• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi14
Bugün Toplam1360
Toplam Ziyaret2199314

Avrupa'da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı


Avrupa'da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı

07 Ekim 2022   


Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Nisan 2002 tarih ve 372. sayısında aşağıdaki yazımın geniş bir özeti yayınlanmıştır. Siyasetçilerin, siyasetle, Avrupa siyaseti ve Avrupa’daki ırkçı yükseliş ve yabancı düşmanlığı ile ilgilenenlerin kaçırmaması gereken bir yazı olduğunu değerlendiriyorum. 20 yıl öncesinden Avrupa’daki gelişmeleri haber vermesi ve sorunu tarihi, felsefi ve sosyolojik olarak ele alması açısından yazımın okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Avusturya, Avusturya’da yabancılar, Avusturya Hürriyetçi Partisi (FPÖ); Avrupa ve Türkiye’ye etkileri ve yansımaları

Viyana, Mart 2000


 1. ÖNSÖZ:

Varşova Paktının çökmesi, Sovyetler Birliğinin dağılması ve Almanya’nın birleşmesi uluslararası ilişkilerin koordinat sistemlerini tamamen değiştirdi. Bu değişiklikler ise uluslararası ekonomik, askeri ve politik ilişkilerin güç dengelerini ve stratejik durumlarını etkiledi. Bu değişim ise jeopolitiğin parametrelerini, bu parametrelerin kendi içinde ağırlıklarını ve çatışmaların boyutlarını değiştirmiştir.


1989 / 1990 yılları tarihi bir dönüşüm noktasını göstermektedir. Rusya bu zamandan beri artık Batı tarafından bir tehdit olarak algılanmamaktadır. Bu dönüşüm, barışın tehdidini, artık iki rakip askeri bloğun varlığında değil, bilakis çok sayıda istikrarsız bölgelerin ve silahlı bölgesel çatışmaların varlığında karakterize etmektedir. Eski Yugoslavya’dan Kafkasya’ya oradan da Orta Asya’ya kadar bir çizgi boyunca ortaya çıkan çatışmaların, doğrudan veya dolaylı olarak, merkezi Avrupa’yı sarabileceği tehlikesi yeni güvensizliklere neden olmaktadır.[1]

Soğuk Savaş döneminde Avrupa için tek bir tehdit kaynağı ve tek bir ana cephe, iki kutuplu ve nükleer bir savaş tasviri vardı. Doğu – Batı çatışmasının sona ermesi şimdiye kadar tartışılan teorileri, strateji konseptlerini ve askeri güç mukayeselerini geçersiz kıldı. Dünyadaki temel değişikliklerin ne anlama geldiği, hangi sonuçların çıkarılması gerektiği, güvenlik politikalarının gelecekte hangi jeopolitik ve jeostratejik temellere oturtulması gerektiği ve 21nci yüzyılın nasıl şekilleneceği üzerine son yıllarda çok sayıda jeopolitik tartışmalar yürütülmüştür.

20nci yüzyılın ikinci yarısında başlayan Avrupa’ya işgücü göçü, 90’lı yıllar boyunca yaşanan savaşlar, krizler ve Avrupa’ya mülteci akını ve bunlarla ilgili olarak bir entegrasyon politikasının olmayışı ve son yıllarda yaşanan güvenlik politikaları tartışmaları ülkelerin siyasal kültürlerini ve dolayısıyla da dış politikalarını etkilemiştir. Bu değişim ve tartışmaların özellikle Avrupa’da siyasal kültür üzerine etkileri çok kökten olmuştur. Ben idraki (Selbstbild) ile öteki idraki (Fremdbild) arasında bir uçurum yaratılmıştır.

Bu uçurumu Almanya’da. Fransa’da, İsviçre’de, İsveç’te ve Avusturya’da, ama tüm Avrupa’da görmek mümkündür. Anglo-Sakson kültüründen farklı olarak kıta Avrupası siyasal kültürü ırk temeli ırkçılığından ziyade kültürel ırkçılık üzerinde gelişmiştir. Bu anlamda Türkler ve Türkiye Avrupa’nın ırk temelinde ‘ötekisi’ durumuna düşürülmüştür. Bu görünümün yansıması olarak da; ya Türkiye’nin dışlanması, ya da Türklere karşı yapılan saldırılarda artış olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bunun nedeni olarak Avrupa’daki işsizlik, yabancı sayısındaki artış ve marjinal gruplar gibi çeşitli sebepleri saymak konunun felsefi ve siyasi kültürel değerini görmemek olacaktır. Bu siyasi kültür değişikliğini Avrupa’nın bazı ülkelerinde partileşmiş olarak (İsviçre’de, Avusturya’da olduğu gibi) görebileceğimiz gibi, bazı ülkelerde de (Almanya, İngiltere ve İskandinav ülkeleri) yeterince partileşememiş siyasal güçler olarak görmekteyiz.

Bu araştırmada, bahsi geçen Avrupa siyasal kültürünü etkileyen jeopolitik tartışmalara özet olarak değinildikten sonra 21nci yüzyıla girerken Avrupa’nın politik çerçevesi çizilmekte ve Avusturya örneğinde Avusturya Hürriyetçi Partisi merkez alınarak siyasal kültürün nasıl değiştiği ve bu değişimin iç ve dış politikaya nasıl yansıdığı ve halen Avusturya’da koalisyon ortağı olan bu partileşmiş Siyasi Kültürün iktidar ortaklığında veya tek başına iktidar olması durumunda Türkiye’ye olan ve olacak muhtemel etkilerinin neler olacağı ortaya konmaya çalışılacaktır. Araştırmanın sonunda ise araştırmadan çıkarılan sonuç ve alınacak tedbirler ‘Sonuç ve Teklifler’ bölümünde yer almaktadır.

2. 21NCİ YÜZYILA GİRERKEN AVRUPA’NIN POLİTİK ÇERÇEVESİ

Konunun tam olarak anlaşılabilmesi için, özellikle 1989 dönüşümünden sonraki Avrupa’nın politik çerçevesinin ve bu çerçeve içerisinde yapılan tartışmaların ve oluşturulan politikaların çok iyi bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Bu bölümde kısaca 1989 dönüşümünden sonra Avrupa’da yaşanan gelecek yüzyıla ait ve dünyanın politik olarak nasıl şekilleneceğine dair olan tartışmalara yer verilmiştir.


     a. 21nci yüzyıla ait politik öngörüler ve vizyonlar

21nci yüzyılın nasıl şekilleneceği üzerine oluşturulan tezlerin bir kısmı bilimsel esaslara dayandırılırken bir kısmı da bilimsel verilerden uzak sadece önyargılar ve öngörüler üzerine oturtulmaktadır. Burada ayırım yapılmaksızın tezler ve tezler üzerine yapılan tartışmalar özet olarak yer almaktadır.


           (1) Kültürlerin savaşı; Jeokültür

Amerikalı politik danışman Samuel P. Huntington  1993 yılında Foreign Affairs dergisinde ‘Kültürlerin Savaşı’ (Clash of Civilizations – Kampf der Kulturen) ismiyle yayınladığı makalesini genişleterek görüşlerini aynı isim altında kitap olarak yayınladı.[2] Huntington’un öne sürdüğü tez özet olarak şudur; 19ncu yüzyılda devletler, 20nci yüzyılda ideolojiler savaşmıştı. 21nci yüzyılda ise kültürler çarpışacaktır.


Huntington tezini şu şekilde savunmaktadır; uygarlıkların kimlikleri gelecekte artan biçimde önemli olacaktır. Dünya büyük ölçekler içinde değişik etkiler yoluyla sekiz büyük uygarlık grubuna ayrılacaktır. Bunlar; Batı, Çin, Japon, İslam, Hindu, Ortodoks-Slav, Güney Amerika ve Afrika uygarlıkları olacaktır. Geleceğin en önemli çatışmaları bu uygarlıkları birbirinden ayıran çizgi üzerindeki ‘Kültürel Kırılma Hatları’ boyunca ortaya çıkacaktır.

