekim 2019 tarihinde partisinin genel merkezinde Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda şöyle konuşuyor: "Allah yar yardımcımız olsun. İnşallah en kısa zamanda bu fetih müyesser olur ve böylece Suriye'ye refah, huzur gelir.’’ Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu kendi sosyal medyasında asker elbisesi ve beresiyle paylaştığı fotoğrafın altına şu dizeleri yazıyor: "Ecdadımızın heybeti ma’rûf-ı cihandır, Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır!" Cumhurbaşkanı Erdoğan, 22 Ocak 2018 tarihinde Beştepe yapılan bir törende Afrin harekâtını anlatırken yine şöyle konuşuyor: ‘’Diyor ya 'Nereye gidiyorsun' sorusuna cevap 'Kızıl Elmaya gidiyoruz' evet, bizim bir kızıl elmamız var. Bunu yaklaşık bir ay kadar önce de açıklamıştım. Biz o hedefe doğru gidiyoruz. ‘’ 

Bunlarla da yetinmiyorlar. Zeytin Dalı Harekâtında harekâta katılan birlikler Afrin’e girdiklerinde Afrin Hükumet Binasına Türk bayrağı çekiliyor.  Barış Pınarı Harekâtının hemen öncesinde 04 Ekim 2019 tarihinde Resmi Gazetede Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın imzasıyla şöyle bir karar yayımlanıyor: ‘’Karar Sayısı: 1616 Gaziantep Üniversitesi Rektörlüğü'ne bağlı olarak Suriye'de iktisadi ve Idari Bilimler Fakültesi (EI-Bab), islami ilimler Fakültesi (Azez) ve Egitim Fakültesi (Afrin) kurulmasına, 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumlan Teşkilatı Kanununun ek 30 uncu ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 39 uncu maddeleri gereğince karar verilmiştir.’’ Cumhurbaşkanı Erdoğan, 22 Mart 2018 tarihinde yaptığı açıklamada ise Afrin'e vali ve başka yerel atamaların yapılacağını söylüyor.

Birazcık uluslararası hukuk bilenler, birazcık Cenevre Sözleşmesini bilenler bu hareketilerin, bu söylemlerin, bu kararların ne anlama geldiğini çok iyi biliyor!


İşte böyle böyle Yeni Osmanlıcılar Türkiye’nin başına devasa bir Suriye sorunu ve devasa bir sığınmacı sorunu örüyor. Bu yükün bedelini de yine Anadolu insanı ödüyor.

Yeni Osmanlıcılık Anadolu şehrlerini birer kasabaya dönüştürüyor

13. yüzyılda Anadolu'ya yapılan Moğol istilası Anadolu'nun ve İslam'ın bütün şehir medeniyetlerini ve kütüphanelerini, Bağdat Üniversitesini ve kütüphanesini yakıp yıkarken ve bu şekilde tüm Anadolu'yu ve İslam dünyasını bir kasabaya dönüştürürüken, Osmanlının ardılı olduklarını, Osmanlı evladı olduklarını söyleyenler tarafından Anadolu'daki üniversitelerin içi boşaltılıyor, hocalarını Avrupa'ya göçe zorluyor, hastanelerinde doktor, üniversitelerinde hoca bırakılmıyor,
son yirmi yılda Anadolu'da yirmi bin kitapçının kapanmasına vesile oluyor, Anadolu şehirlerinde artık bilim ve sanat adına ne varsa, araştırma merkezi, labaratuvar, kütüphane, sinema, tiyatro, opera bırakılmıyor ve bu şekilde yine Anadolu şehirleri koca koca birer kasabaya dönüştürülüyor.

Yeni Osmanlıcılık İslam dünyasında milyonlarca Müslümanın katledilmesine yardımcı oluyor

Moğol istilasıyla Anadolu'da ve İslam dünyasında milyonlarca kişi katledilirken, Osmanlının ardılı olduklarını, Osmanlı evladı olduklarını söyleyenler tarafından Haçlılarla işbirliği yapılarak yine Bağdat ve tüm bir Irak, Libya ve Suriye bombalanıyor, bu ülkeler darmadağın ediliyor, buralarda yaşayan milyonlarca Müslüman katlediliyor. 


Yeni Osmanlıcılık Anadolu insanına yine hakaret ediyor

Osmanlı Anadolu Türküne ''Etrak-ı bi idrak'' (Düşüncesiz, akılsız Türkler), “Nadan Türk” (Cahil, kaba Türk), “Türk-ü bed-lika” (Çirkin suratlı Türk), “Etrak-ı nâ-pak” (pis Türkler), “Çoban köpeği şeklinde bir Türk”, “Hilekâr Türk” ve  “Pis Türk’’ diye hakaret ederken Osmanlının ardılı olduklarını, Osmanlı evladı olduklarını söyleyenler de yine Anadolu Türküne “adi, ahlaksız, affedersin Ermeni, alçak, ananı da al git, (bunlar) ateist, cibilliyetsiz, çapulcu, çakal, çamur, çürük, edep fukarası, edepsiz, eşkıya, gafil, geri zekâlı, haysiyet fukarası, haysiyetsiz, imansız, iki ayyaş, İsrail dölü, kan emici, kitapsız (dinsiz anlamında), (bunlar) komünist, mankafa, namert, namussuz, onursuz, ölü sevici, rezil, sanatçı müsveddesi, sefil, şerefsiz, soysuz, sürtük, terörist, tezek, vampir, virüs, yalaka, (bunlar) Zerdüşt, zürriyetsiz” diye hakaret ediyor.

Sonuç

Osmanlı fethettikleri ülkelerden ganimet alıp onlara vergi ile yüklenirken Osmanlı evladı, Osmanlı ardılı olduklarını söyleyenler de artık fethedilecek bir ülke bulamayınca ve kisrâ (saray, lüks, itibar, ihtişam) geleneğini de sürdürebilmek için Cumhuriyetin bütün kazanımlarını, sanayi tesislerini, fabrikalarını, arazilerini ve işletmelerini, Doğu Roma ve Emeviler gibi bir ‘’ganimet’’ olarak görüp satıyor, Osmanlı gibi Anadolu'da tarımı bitiriyor, Anadolu'da sanayiyi bitiriyor, Anadolu'da üretimi bitiriyor. Moğollar gibi Anadolu'yu yağmalıyor ve talan ediyor. Satılacak, yağmalanacak ve talan edilecek bir şey kalmayınca da yine Osmanlı geleneği olarak Anadolu Türküne ‘’vergi’’ olarak abanıyor, Anadolu insanının kullandığı ve tükettiği her şeye ''vergi'' ve ''zam'' olarak yükleniyor.

Osmanlı evladı, Osmanlı ardılı olduklarını söyleyenler tarafından Anadolu’nun madenleri yabancılara peşkeş çekilip Anadolu coğrafyası, Anadolu ovaları ve Anadolu ormanları Moğollar gibi yağmalanıyor, talan ediliyor. 

Osmanlının ardılı olduklarını, Osmanlı evladı olduklarını söyleyenler tarafından Haçlılarla işbirliği yapılarak yine Irak, Libya ve Suriye bombalanıyor, bu ülkeler darmadağın ediliyor, buralarda yaşayan milyonlarca Müslüman katlediliyor. 


Osmanlı zihniyetinin Anadolu Türküne ve İslam dünyasına vereceği vergi, zam, aşağılama, talan, yağma, zulüm ve katliamdan başka hiçbir şeyi bulunmuyor.

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz