• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam1324
Toplam Ziyaret2199278

Osmanlı Medeniyeti!


Osmanlı Medeniyeti!

25 Ekim 2022

AKP’nin bir Grup Başkanvekili, Kahramanmaraş'ta düzenlenen 8. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı’nda 22 Ekim 2022 tarihinde bir konferansa katılıyor. Bu kişi konferansta yaptığı konuşmada cumhuriyeti ve Harf Devrimi’ni hedef alıyor. Bu kişi şöyle konuşuyor: "Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye'de yaşanmıştır. Mesela Fransız devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi Mao'nun Çin kültür devrimidir. Lügate dokunmamıştır. Ama maalesef bir kültür devrimi olarak Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir."

Bu kişiye ve bu kişinin ait olduğu zihin yapısına göre Osmanlı, Osmanlıca ile büyük bir medeniyet yaratıyor da Cumhuriyet geliyor ve bu medeniyeti yerle yeksan eyliyor…

Bu kişinin konuşması bana bir fıkrayı hatırlatıyor:

Ancak fıkradan önce küçük bir açıklama yapmam gerekiyor: Türkçe’de “ve” diye seslendirdiğimiz harfe Arapça’da “vav” deniyor. Arapça’da on yedi tane farklı anlamda “vav” bulunuyor. ‘’Ve’’ bizde sadece bağlaçken bu ''ve''ye Arapça’da ‘’atıfa’’ deniyor: ‘’Vav-ı atıfa’’. Arapça’da bir de ‘’yemin vav’’ı bulunuyor: ‘’Vav-ı kasem’’. Vav-ı kasem: Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan ‘’vav’’ harfi oluyor; Vallahi, Veşşemsi, Velfecri kelimelerinde olduğu gibi. Türkçe’ye “andolsun, yemin olsun” şeklinde tercüme ediliyor. Duhâ sûresi, sûre ’'Ved duhâ’’ ile başladığı için genellikle ‘’Ved duhâ sûresi’’ diye anılıyor. Duhâ, kuşluk vakti oluyor. Ved duhâ: ''Andolsun kuşluk vaktine'' mealinde söyleniyor...

Şimdi gelelim fıkraya:

Geçmiş zamanda, medresenin sınav günü gelip çatmış. Mollalar sıra ile sınav ekibinin önüne diz çöküp yöneltilen sorulara yanıt veriyor. Sıra bizim mollaya gelince ser mümeyyiz (baş ayırtman) sormuş: ''Ved duhâ’nın vavı, vav-ı atıfa mı (bağlaç mı), vav-ı kasem (yemin vav’ı) mı?''

Molla büyük bir ciddiyetle “vav-ı atıfa” demiş. Baş ayırtman yüzünde oluşan gülücüklerle ''Aferin evladım, demiş çıkabilirsin.''

Mümeyyizler şaşkın. Çünkü yanıt yanlış. Biri dayanamayıp “Yanlış söyledi ama siz aferin dediniz” diye itiraz edecek olmuş. Efendi hazretleri nedenini açıklamış: ''Yahu siz bilmezsiniz. Ben bunun babasını da sınava çekmiştim. O 'ved duha’da vav yoktur' diyordu...''

Bu adamın fıkrada olduğu gibi babası (Osmanlı) da fıkradaki baba gibi ‘'ved duha’da vav yoktur'’ diyordu…

O zaman gelin size babayı, o meşhur Osmanlı medeniyetini anlatayım!...

Osmanlının düşün adamları

O zat konuşmasında ‘’Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir’’ diyor ya… Acaba Osmanlı medeniyeti, 600 yıllık hükümranlığında vazgeçtim dünya medeniyetine, acaba Türk medeniyetine bir düşün adamı hediye etmiş miydi? Hadi Osmanlı, Türk değildi, Müslümandı ya, acaba Osmanlı İslam dünyasına bir düşün adamı hediye etmiş miydi?

Osmanlının Sokrates’i, Platon’u, Aristo’su var mıydı? Baron de Montesquieu, Auguste Comte, Alexis de Tocqueville,  Emile Durkheim, Vilfredo Pareto,  Jean-Jacques Rousseau, Max Weber vb. düşünürler yetişmiş miydi Osmanlıdan?

Diyelim ki böyle düşünürler yetişmedi Osmanlı da, Thomas More, Etienne de La Boétie, Machiavelli, Spinoza, Kant, Pierre-Joseph Proudhon, Marx ve Nietzsche’yi anlamış mıydı Osmanlı? Osmanlı’dan bir Thomas Hobbes bir ‘’Leviathan’’ yazmış mıydı? Osmanlı, kendi ‘'Siyasal Düşünce’'sini,  '’Siyaset Felsefesi'’sini ya da '’Siyaset Kuramı'’nı oluşturmuş muydu?

Osmanlıda matbaa

Osmanlının fen bilimlerine olan katkısını yazmıyorum. Osmanlının acaba dünyaya sunduğu bir buluşu var mıydı? O Osmanlı ki bu matbaayı değil keşfetmek, keşfedilmiş matbaayı bile bu topraklara 300 sene sokmamıştır…  Kanuni Sultan Süleyman devrinde V. Karl’ın, Osmanlı sarayında bulunan elçisi Busbecq, elçilik raporlarının birinde Osmanlıların matbaayı kullanmaya karşı isteksizliğini şöyle anlatıyor: “Yeryüzünde Türkler kadar, başka ülkelerin yararlı icatlarını kolaylıkla alan bir millete rastlamak zordur… Buna rağmen nedense kitap basmaya ve çalar saat kullanmaya bir türlü ikna edilememişlerdir…” (Orhan Tüleylioğlu, “Yalnız Kitap”, UM:AG Araştırmacı Gazetecilik Vakfı, 2014)

Osmanlıda imar

Osmanlı medeniyeti bu alanlarda yoktu ama Osmanlının başkenti Bursa ve şehzade şehirleri Manisa ve Amasya hariç Anadolu’da Osmanlı’ya ait bir tane cami, bir tane medrese, okul, yol, köprü, bina bulamazsınız. Anadolu’da imara dair gördüğünüz her yapı Selçuklu eseridir.

İşte böylesi bir medeniyetten sonra arta ne kalmıştır dersiniz? Bu maksatla Cumhuriyet kurulduğunda Osmanlı medeniyetinden kalan sosyal ve ekonomik mirasa bir bakalım.

Osmanlı medeniyetinin Anadolu’daki mirası

Osmanlıda okuma yazma ve okullar

1923 yılında Türkiye nüfusu yaklaşık 13 milyon 96 bin kişiydi. 11 milyon kişi yani nüfusun yüzde 84'ü köylerde yaşıyordu. 1923 yılında nüfusun sadece yüzde 10'u okur yazardı. Her 10 kişiden 9'u okuma yazma bilmiyordu. Eğer okuma oranını Avrupa ile mukayese edecek olursak: 1870 yılında İspanya'da okur yazarlık oranı yüzde 30, Fransa'da yüzde 69, İngiltere'de yüzde 76, Almanya'da yüzde 80 ve Hollanda'da yüzde 81 oranındaydı.  

1923 yılı verilerine göre o tarihte bütün Türkiye'de sadece 4894 ilköğretim okulu vardı. 40 bin köyün 38 bininde hiçbir okul bulunmuyor. Bu okullarda 341 bin 941 öğrenci eğitim görürken, bunların sadece 62 bin 954'ü kız öğrenciydi. 1925 yılında İngiltere'de 35 bin 83 devlet okulunda 5 milyon 940 bin öğrenci eğitim görüyordu.

Osmanlıda halk sağlığı medeniyeti!