Huntington’un tezinde en dikkati çeken husus İngilizce şu ifadede yer almaktadır: ‘The West Agains the Rest.’ Huntington, Batı (Avrupa – Amerika) ile dünyanın geri  kalanları, özellikle İslam arasındaki büyük savaştan söz etmektedir.  Hemen hemen tezinin tamamı İslam üzerine odaklaşmıştır. Huntington’a göre Batı’ya en büyük tehlike – diğer dikkati çeken bir ifade – kanlı sınırlara sahip olan ve çevresinde devamlı çatışmalar olan İslam’dan gelmektedir.

Huntington için eski Doğu Roma ile Batı Roma’yı birbirinden ayıran sınır çizgisinin (Limes Line) büyük bir önemi ve günümüzde de geçerli olan bir anlamı vardır: Huntington’a göre bu sınır, Batı Roma’nın varisleri olan Katolik Protestan dünyayı diğer kültürlerden (Ortodoks – İslam) ayıran bir kültür sınırıdır.

Bu sınır Kuzey Denizinden Adriyatik’e kadar inmekte, Finlandiya ve Baltık devletlerini Rusya’dan ayırmakta, Polonya’yı batıya iterek Beyaz Rusya, Ukrayna ve Romanya’dan geçerek Hırvatistan’ı Sırbistan, Bosna ve Karabağ’dan ayırmaktadır. İkinci çizgi Doğu – Batı istikametinde Adriyatik’ten Karadeniz’e doğru uzanmaktadır. Bu çizgi ise Habsburg İmparatorluğunu Osmanlı İmparatorluğundan ayırmaktadır. Huntington’a göre bu sınırlar boyunca bir tarafta Hıristiyan Batı kültürü, diğer tarafta ise Ortodoks-Hıristiyan ve İslam Kültürü bulunmaktadır ve bu çizgi boyunca da çatışmalar ortaya çıkmaktadır.

Huntington’a göre diğer bir sınır da Kafkasya’da bulunmaktadır. Burada ise Ermenistan – Azerbaycan arasında, Çeçenistan’da, Tacikistan’da ve önceleri Afganistan’da Rus Ortodoks ve İslam kültürü arasında çatışmalar yaşanmaktadır.

Huntington’un tezindeki diğer ana unsurlar şu şekilde özetlenebilir;

* Gelecekte çatışmalar devletler arasında değil kültürler arasında olacaktır.

* Anglo-Sakson batılı kültürün dünya politikasındaki etkisi ve batılı değer sistemleri gerilemektedir.

* Çeşitli kültürlerin değerleri ve felsefi normları birbirleri ile uyuşmazlık halindedir.

* Kültürel bilinç ve köktendincilik artmaktadır.

* Kültürler arası çatışmalar aynı kültür içindeki çarpışmalardan daha şiddetli olmaktadır.

* Uluslararası organizasyonlar (BM Güvenlik Konseyi, IMF gibi) tek taraflı olarak Batının ilgilerini temsil etmektedir.

* Batı Kültürü ile İslam arasında büyük bir gerilim potansiyeli vardır.

* İslami devletler ve Çin Batıya karşı silahlanmaktadır.

Gerçi bu tez yeni değildir. 20nci yüzyılın başında Alfred Hettner ‘Yeryüzüne Kültürün Girişi’ (Gang der Kultur über die Erde) isimli eserinde, 1930’lu yıllarda Heinrich Schmitthener ‘Kültürlerin Savaşının Hayat Alanı’ (Lebensräume im Kampf der Kulturen) isimli araştırmalarında bu konuya değindiler. Altmışlı yılların başında Fransız filozof Raymond Aron ‘Barış ve Savaş’ (Frieden und Krieg) isimli eserinde Doğu – Batı çatışmasının uzun sürede bir uygarlık çatışmasına döneceğini yazıyordu.[3]

İngiliz filozof Arnold Toynbee de kırklı yıllarda dünyanın ideolojik ayırımının sona ereceğini onun yerine dinlerin geçeceğini söylüyordu.

Kavram olarak 1990’lı yılların başında oluşan Jeokültür, Huntington’un tezi ile jeopolitik tartışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır. Huntington’a göre dünya, dini ve etnik blok teşkillerinin ve çatışmaların eşiğinde olduğu bir çağa giriyordu. Sınırlar artık ulusal devletleri değil, kültür bölgelerini gösterecekti. Geleceğin global politik çatışmaları uygarlıkları birbirinden ayıran çizgiler üzerinde olacaktı.

Huntington, bu tezi ile de yetinmemiş, kendisi ile yapılan konuşmalarında ve konferanslarında sürekli olarak ve provake eden bir şekilde bir kültür savaşını kurcalamıştır.

Huntington’a göre Batının Rusya ile ilişkisinin büyük anlamı vardır ve mümkün olduğu kadar Rusya Batının yanına çekilmelidir. İslam ile yakın bağlantı kurmuş bir Çin ile Rusya’nın koalisyonu Batıyı güçlü bir baskı altında bırakırdı. Kendisi ile yapılan bir röportajda , ABD ile Avrupa’nın  Çin’e karşı birleşmek mecburiyetinde olduklarını ifade ederken, yine aynı röportajda, NATO’nun doğuya genişlemesini savunarak, Türkiye’nin NATO üyeliğinin gözden geçirilmesi gerektiğini belirtmiştir.[4]

Huntington gelecekteki dünya savaşını şu şekilde senaryolaştırmaktadır[5]: Çin ve onun islami müttefiki olan İran, Avrupa’yı tehditle korkutmak amacıyla gizlice Bosna ve Cezayir’e nükleer roketler temin ederler. Sırplar da geleneksel Hıristiyanlığın savunucuları (!) olarak bu nükleer roketlere el koymak amacıyla Saraybosna’ya saldırırlar.  Daha sonra da intikam amacıyla Cezayir’den Avrupa’ya nükleer roketler ateşlenir...

Huntington’a göre her kim Batıyı bir arada tutmak istiyorsa, ülke içinde Batılı Kültürü sadece muhafaza etmemeli, aynı zamanda Batının sınırlarını da tarif etmelidir. Bunu sağlamak için Batılı olmayan toplumlardan Batıya yapılan göçler sınırlandırılmalı ve azaltılmalıdır. Ayrıca Batıdaki göçmenler de asimile edilmelidirler.[6]

Almanya’da bir dergide Huntington eleştirilirken ‘ülke içindeki çok kültürlülüğün ABD’yi ve Batıyı, ülke dışındaki evrenselliğin ise Batıyı ve dünyayı tehdit ettiğini Huntington’un kitabında özetlediği’ ifade edilmiştir.[7]

Huntington kitabının sonunda – artık bir anlam ifade etmeyen – kültürler arası diyaloga çağrı yapsa da artık çok geçtir. Hungtinton’un tezinden sonra Avrupa’da ve özellikle Avrupa’nın güvenlik politikasının oluşturulduğu kurumlarda yapılan 21nci yüzyıl için tehdit değerlendirilmesi ile ilgili dersler, seminer ve konferanslarda – Huntington’un düşüncesi paralelinde – içinde Türkiye’nin de yer aldığı İslam ülkeleri Batıya tehdit olarak gösterilmiştir.[8]

Bu tehdit algılaması üzerine , 23-25 Ocak 1996 tarihinde Berlin’de yapılan ‘Gelecek Perspektifi olarak Kültürlerin Savaşı’ konulu sempozyumda konuşan Fransız politolog Sami Nair şu eleştiriyi getirmektedir[9]; Kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için Batı, askeri güce, ekonomik güce ve son olarak da medya gücüne sahiptir. Eğer bir tehdit senaryosundan bahsedilecekse o zaman şu sorulmalıdır; Kim kimi tehdit ediyor?

Yine Huntington’un paralelinde değerlendirilebilecek bir tezi de Alman Asya uzmanı Peter Scholl- Latour 1996 yılında yazdığı ‘Geleceğin Muharebe Sahası; Kafkasya ve Pamir arası’ (Das Schlachtfeld der Zukunft; Zwischen Kaukasus und Pamir)[10] isimli eserinde ortaya atmıştır. Peter Scholl- Latour Kafkasya ve Pamir arasındaki bölgeyi geleceğin muharebe sahası olarak görmektedir. Yazara göre bu bölge arasında, özellikle Afganistan ve Tacikistan’da yaşanan iç savaş ideolojik bir ayırımı meydana getirmiştir. Bu ideolojik ayırımın sonuçları da başta Rusya, Türkiye ve Çin olmak üzere tüm bölge ülkelerini derinden etkileyecektir.

Ancak Huntington’un öngördüğü böyle bir tehlikeyi önlemek için de Huntington’un bu tezine karşıt olarak yine Amerikalı Ortadoğu uzmanlarından politikacı Graham Fuller ve Jan O. Lesser  birlikte yazdıkları ‘The Sense of Siege. The Geopolitics of İslam and Europa’[11] isimli eserlerinde Huntington’un ‘Batı ile İslam’ın çatışacakları’ tezine karşı çıkmaktadırlar. Batının İslam’ı bir bütün olarak karşısına alması yerine, demokratik yapıya sahip, ılımlı ve diyaloga girilebilecek islami iktidarlarla işbirliği yapmasını önermektedir. Yine aynı şekilde Kai Hafez Nisan 1997 de yayımlanan ‘İslam ve Batı. Diyaloga Teşvik’ (Der İslam und der Westen. Anstiftung zum Dialog)[12] isimli eserinde Huntington’un tezine karşı bir düşünce getirerek, gerilim istemeyenlerin buna karşı birşeyler yapmaları gerektiğini vurgulayarak Batıyı İslam’la diyaloga teşvik etmiştir.

Eski Alman Devlet Başkanı Roman Herzog İslam bilimci Dr. Annemarie Schimmel’e Alman Yayımcılar Birliği Barış Ödülü verilmesi nedeniyle Ekim 1995’de yapılan törende yaptığı konuşmasında ‘Barış için kültürlerin karşılıklı diyalogunun  önemine’ değinmiştir.[13] Roman Herzog  Mayıs 1997’de Hamburg’ta yaptığı bir başka konuşmasında ise yabancı kültürlerle tanışmayı zenginleşmenin bir şansı olarak değerlendirmiş ve dünyayı açıklığa ve toleransa davet etmiştir.[14] Ancak yine o yıllarda Avrupa Hıristiyan Demokratlar Birliği toplantısı sonunda o zamanki Alman Başkanının da imzasıyla yayınlanan bir bildiride Türkiye’nin ‘farklı bir kültür grubuna’ ait olmasından dolayı ne şimdi ne de gelecekte AB’ne üye olamayacağı belirtilmiştir.

Bir başka Amerikalı politikacı ve araştırmacı Francis Fukuyama, 1992 yılında yayımladığı ‘Tarihin Sonu’ (The End of History – Das Ende der Geschichte)[15] isimli eserinde, komünizmin çökmesinden sonra liberal demokrasinin insanlığın ideolojik evriminin son noktasına ulaştığını, sistemlerin üstünlük yarışında Batı kapitalizmi ve demokrasisinin muzaffer olarak çıktığını ve politik ideal olarak yeryüzünde erişebileceği başka bir iddiasının kalmadığını iddia ederek ideolojilerin savaşının sona erdiğini ve dünyanın gelecekte sınırsız bir ekonomik büyüme ve tüketim devleti haline geleceğini ileri sürmüştür.

Ancak 1993/94’den sonra Rusya içinde emperyalist revizyonizmin etkili milliyetçi güçleri ile kendisini göstermesi ile  Fukuyama’nın iyimserliği uzun sürmemiştir.

Fukuyama’nın bu tezine karşılık Amerikalı araştırmacı John Lukacs ‘Tarih Devam Ediyor’ (Die Geschichte geht weiter)[16] isimli eserinde tarihin bitmediğini, tam tersine yeni sorunların ve özellikle milliyetçilik akımlarının tekrar geri döndüğünü vurgulamaktadır. Hans – Peter Schwarz, Karl Kaiser ile birlikte yayınladıkları ‘Yeni Dünya Politikası’ (Die neue Weltpolitik)[17] isimli kitaptaki kendi makalesinde, tarihin değil bitmek, 20nci yüzyılın sonunda dünyanın değişik bir biçimde tekrar 1914 öncesi şartlara döndüğünü belirtmektedir.

Alman sosyolog ve aşırı sağ uzmanı Claus Leggewie de konunun ‘Tarihin Sonu’ olmadığını, soğuk savaşın durgunluk içerisindeki dünya düzeninin kırılmasının korku felcinin bir çeşidine yol açtığını ifade etmektedir.[18]

1990’lı yıllarda kültür üzerine bu tezler tartışılırken dünya birbiri ile zıt birkaç politik gelişmeyi aynı anda yaşamıştır. Bir yanda ‘globalleşme’ yaşanırken bir yandan da ‘bölgeselleşme’ olayı yaşanmıştır. Bir yandan AB’nde olduğu gibi geleneksel ulusal devlet boyutundaki egemenlik şekil değiştirerek egemenlikte çok ulusluluğa geçilmiş ama aynı zamanda eski Yugoslavya’da olduğu gibi etnik bölgeselleşme olayı yaşanmıştır.

Tüm bu etnik  - bölgeselleşme olaylarına ve ‘Kültürler Savaşı’ provokasyonlarına rağmen günümüzde Batıda tartışılan konu Hungtington’un reddettiği ‘Evrensel Kültür’ dür. Komünikasyon ağlarının tüm dünyayı kapsadığı, globalleşme sayesinde tüm dünyanın tamamının tek başına bir köy haline geldiği günümüzde uygarlıklar arası büyük kültür çatışmalarının oluşumu pek mümkün görülmemektedir.

Ancak Hungtington’un temsil ettiği düşünce tarzı kültürel ve dini fundamentalizmi artırmış ve kültürü uluslararası güç mücadelelerinde bilinçli olarak bir araç,  bir çatışma sebebi ve bir güvenlik politikası parametresi haline getirmiş[19] ve toplumların siyasal kültürünü ve siyasal düşünce tarzını değiştirmiş ve bu alanda bir siyasal paradigma değişikliğine yol açmıştır.

             (2) Bilgi Çağı; Jeoekonomi

Yine 1990’lı yıllar boyunca gelecek yüzyılın bir ‘Bilgi Çağı’ olacağı ve ‘Jeoekonominin’ gelecekte ‘Jeostratejinin’ yerini alacağı ve ‘Ekonomik Güç’ ve ‘Kültürel Çekim Gücü’ gibi (soft power) faktörlerin bir anlam kazanırken, askeri gücün (hard power) daima azalan bir rolü olacağı üzerine çok sayıda tezler ileri sürülmüştür.


1990’lı yıllar içerisinde bilimsel eserlerde endüstri çağının sona ermekte olduğu ve onun yerine bilgi çağına geçmekte olduğumuza dair çok sayıda fikirler ifade edilmiştir.

Kondrad Seitz ‘Yeni Dünya Politikası’ (Die neue Weltpolitik) isimli kitapta yazdığı makalesindeki[20] fikrine göre dünya tarım çağından endüstri çağına geçerken nasıl bir değişim yaşamışsa, bilgi çağına geçerken de benzer bir değişimi yaşayacaktır. Endüstri çağında kapital merkezi üretim faktörü iken, bilgi çağında stratejik kaynak ise ‘bilim’ olacaktır. Geleneksel tahıl, hammadde ve enerji gibi doğal kaynakların yanında çelik endüstrisi, tersaneler ve ağır makine sanayii anlamlarını kaybedecekler ve bunların yerini araştırma ve geliştirme yolu ile bilim alacaktır. Dünyaya geniş topraklara ve büyük kaynaklara sahip ulusların değil, düşünce ve teknoloji üreten ulusların sahip olacağını ileri sürerek, ulusların güç sıralamasını asker ve top sayısının değil, teknolojik güçlerinin belirleyeceğini, askeri gücün bilgi ve uzay tekniğinin bir fonksiyonu olacağını belirtmiştir. Seitz’e göre hiçbir doğal zenginliği olmayan dağlık ve yüzölçümü olarak da Benelüx ülkeleri kadar olan Japonya ekonomik olarak süper bir güç olarak yükselirken, buna karşın dünyanın en büyük hammadde ve enerji kaynaklarına ve geniş topraklarına sahip Rusya ise ekonomik olarak yoksullar evi haline dönüşmüştür.