Sağlık Bakanlığı verilerine göre 1923 yılında bütün Türkiye'de sadece 86 yataklı tedavi kurumu bulunmaktaydı. Toplam yatak sayısı 6437 iken, bütün ülkede sadece 554 doktor, 69 eczacı, 4 hemşire, 560 sağlık memuru ve 136 ebe vardı. (Sağlık Bakanlığı, Sağlıkta Dönüşüm Raporu)

1923 yılında Türkiye'de bebek ölüm hızı binde 250 yani yüzde 25. Bir başka deyişle doğan her 4 bebekten 1'i ölüyor. Anne ölüm hızı yüzde 18. Yani her 5 anneden biri ölüyor. Doğumda beklenen ömür yalnızca 50 sene.  Ülkede 3 milyon kişi trahomalı, 2 milyon kişi sıtma, 1 milyon insan ise frengiyle mücadele ediyor. (''Cumhuriyetten günümüze Türkiye’de sağlık'', Prof. Dr. Recep Akdur)

Bu istatistiklerin bir de canlı şahidi bulunuyor: Ahmet Haşim. Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili ve birinci meclisin adalet bakanı olan Refik Şevket İnce'ye müfettiş olarak gönderildiği Anadolu’dan 3 Eylül 1919 tarihli bir mektup yazıyor. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) yer alır (s.45-46). Bu mektup aynı zamanda ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ (Türk Dil Kurumu Yayını, 1997) adlı yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alıyor. Mektubun bir kısmı şöyledir: (Konunun dağılmaması için mektubun tamamına yazımın sonunda yer veriyorum.)

''Ankara’da Almanya İmparatoru’nun Anadolu hastalıklarını incelemek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli üyeleriyle görüştüm... Anlamışlar ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi nedir bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile bîhaberdir. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı! ... İstisnasız nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşiflerinden ve âletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp... onun kanını ve canını emen bir canavardır! ... Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişi-güzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Anadolu külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celal’in dediği gibi, en nefis icatları yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. ... Anadolu hemen baştanbaşa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, topluca o kadar topal ve topalların o kadar muhtelif çeşidi görülür ki insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum sanır.''

Bu mektup; Reşat Nuri'nin deyişiyle "mistik, uzak evliyalar diyarı", zahire deposu ve er yatağından ibaret görülen Anadolu’nun 1919 yılındaki içler acısı halini anlatıyor. Bu mektup; Osmanlının Anadolu’yu nasıl da ihmal ettiğini gösteriyor… Bu mektup; dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş bu coğrafyanın mahzun ve mağmum insanlarını anlatıyor…

Bu bir mektup, bilimsel bir araştırma değil derseniz o zaman size bu konudaki bilimsel bir araştırma kitabından bahsedeyim. Prof. Dr. Hikmet Özdemir'in, ‘’Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918’’ (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2005) adlı bir araştırması bulunuyor.

Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in yazdığı bu eser Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkasya’dan Mezopotamya’ya uzanan bir coğrafyada salgın hastalıkları ve bu nedeniyle meydana gelen sivil ve asker kayıplarını anlatıyor...

Kitapta, Osmanlı Ordusunda 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı, 1912–1913 Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’nda ordunun büyük bölümünde açlığın baş gösterdiği ve kolera, tifo ve dizanteriden ölen askerlerin sayısının çatışmalarda ölenlerden fazla olduğu anlatılıyor...

Kitapta ‘’Beyaz Hilal’’ başlığını taşıyan bölümde 1914–1918 yılları arasında Osmanlı Ordusunda salgın hastalıklardan ölümler ile ilgili çarpıcı bilgiler veriliyor. Osmanlı Ordusu’nda salgın hastalıklardan ölenler diğer ordularla kıyaslanmayacak ölçüde yüksek oluyor. Örneğin kitapta 1914-1918 Savaşı’nda Osmanlı Ordusunda hastalıklardan ölümlerin yüzde 50 civarında olduğunu; fakat Alman Ordusu’nda bu oranın yüzde 10’da kaldığını vurgulanıyor. Salgın hastalıklardan Osmanlı Ordusunda en fazla kayıp 3. Orduda görülüyor. Doğu Anadolu’da görevli bu ordunun sadece salgınlar nedeniyle kaybı 116 bin olarak veriliyor. Osmanlı Ordusu’nun hastanelerdeki kayıtlara göre salgın hastalıklardan kayıpları 388 bin olarak veriliyor. Bu nedenlerde 3. Orduda hastalıklardan ölümler, yaralıdan ölümlerin 28 katı oluyor… Tifüs, lekeli humma ve dizanteri 3. Ordunun Sarıkamış’tan sonra ikinci bir felaketi oluyor…  