Amerikalı gelecek araştırmacıları Alvin ve Heidi Toffler ‘21nci Yüzyılda Hayatta Kalmak’ (Überleben im 21. Jahrhundert)[21] isimli eserlerinde bilgisayarların, bilgi ağlarının ve uyduların artan bir eğilimle endüstri üretimini ve modern silah teknolojisini belirleyeceği görüşünü savunmaktadırlar. Alvin ve Heidi Toffler’e göre bilim, bugün için her modern ekonomi ve her nitelikli ordu için en önemli kaynaktır. Bilgi devrimi içerisinde önde olan, başkalarından daha güçlü olacaktır.

İngiliz tarihçi Paul Kennedy ‘Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü’ (The Rise and Fall of the Great Powers – Aufstieg und Fall der Grossmächte)[22] isimli eserinde bir devletin çatışmalara dayanabilme kabiliyetini ekonomik temelinin güçlülüğüne bağlarken, ‘21nci Yüzyıla Hazırlık’ (in Vorbereitung auf das 21. Jahrhundert)[23] isimli çalışmasında 21nci yüzyılda dünyayı bekleyen global problemleri inceledikten sonra teknolojik olarak en iyi hazırlık yapan ülkenin bu problemleri aşabileceğini ileri sürmektedir.

Değerlerin bu değişimi ise dünya politikasında temel bir dönüşüme sebep olmaktadır. Gelişmiş ülkeler jeopolitik dönemden jeoekonomik çağa geçmektedirler. Bir zamanlar topraklar ve koloniler için savaşan güçler şimdi teknolojik liderlik ve global ileri teknoloji pazarlarına hakimiyet için savaşmaktadırlar.[24]

Bu değişim ise dünyayı bilgi üreten toplumlar ve bilgi tüketen toplumlar olarak ikiye ayırmakta ve tarihte hiç olmadığı kadar bilgi tüketen toplumları bilgi üreten toplumlara bağlı kılmakta ve aradaki farkı derinleştirmektedir.

               (3) Kuzey – Güney çatışması

Üçüncü Dünya uzmanı Jean – Christophe Rufin ‘İmparatorluk ve Yeni Barbarlar’* (Das Reich und die neue Barbaren)[25] isimli araştırmasında ;  Doğu – Batı çatışmasının sona erdiğini, onun yerine ‘Kuzey’ ile ‘Güney’ arasında bir ‘cepheleşme’ meydana geldiğini ifade etmektedir.


Aynı tezi Peter Grubbe de ‘Üçüncü Dünyanın Batışı’ (Der Untergang der dritten Welt)[26] isimli kitabında savunmaktadır. Rufin kitabında yeni bir ‘Avrupa Kalesi’ (Festung Europa) eğiliminden bahsetmektedir.

Rufin’e göre, Doğu ve Batı arasında bir cephe vardı, oysa şimdi ise Kuzey ile Güney arasında bütün dünya boyunca uzanan ve bölgeleri çevreleyen bir sınır çizgisi bulunmaktadır. Rufin, ABD – Meksika sınırında, Akdeniz’de (Türkiye güneyde kalıyor), Rusya ve Çin arasında Amuderya nehrinde bu yeni sınır çizgisinin geniş ve belirli bir bölümünü görmektedir.

Uzak ve Ortadoğu’ da ise bu sınır henüz istikrarsızmış. Bu bölgede Kuzey’in bütün dikkatine mazhar olan ‘Tampon Devletler’ bulunmaktaymış. Meksika ve Türkiye gibi devletler, hatta Fas, İran veya Çin Güney’in gerilimini karşılamalı ve Kuzeye olan etkisini hafifletmelilermiş... Kuzey tolerans yoluyla Güneydeki otoriter ve totaliter rejimleri muhafaza etmeye hazırmış.

Rufin’in anlayışına göre, Kuzey için Roma imparatorluğu zamanında birkaç fonksiyonu olan yeni sınırın (Limes Line) bir anlamı olmalıdır... Rufin kendi hareket tarzını ise bu görüşün tam karşısına oturtmaktadır; Kuzey, kendi refahı ve istikrarını muhafaza için evrensel adaletten vazgeçmemelidir...

      b. 21nci yüzyıla ait politik öngörüler ve vizyonların değerlendirilmesi

Varşova Paktının çökmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Almanya’nın birleşmesi ve dünyada yaşanan özellikle iletişim sistemindeki gelişmeler uluslararası ilişkilerin koordinat sistemlerini tamamen değiştirmiştir. Bu değişikliklerin ne anlama geldiği konusunda 1990’lı yılların başından beri araştırmalar ve tartışmalar yapılmış ve bu konu üzerinde tezler üretilmiştir.


Dünyada ve özellikle Avrupa’da yaşanan bu siyasal değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine 21nci yüzyılın nasıl şekilleneceği üzerine oluşturulan öngörüler, tezler ve tartışmalar ise özellikle Avrupa’nın siyasi paradigmalarını değiştirmiş ve Avrupa siyasi kültürü üzerinde köklü değişikliklere yol açmıştır.

Bu değişikliklerin 21nci yüzyıl için dünya barışı açısından hiç de iyi gelişmeler olmadığı çeşitli bilim adamları tarafından ifade edilmektedir. Alman Orient Enstitüsü Başkanı Dr. Udo Steinbach’ın 13 Ocak 2000 tarihinde Viyana’da verdiği konferans buna örnek olarak verilebilir.[27] Dr. Udo Steinbach konferansında ortak bilinçten ve ortak değerlerden bahsederek gelecek yüzyılda dünya barışı için doğu ile batı arasındaki derin bir paradigma değişiminin gerekliliğini vurgulamıştır.

Bu paradigma değişiklikleri nedeniyle Avrupa siyasi kültüründe ‘Kültür Farklılığı’ anlamını artırmış, gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki uçurum ise her yönden derinleşmiştir.

3. AVRUPA SİYASİ KÜLTÜRÜNDEKİ DEĞİŞİKLİK PARAMETRELERİ

Yukarıda bir kısmı izah edilen nedenlerden dolayı Avrupa siyasi kültüründe bir değişim yaşanmıştır. Bu değişimin sonuçlarını globalleşme/küreselleşme, fundamental eğilimler, kimlik sorunu, Avrupa kalesi oluşumu, ben idraki/ öteki idraki ve düşman idraki oluşumu ile bu değişimin sebep ve sonuçları arasında iç içe geçmiş olan Avrupa‘da ki Türk varlığını sayabiliriz.


     a. Göç olgusu

Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun bir araştırmasında göre[28] şu anda 120 milyon insan işgücü olarak yabancı bir ülkede yaşamaktadır. Bu sayı 1965 yılında 75 milyon idi. Araştırmada bu göçün ana nedeni olarak ülkeler arasındaki ücret farklılığı gösterilmektedir. 1995 yılı verilerine göre bir saatlik iş için Hindistan’da 0,25 dolar, Rusya’da 1,7 Dolar ödenmektedir. Aynı iş için Almanya’da ise 31,88 dolar ödenmektedir.


Araştırmada ulaştırma ve telekomünikasyon hizmetlerinin yaygınlığı ve ücretlerinin düşüklüğü işgücünün yurt dışına göçünü daha da kolaylaştırmaktadır. Globalleşmeden beklenen ‘işgücü yerine malların dolaşımı’ gerçekleşmemiş, ekonomik yapı değişikliği beraberinde fakir ülkelerde sosyal patlamalara yol açmış bu da çok sayıda insanın iş aramak için zengin ülkelere geçişine sebebiyet vermiştir.