İşte Osmanlı medeniyeti sağlıkta böyle bir tablo sunuyor…

Ekonomide Osmanlı medeniyeti!

OECD tarafından yayınlanan 'Dünya Ekonomi Tarihi' verilerine göre 1923 yılında Türkiye'de kişi başına düşen gelir 712  Geary-Khamis 1990 uluslararası dolarına eşit bulunuyor. (The World Economy) Bu sabit fiyata göre Türkiye'de kişi başına düşen gelir Peru'nun yarısı kadar, İngiltere'den 6,6 kat daha az oluyor.

TÜİK tarafından açıklanan '’İstatistik Göstergeler 1923 – 2013’' (tuik.gov.tr) verilerine göre de 1923 yılında Türkiye'de kişi başına düşen gelir sadece 45 dolar, cari fiyatla 76 liraya, sabit üretici fiyatlarıyla ise 233 TL'ye denk geliyor… 1923 yılında ülkede istihdam altında olan 5 milyon 31 bin kişinin 4 milyon 525 bini tarım, ormancılık, avcılık veya balıkçılık işiyle iştigal ediyor. Bütün imalat sanayiinde çalışan kişi sayısı sadece 159 bindi. Bütün ülkede on, onbeş fabrika bulunuyor. 1923 yılında bütün Türkiye'de sadece 10 bin camii bulunuyor. Türkiye'de 40 bin köy olduğu düşünülürse Osmanlı döneminde her 4 köyden 3'ünde bir tane cami bile bulunmuyor… Cumhuriyet döneminde cami sayısı 8 kattan fazla artarak 84 bin 864'e çıkıyor…

Osmanlı medeniyetinin kitaba bakışı

Osmanlı, kitapları basacak olan matbaayı ülkesine 300 yıl geç getiriyor. V. Karl’ın, elçisi Busbecq’in raporunda belirttiği gibi Osmanlı matbaayı kullanmaya karşı isteksiz kitap basmaya bir türlü ikna edilemiyor. Osmanlı kitabı sevmiyor. Osmanlı ancak kitap yakmayı seviyor. Günümüz Osmanlıcıların çok sevdikleri II. Abdülhamit’in binlerce cilt kitabı yaktırıyor…  

Prof. Dr. Fatma Gül Demirel, ‘’II. Abdülhamid Döneminde Sansür’’ (Bağlam Yayınları, 2007) adlı kitabının 173 ile 183. sayfalarında, tam 11 sayfada yayımladığı listede 132 farklı kitaptan 29 bin 681 adet kitabın II. Abdülhamit tarafından yaktırıldığını yazıyor... Prof. Dr. Fatma Gül Demirel, ayrıca II. Abdülhamit tarafından yakılan kitaplar listesini, ‘’Müteferrika’’ adlı derginin 2005 yılı sayısında da  "Yeni Bulunan Belgelerin Işığında II Abdülhamid’in Yaktırdığı Kitapların Bir Listesi’’ başlığı ile yayınlıyor.