Bu ekonomik göçün yanında özellikle Avrupa 1989’dan sonra bir de etnik göç yaşamıştır. Eski Yugoslavya’da olduğu gibi milyonlarca insan etnik sebepler yüzünden yurtlarından sürülmüştür. Yaklaşık dört milyon Alman kökenli insan 1989’dan sonra Polonya’dan, Romanya’dan ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinden Almanya’ya göç etmişlerdir. Bu göç eden insanlar da yeni ülkelerinde marjinal ve istenmeyen azınlık durumuna düşmüşlerdir.[29]

     b. Globalleşme  sonuçları

Globalleşme (küreselleşme) 1989/90 dönüşümünden sonra sıkça kullanılan bir kavram olmuştur. Ancak globalleşme kavramının bir sonuç mu, yoksa bir süreç mi olduğu konusunda tam bir açıklık bulunmamaktadır.[30]


Komünikasyon ve bilgi teknolojisi yoluyla desteklenen pazarların globalleşmesi iki büyük akımı etkilemiştir; Birincisi, ulusal seviyede hiçbir fark olmayacak şekilde eşit üretilen mal ve hizmet pazarının oluşumu,  diğeri de, pazarları belirleyen prensiplerin ve kuralların değişimi. Pazarları belirleyen bu değişim ne klasik anlamda arz ve talep kanunu ne de iç pazarları korumaya yönelik devlet müdahalesi ile oluşan bariyerlerle ilgilidir. Bu değişimin muhatabı tek tek egemen devletler değil, bilakis uluslar üstü organizasyonlardır.

Bu iki akımın gelişmesi ise iki farklı gelişmeyi beraberinde getirmiştir. Ulusal seviyede hiçbir fark olmayacak şekilde eşit üretilen mal ve hizmet pazarının oluşumu beraberinde globalleşmeyi, uluslarüstü organizasyonlar yolu ile de bölgeselleşmeyi oluşturmuştur.[31] Bu bölgeselleşmeye örnek olarak NAFTA, ASEAN, APEC, AB, WTO ve GATT verilebilir. Bu şekilde pazarlarda klasik anlamda ulusal devletlerin değil, uluslararası organizasyonların rekabeti söz konusu olmaktadır.

Bir yandan globalleşme ve bölgeselleşme paralel gelişirken, buna bağlı olarak AB’de olduğu gibi egemenlikte çok ulusluluğa geçilmiş, fakat bu gelişmeye de zıt olarak eski Yugoslavya’da olduğu gibi etnik- bölgeselleşme olayı yaşanmıştır.[32]

Soğuk savaşın sona ermesiyle de barış araştırmalarının konumu da değişmiş, çatışmaların artık büyük çaplı global cepheleşmelerden dolayı değil, aynı devlet içindeki küçük grupların çatışmalarından oluşacağı tasavvur edilmiştir. Bu şekilde çözülmemiş her problem ileride şiddete dönüşebilecek potansiyel bir kaynak olarak görülmüştür.[33]

Eski Yugoslavya’dan Kafkasya’ya oradan da Orta Asya’ya kadar bir çizgi boyunca ortaya çıkan ve bu şekliyle tasavvur edilen çatışmaların, doğrudan veya dolaylı olarak, merkezi Avrupa’yı sarabileceği tehlikesi yeni güvensizliklere neden olmuştur.[34] Dolayısıyla globalleşme Avrupa’da güvensizliğe sebebiyet vermiştir.

Bu kanıyı destekleyecek en iyi örneği İsviçreli yazar ve SP milletvekili Jean Ziegler vermektedir. Yazar Format dergisine verdiği bir mülakatta Haider ile İsviçre aşırı sağcısı Blocher’i mukayase ederken ‘her ikisinin de insanları güvensizleştiren globalleşmeden yarar sağladıklarını ve demagoji olarak da yabancıları suçlu ilan ettiklerini’ ifade etmektedir.[35] Fransız ‘Le Figaro’ gazetesinin şef redaktörü Franz-Olivier Giesbert[36] de ‘Globalleşme arttıkça milliyetçiliğin gelişmekte olduğu’ kanısını taşımaktadır.

         c. Fundamental eğilimler

1989 dönüşümünden sonra tüm dünyada fundamental eğilimler gündeme gelmiş, ABD’de Amerikan fundamentalizmi, İsrailde Yahudi fundamentalizmi, Avrupa’da ırkçılık, İran ve Ortadoğuda İslam fundamentalizmi artış göstermişlerdir.


         ç Kimlik sorunu

20nci yüzyılın sonlarına doğru tüm dünyada ve özellikle Avrupa’da bir aidiyet krizi, bir kimlik krizi yaşanmıştır. Bu kimlik krizinden direkt etkilenenler de yabancılar olmuştur.


AB ‘Yabancı Düşmanlığı ve Irkçılıkla Mücadele Komisyonu’ Başkanı Beate Winkler bir yorumunda[37] ‘kimlik krizinin, büyüyen globalleşmenin, sürekli hızlanan komünikasyonun ve yükselen işsizliğin Avrupa toplumu içerisinde sadece güvensizliğe yol açmadığını, bilakis yerleşik insanlarla göçmen halkın ilişkilerine direkt bir yük getirdiğini’ beyan etmektedir.

Yoğun bilgi akışı altında yaratıcı yeteneği kaybolan kültürel çoğulculuk çatışmasında tek tek bireyler, özellikle aydınlar entelektüel bir boyut oluşturamamışlar ve bundan da bir kimlik krizi ortaya çıkmıştır. Globalleşmenin baskısı altında hızlanan toplumsal süreç geleneksel toplumsal yapıya aşırı bir yük getirmiş, politikanın çözüm bulamadığı klasik nasyonal devletlerde bu durumdan popülistler istifade etmişlerdir. Kültürel ve ekonomik globalleşme ne kadar fazla ise klasik devletteki parçalanma da o kadar fazla olmaktadır.[38]

           d.  ‘Festung Europa’ – Avrupa kalesi oluşumu

1989-90 sonrasında Batı Avrupa rahatlamıştı. Avrupa’ya en büyük tehdit Sovyetler Birliği dağılmış, ideolojik savaş sona ermişti. Son yıllarda yaşanan bölgesel çatışma ve krizlerin, doğrudan veya dolaylı olarak, merkezi Avrupa’yı sarabileceği tehlikesi yeni güvensizliklere neden olmakta, bu da, ulaştığı refah düzeyini korumak isteyen Avrupa’nın  (Batı Avrupa – AB ) ‘korunmak’ için kapanmasına yol açmaktaydı.


İlk defa Jean – Cristophe Rufin araştırmasında bir ‘Avrupa Kalesi’ (Festung Europa) eğiliminden bahsederken[39] Huntington da benzer şekilde şunu ifade etmektedir: Her kim Batıyı bir arada tutmak istiyorsa, ülke içinde Batılı kültürü sadece muhafaza etmemeli, aynı zamanda Batının sınırlarını da tarif etmelidir. Bunu sağlamak için batılı olmayan toplumlardan Batıya yapılan göçler sınırlandırılmalı ve azaltılmalıdır. Ayrıca Batıdaki göçmenlerde asimile edilmelidir.[40]

Bu düşüncenin izlerini bütün Avrupa ülkelerinde yabancılara karşı ‘entegrasyon’ adı altındaki ‘asimilasyon’ politikalarında, AB’nin genişlemesine karşı oluşturulan politikalarda, yabancı göçünü ve Avrupa’daki yabancı haklarını sınırlandıran politikalarda ve ekonomik olarak açık, ancak sosyal, kültürel politik ve askeri alanlarda kapalı bir Avrupa (Avrupa kalesi) politikalarında görmekteyiz. Ayrıca oluşturulmaya çalışılan ‘Avrupa savunma Kimliği’ düşüncesi de bu açıdan değerlendirilmelidir.

           e .  Ben idraki (Selbstbild) ile Öteki idraki (Fremdbild) ve Öteki’nin (Fremdbild) düşmana (Feindbild) dönüşümü

‘Feindbild’ (Düşman İdraki) kavramı savaş sonrasından Doğu - Batı cepheleşmesine geçiş periyodu içerisinde yapılan güvenlik politikaları tartışmalarında yetmişli yıllar boyunca kullanılmıştır.  O zaman ‘Soğuk Savaş’ın düşmanı ‘Düşman İdraki ‘ olarak resmedilmiştir. Komünist Doğu Blokunun yıkılması ile kısa bir süre için bu ‘düşman’ algılaması kaybolmuştur.[41]


Sovyetler Birliği ve Rusya’nın ‘Düşman İdraki’ olarak algılanmasının sona ermesinden sonra güvenlik politikaları tartışmalarında ‘İslami Fundamentalizm’ yeni ‘Düşman İdraki’ olarak tanımlanmaya başlanmıştır.[42]

            f. Avrupa’daki Türk varlığı

                   (1) Avrupa’da Mülteci Hikayesi (veya Ucuz İşgücü Kaynağı)


Global ekonomik rekabette Avrupa kendi petrolü olmadığı için ABD ve Japonya ile rekabet edebilmek için üretim faktörlerinden ‘ucuz işgücüne’ ihtiyaçları vardı. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle genç nüfusunu kaybeden Avrupa için ucuz işgücü kaynağı genç nüfusu fazla olan Türkiye idi. 1960’lı yıllarda Avrupa’ya başlayan işgücü göçü ile günümüzde Avrupa’da Türk varlığı yaklaşık üç milyona ulaşmıştır.

Avrupa’daki bu Türk işgücünün en önemli fonksiyonlarından biri Avrupa iş piyasasında adeta ‘emniyet sübapı’  görevini üstlenmiş olması idi. Ülke ekonomisi sarsıntıya girip de işsizlik baş gösterdiğinde veya lokal olarak işyerlerinde tasarruf önlemleri uygulandığında hemen Türkler gündeme geliyor, topun ağzına öncelikle onlar sürülüyordu.

Sonuç olarak Türkler işyerlerinden çıkarılıyor, bir süre sonra oturma izinleri yenilenmiyor ve ülkelerine dönmeye zorlanıyorlardı. Gerekçeler ise genellikle sosyal yaşama uyum sağlayamamaları, ayrı bir kültür çevresinden gelmiş olmaları, aradaki din farkı, lisan bilmemeleri vs. oluyordu. Buna karşın Avrupalı işçilerin istihdamı korunmuş oluyor ve politikacılar siyasi bakımdan durumlarını da riske sokmamış oluyorlardı.

1973 petrol kriziyle birlikte bu kez kıdemli ve vasıflı Türk işçileri öncelikli hedef oluşturuyordu. Özellikle –tazminat ve sosyal hakları ödenerek- bu işçilerin işlerine son veriliyordu. Böylece pahalı işgücünden kurtulan işverenler başlangıçta ülkeye kaçak veya turist olarak giren yine vasıfsız Türkleri işe alıyorlardı.

Kaçak işçi çalıştırmak yasalara göre suçtu ve bu nedenle de riskli bir durum oluşturuyordu. Ancak işverenler yine de hiçbir sosyal hakkı bulunmayan bu işçileri yeğliyor, yıllarını veren vasıflı işçileri yurtlarına dönmek zorunda bırakıyorlardı. Bu, son derecede kazançlı bir uygulama oluyordu. O denli kazançlı oluyordu ki; bir süre sonra yasal kılıf bulunarak kaçak işçi çalıştırmak adeta yasallaştırılıyordu. Bu operasyon ‘sığınma yasasına’ dayanak yapılarak gerçekleştiriliyordu.

Yasaya göre, siyasi nedenlerle ülkesinde baskı gördüğünü ve kovuşturulduğunu söyleyen herkes mülteci olarak kabul ediliyor, iddiası soruşturulup netleştirilene kadar da  istihdam ediliyordu. Mülteci adayının iddialarının tahkik edilip karara bağlanması ise hayli uzun bir süreyi gerektiriyordu. İşte bu yasa istismar edilerek Avrupa’nın ucuz işgücü gereksinimi karşılanıyordu.

Bu sığınmacı sorunu şöyle bir seyir izliyordu: 1980 yılında gerçekleştirilen 12 Eylül askeri müdahalesi bahane edilerek çoğunluğu doğu ve güneydoğu Anadolu’dan gelen yurttaşlar Avrupa gümrük kapılarına başvuruyor, bu yurttaşlar kökenleri ve siyasi fikirleri nedeniyle Türkiye’de baskı gördüklerini ve kovuşturulduklarını söylüyor, sığınma talebinde bulunuyorlardı. Yasal yollardan Avrupa’ya gelen Türklere gümrük kapılarında ağır işlemler yaparak onları adeta istiskal eden görevliler, sığınma talebinde bulunanları büyük bir hoşgörü ve yardımseverlikle karşılıyorlardı. Bu yolla ülkeye sokulan kaçak işçilerin durumu adeta yasallaştırılmış oluyor, pahalı işgücünün yerine çok daha ucuz ve niteliksiz işgücü istihdam ediliyordu.

Bu sorunun sadece ekonomik boyutunu yansıtıyordu. Konunun bir de siyasi boyutu vardı:

Avrupa, özellikle Alman yönetimi bir yandan kaçak ve turist işçi istemediğini iddia ederken, diğer yandan da doğu ve güneydoğu kökenli yurttaşların sığınma talebinde bulunmalarını adeta teşvik ediyordu. Sığınma talebinde bulunanlar genellikle aynı gerekçeyi gösteriyorlardı. Bunlar Kürt asıllı olduklarını, Türkiye’de kökenleri nedeniyle baskı gördüklerini, ekonomik, siyasi ve kültürel alanda özgürlüklerinin bulunmadığını, işkenceye uğradıklarını tekrarlıyorlardı.

Dahası, zaman içinde bu uygulama o denli yoğun ve ürkütücü biçimde teşvik görüyordu ki, sadece bu iş için gümrük kapılarında hukuk müşavirleri istihdam ediliyor, bu müşavirler de Türkiye’yi hangi iddialarla suçlarlarsa taleplerinin daha kolay kabul edileceği konusunda  sığınmacılara yol gösteriyorlardı. Böylece Avrupa’da Türkiye aleyhine bir ‘Kürt sorununun’ yasal zemini hazırlanıyor, ilerde baş gösterecek kanlı eylemlerin siyasi ve ekonomik dayanağı gizlice tesis ediliyordu.

İşin ilginç yanı ise Alman makamlarının benzer bir uygulamayı, o zaman henüz bağımsız ve birlik içinde bulunan Yugoslavya’dan gelen Sloven ve Hırvatlara da uygulamaları, onları da ülkelerindeki sisteme karşı organize etmeleri idi. Nitekim, Sloven ve Hırvat kökenli Yugoslavlar, Almanya’dan yoğun bir ekonomik bir destek görüyor, bu ülkede ulusal hedef doğrultusunda örgütlendiriliyor, tıpkı Türkiye’den gidenler gibi etnik bilinçlenme ve örgütlenme’ konusunda Almanya tarafından teşvik ediliyordu.[43]

                    (2) Avrupa’daki Türklerin sorunları

Avrupa’da bugün için yaklaşık üç milyon civarında Türk varlığı bulunmaktadır. Bunun iki buçuk milyonu Almanya’da, yüz kırk bin civarında Türk varlığı da Avusturya’da bulunmaktadır.[44]