II. Abdülhamit tarafından yakılan kitaplar içinde; Namık Kemal, Ziya Paşa ve Abdülhak Hamid gibi yazarların eserleri, tarih kitapları, Moliér’den yapılan uyarlamalar, ‘’Köroğlu’’ ve ‘’Hayber Kalesi’’ gibi kahramanlık kitapları, ‘’Yusuf ile Züleyha’’, ‘’Kerem ile Aslı’’ ve ‘’Leyla ile Mecnun’’ gibi halk destanları, öyküler, romanlar ve seyahatnameler bulunuyor…

II. Abdülhamid, yaktırdığı kitaplar arasında, Sünni İslâm dünyasının en muteber hadis kitabı olan "Sahîh-i Buharî" adlı kitap da bulunuyor. Bir iddiaya göre kitap içinde "Halka zulmeden idarecilere karşı ayaklanmak haktır" şeklindeki bazı hadislerin varlığı nedeniyle kitap daha piyasaya verilmeden önce toplatılıp yakılıyor…

Prof. Dr. Fatma Gül Demirel, ayrıca kitabında II. Abdülhamit döneminde “Osmanlı Devletine Girişi Yasaklanan Gazeteler” listesine de yer veriyor. (s. 167-171) Prof. Dr. Fatma Gül Demirel, bu listede 162 gazete ismine yer veriyor. Ancak listede genellemeler olduğu için aslında bu listede çok daha fazla gazete bulunuyor… Bu genellemelerin içinde; “Bütün Viyana Gazeteleri”, “Londra gazeteleri”, “Bütün İngiliz Gazeteleri”, “Bütün Fransız Gazeteleri”, “Bütün Atina Gazeteleri” gibi genel ifadeler kullanılıyor.

Sonuç

Öyle miymiş? Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi mi yok etmiş? Anlattığım gibi bu sözleri söyleyen adamın babası (Osmanlı) da girişte anlattığım fıkradaki baba gibi ‘'ved duha’da vav yoktur'’ diyordu…

İşte yere göğe sığdıramadıkları Osmanlı medeniyeti böyle bir şey oluyor…

Bazıları Mustafa Kemal Atatürk’ü, Cumhuriyeti beğenmiyorlar ya!... Bu satırlardan onlar acep ne anlarlar ki? Burada hazin olan Osmanlının sefalet içinde bıraktıkları torunlarının bu sefalete sebep olanların hasretiyle yanıp tutuşuyor olmalarıdır. Daha da vahimi olarak, bu sefalet içinde bırakılanların torunları, hem de cami minberlerinde, elde kılıç, arlanmadan, utanmadan, arsızca ve hayasızca kendilerini bu sefaletten, bu işgalden kurtaran Kahramanı lanetle anıyor… Adam çıkmış ‘’Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir" diyor… Cehalet ve körlük muhtemelen böyle bir şey oluyor…

Osman AYDOĞAN

Müfettiş Ahmet Hâşim’in mektubu

Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili Refik Şevket İnce'ye müfettiş olarak görevlendirildiği Anadolu’dan yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektup. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) isimli kitabında (s.45-46) ve 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır.

Sevgili Refik,

İhtimal sana fazla yazıyorum. Fakat ben bundan memnunum. Bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. İletişimimizin bu gidişatı seni bunaltıyor mu? Geçen mektubumu Niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum. Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. Anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. Tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi…

Fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir…

Refik; Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde (mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği. 

Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla Dara ve Keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevk eden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim…

Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. Eski Mısırlılardan ziyade Anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. Öküz, burada hayatının genelinin zembereğidir.

Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi.  Kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar. Nevşehir’den yarım saat beride güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. Kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin. 

Anadolu, hemen bir uçtan bir uca frengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Siyah, derin ve titretici gözlerle insana bakan şalvarlı, düzgün ölçülü Anadolu kadınları; sizleri nasıl unutacağım? Gençleri, insanın bazen en mükemmel bir örneğini temsil ederler. fakat, bunlar, nadirlerdendir.,

Refik, Anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. Anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. Bundan da üzgün değilim. … Niğde teftişi son bulmuştur. İâşe heyet-i teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. Benim zararım ise pek çoktur. Öncelikle sağlığım bozuldu. Hayli keçi eti yedim. Birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. Yakında, belki, üç gün sonra istanbul’a gidiyorum.

Ahmet Hâşim, 3 Eylül 1919


Yorumlar - Yorum Yaz