Türkiye’nin genellikle geri kalmış bölgelerinden gelerek kendileri ile pek kimsenin ilgilenmediği Avrupa’da Türk kimliklerini muhafaza ederek yaşamak isteyen bu insanların birden Avrupa’ya uyum sağlamalarını beklemek biraz insafsızlık olurdu. Ancak Anadolu’da bugün bile artık kullanılmayan çoğu gelenekleri ve muhafazakar tavırları Avrupa’da muhafaza eden bu insanlar, kendilerini batılı yaşam tarzından uzaklaştıran, içe kapanmalarına ve gettolaşmalarına yol açan PKK’dan İslamcılara kadar bazı çıkar çevrelerinin etkisi altında kalmışlardır.[45]

Avrupa’nın ortasında Türk kalmak isteyen ve bütün güçleri ile kendi kimliklerini muhafazaya çalışan bu insanlara karşı Avrupa’nın yeterli tolerans göstereceği ve kendilerini olduğu gibi kabul edeceği konusunda şüpheler vardır. Ancak bugün için şu tespit edilmektedir ki, Avrupa’da bu insanlara karşı – rahatlıkla ‘yabancı düşmanlığı’ diyebileceğimiz – giderek artan bir reddetme eğilimi bulunmaktadır. Hoyerswerda, Rostock, Mölln, Solingen ve çok sayıda diğer Avrupa şehirleri bu reddetmenin örnekleridir.[46]

Bugün için Avrupa’daki Türklerin gettolaştıkları, içe kapandıkları, Avrupa toplumuna uyum sağlamadıkları konusunda şikayetler vardır. Ancak bu teşhisi bir sebep -  sonuç ilişkisi içerisinde bir noktaya yerleştirmek oldukça zordur.

Avrupa’daki Türklerin Avrupa’da dışlandığı, gettolaşmaya itildiği de söylenebilir. Çünkü bizzat bir Almanın yaptığı bir araştırmaya göre Alman medyasında Türkler genel olarak aşağılandı, tahkir edildi ve küçük düşürüldü.[47]

Ancak bu insanların, yukarıda da bahsedildiği gibi kendilerini batılı yaşam tarzından uzaklaştıran, içe kapanmalarına ve gettolaşmalarına yol açan, PKK’dan İslamcılara kadar, bazı çıkar çevrelerinin etkisi altında kaldıkları, batıda batıya inat bir yaşam tarzı sergiledikleri, Türkiye’de giyilmeyen giysilerle dolaştıkları, Türkiye’de çoktan terkedilmiş ortaçağ geleneklerini hala sürdürmeye çalıştıkları da unutulmamalıdır.

Türk işgücü göçünün başladığı 1960’lı yıllardan beri Türkiye de bu insanlar için bir politika oluşturmamış, Avrupalılar bu insanlara ‘işgücü ithalatı’ olarak bakarken, Türkiye de bir ‘döviz kaynağı’ olarak bakmış[48] ve bu insanlar Avrupa’da sahipsiz bırakılmıştır.[49]

          g. Avrupa’daki aşırı sağ eğilimler ve yabancı düşmanlığı

                 (1) Genel


‘Format, dergisinin  30 Ekim 1999 sayısında Robert Mısık ve M. Rauchbauer, Avusturya’da FPÖ’nün ve İsviçre’de Bloher’in seçim zaferinden sonra Avrupa’daki sağ hareketlerin gelişimi üzerine aşağıdaki yorumu yapmaktadır; [50]

İsrail Dışişleri Bakanı David Levy’nin, 03 Ekim 1999 tarihindeki Avusturya seçimlerinde FPÖ’nün başarı kazanması üzerine şu ifadesi vardır: ‘Bu aşırı sağ hareket sadece bir ülkede sınırlı kalmamakta, Avrupa’nın refahtan istifade eden büyük ülkelerinde de yayılmaktadır.’ Bu ifadeyi desteklercesine yine Ekim 1999 başlarında yapılan İsviçre’deki seçimlerde ise Christoph Blocher’in başkanı olduğu aşırı sağcı parti %22,6 oy oranıyla birinci parti oluyordu.

Blocher ise İsviçre’de seçim zaferinden sonra ‘bizim rakibimiz sosyalizmdir’ derken, Avusturya’da Haider, Blocher’in seçim zaferinden sonra ‘sosyalizmin Avrupa’da yükselişi sona erdi’ diyordu.

Avrupa sağa mı kayıyor? Bu konuda uzmanların görüşü henüz net değil. En azından uzmanlar şunu değerlendirmektedirler; Paris’te yayınlanan ‘Le Figaro’ gazetesinin yorumuna göre Avusturya ve İsviçre’yi içine alan ve ‘yabancı düşmanlığı’ ve ‘göç’ korkusu’ ile şekillenmiş bir ‘Alpinen Populismus’ (Alpler popülizmi) söz konusu olmaktadır. Avusturya’da FPÖ ‘Stop der Überfremdung’ (Aşırı yabancılaşmaya son) sloganını kullanırken, İsviçre’de Blocher ‘Stop dem Asylmissbrauch’ (İltica istismarına son) sloganını kullanmaktadır. Her iki lider ve partileri ‘globalleşme ve halkın güvensizlik duygularından’ istifade etmişlerdir.

Norveç’te Haider’in bir benzeri ‘İskandinav Haider’i’ Gelişim Partisi (die Fortschrittspartei) lideri Carl Hagen, iki yıl önceki Norveç seçimlerinde %15 oy oranı ile Sosyal Demokrat partisinin ardından ikinci parti oldu. Belçika’da ise bölgesel parti lideri Vlaams Blok yıllardan beri başarıdan başarıya koşmaktadır. Fransa’da ise sağcı milliyetçi cephe sürekli gelişmektedir.

Nobel edebiyat ödülü sahibi Alman yazar Günter Grass, İtalyan muhalefet lideri Silvio Berlusconi ve Gianfranco Fini’yi Haider gibi tehlikeli görerek her ikisi ile de Avrupa’nın ilgilenmesini talep etmektedir. Grass’a göre[51] Avrupa için sadece Haider tehlike arz etmemektedir. Avusturya’da Haider, İtalya’da Fini ve Berlusconi, Almanya’da Bayern Eyaleti Başbakanı Edmond Stoiber; bunların ortak özellikleri ‘yabancı düşmanlığı’ içeren ifadelerde bulunmaları ve birkaç hafta sonra da hemen özür dilemeleri ve özür diledikten sonra da tekrar aynı ifadelere devam etmeleridir. Bu kamuoyunca da kabul edilen bir taktiktir.

AB Komisyonunun iki yıl önce ‘ırkçılık’ ve ‘yabancı düşmanlığı’ üzerine yaptığı bir araştırma sonuçları oldukça ilgi çekicidir. Bu araştırmaya göre Avrupalıların üçte biri kendilerini oldukça ve güçlü bir şekilde ‘ırkçı’ hissetmektedirler. Üçte biri ise kendilerini biraz ‘ırkçı’ hissetmektedirler. Ancak %34 oranı kendisini ‘ırkçı’ kategorisinin dışında bırakmaktadırlar.  Bu araştırmaya göre Avusturya, Fransa ve Belçika’dan sonra kendisini ‘ırkçı’ hisseden üçüncü Avrupa ülkesidir.

Bir diğer ilginç bulgu da ‘yabancı düşmanlığı’ bulunan ülkelerde pek de ‘yabancının’ bulunmamasıdır. Örneğin İtalya’da yabancı oranı %1,2 olmasına rağmen araştırmaya katılanların %62’si -‘das Boot ist voll’ (Bot dolu) diyerek- hiç yabancı istemediklerini ifade etmişlerdir. Yabancı oranı %6 olan Fransa’da ise yabancıları istemiyoruz  -‘das Boot ist voll’- diyenler %69 dur. Avusturya’da doksanlı yılların başından beri yabancı oranı düşmesine rağmen yabancı düşmanlığı oranı yükselmiştir. Berlin Humbolt Üniversitesi Profesörü Rainer Münz ‘yabancı ve mültecilerle direkt kontağı olmayan ülkelerde yabancı düşmanlığının yayıldığı’ teşhisini koyarak bu durumu ‘yabancı olmadan yabancı düşmanlığı’ olarak yorumlamaktadır. Yabancıların yoğun olduğu Hollanda’da hiçbir aşırı sağ politikacı çıkmazken ve %5 oranında Hollandalı kendisini güçlü bir ‘ırkçı’ hissederken, Avusturyalıların %14 ü kendisini güçlü bir ‘ırkçı’ olarak hissetmektedir.

Alman sosyolog ve aşırı sağ uzmanı Claus Leggewie, Avrupa’daki aşırı sağ partilerin başarısının bir nedeni olarak da aşırı sağ partilerin kendi yandaşlarını seçimlerde mobilize etmelerini, buna karşın yerleşik parti seçmenlerinin ise seçim sandığına gitmek yerine evde oturmayı tercih etmelerini göstermektedir.[52]

İsviçre, İsveç ve Avusturya gibi ülkelerde aşırı sağın ve ırkçı söylemleri olan partilerin yüksek oranda oy olmalarının ve siyasi alanda etkinleşmelerinin bir nedeni de kendi dış politikaları ile yakından ilgilidir. Gerd Langgruth’un ‘Suche nach Sicherheiten’ (Güvenliği arayış) isimli incelemesinde tespit ettiği gibi uzun zamandan beri iç politika ve dış politika iç içe geçmiştir. İç politikada yapılan her şey dış politikaya, dış politikada yapılan her şey iç politikaya yansımaktadır.[53]

Uzun zamandan beri İsviçre, İsveç ve Avusturya’da bazı çevreler önce sözde ‘Ermeni soykırımı’ ile sonra da ‘Kürt sorunu’ ile yakından ilgilendiler. Yukarıdaki ‘Avrupa’da mülteciler’ bölümünde anlatıldığı gibi etnik grupların kimliğini ırk temelinde tanımlayıp, bunların farklılığının tanınmasını insan hakları ve demokrasi adına istediler. Bu zihniyetten dolayı uzaktaki Türkiye’yi şiddetle eleştirdiler. Böyle davranmaları ile kendi içlerindeki ırkçılığın ve ırkçı sağın büyümesi arasında bir ilişki olabileceği akıllarına gelmedi.[54]

Bu ülkeler aynı zamanda etkinlik ve nüfuz alanları yaratmak amacıyla ülkelerin içlerinde kendilerine bağlı etnik ve dinsel grupçuklar yaratmak istediler. Bu etnik ve dinsel gruplar da demokrasinin bir gereği gibi gösterilerek desteklendi. Hedef ülkeler Clausewitz’in ifade ettiği anlamda[55] bir savaşla değil ‘demokrasi şemsiyesi’ altında bir politika ile bölünmeye çalışıldı. Bu anlamda John L. Clarke’ın ‘Der Konflikt im Wandel der Zeit’ (Zamanın dönüşümü içinde çatışmalar)  isimli makalesi ilgi çekici bulunmaktadır.[56]

Gerd Langgruth’un araştırmasında da belirttiği gibi bu ülkelerin dış politika konuları karşılarına nihayette iç politika sorunu olarak çıkmıştır.

Bu ülkelerde marjinal gruplarca yabancılara karşı yönelik eylem ve politikalar karşı yerleşik parti ve politikacılar sessiz kaldılar. Başlangıçta ‘ayırımcılıkla’ başlayan, daha sonra ‘yabancıyı dışlama’ ile devam eden politikalar sonunda ‘yabancı aleyhtarlığına’ dönüşmüştür.

Merkezi Viyana’da olan AB ‘Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı İzleme Dairesi’ başkanı Beate Winkler ‘yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa karşı eşitliği ve çoğulculuğu’ talep ettiği konunun sosyal-psikolojik yanlarını vurgulayan bir yazısında Avrupa’daki ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusunda özetle şu hususlara değinmektedir:[57]

* AB, üye devletleri, Avrupa toplumu ve vatandaşları kanlı bir yüzyılın sonunda önemli bir sorunun önünde durmaktadırlar; Irkçılığın ve yabancı düşmanlığının bizim toplumumuzu ne denli tehdit ettiğini sadece Kosova’daki savaş göstermemektedir.

* AB korkunç bir görüntü ile yüzleşme halindedir; Bir yanda yabancı düşmanlığı davranışları son yıllarda artmış, diğer yandan da toplumun bu konuya olan ilgisi azalmıştır. 1989 yılında halkın %36’sı bu konuya ilgi gösterirken, bu oran 1997 yılında %22’ye düşmüştür.

* Politika ve toplum; Avrupa’da artan bir oranda farklı kültürden, dinden ve kökenden insanların yaşadığını ve yaşayacağı, yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve antisemitizmin barış içinde bir arada yaşamayı tehdit ettiği gerçeğini yeterince kavrayamamıştır.

Kimlik krizi, gelişen globalleşme, artan komünikasyon ve büyüyen işsizlik Avrupa toplumu içerisinde sadece güvensizliğe yol açmamış, bilakis yerli halkla göçmenler arasındaki ilişkilere doğrudan bir yük getirmiştir.

Toplumsal değerler, sosyal ve aile bağları kaybına yol açan hızlı modernleşme şu çift sonuca yol açmıştır; Yabancıya karşı korku büyümüş, bu da direkt olarak savunma içerisinde yabancıya yüklenilmiştir.

Bu durumdan gençlik özellikle etkilendi. Bu gençlerin çoğunluğunun gelecekten korkuları vardı. Onlar açıklık, sığınma ve aidiyet arıyorlardı. Bu özlemi aşırı sağ gruplar kavradı ve basit şekliyle giderdiler. Bunlar; otorite, milliyetçilik ve azınlıkların, göçmenlerin ve yabancıların dışlanması oldu.

Bizim toplumumuzda halkın üçte ikisinin yaşam şartlarını iyileştiren bir gelişme yaşandı. Fakat halkın üçte birinin de yaşam şartları kötüleşti. Bunun için de göçmen insanlar sorumlu tutuldu.

Hemen hemen bütün AB üye devletlerinde ortak bir yaşam için net bir politik söylem eksikliği vardır ve bu eksiklik aşırı sağcılar ve aşırı sağ partiler tarafından doldurulan politik ve toplumsal bir boşluk yaratmıştır. Son yıllarda politik ortadaki pozisyon sağ seçmen çevresiyle bağlantı kurmak amacıyla ya boş bırakılmış, ya da seçim kampanyalarında istismar edilmiştir.

Tarihçi Reinhard Kanonier Avrupa’daki aşırı sağ hareketlerin şu üç krizden beslendiklerini ileri sürmektedir; Birincisi refah krizi. Refahını kaybedenler hiç bir gelecek perspektifine sahip olmadıkları için derin bir depresyona girmektedirler. İkincisi politik krizdir. Politika globalleşmenin ve ekonomik kayıplarının karşısında bir değer üretememiştir. Üçüncüsü de manevi krizdir. Egoizm artan bir şekilde tüm toplumu sarmaktadır.[58]

Karl – Markus Gauss konunun ekonomik boyutunu vurgulamaktadır. Gauss’a göre uzun zamandan beri Avrupa’da refah içerisinde yaşayan ve eski yapıyı yıkarak yerine yeni ve ekonomik olarak şekillendirilmiş bir ırkçılığı koymak isteyen insanlar bulunmaktadır. Avrupa’da sadece refahın Avusturya’sında değil, İtalya’nın kuzeyinde Lega Nord’da, Güney Fransa’da, Batı Avusturya’da, Bayern’de, İsviçre’de velhasıl Alp bölgesinin zengin kesimlerinde bu eski toplumsal ırkçılığın insanları iyi veya kötü olarak tanımlamada yeni ırkçılık ölçütü ‘para’ olmaktadır.  Para kimde varsa o yabancı değildir.[59]

Avusturyalı AB Tarım Komiseri Heinz Fischer bir konuşmasında;[60] ‘AB içerisindeki 15 ülkenin de yabancı düşmanlığına, ırkçılığa ve popülizme karşı bir şeyler yapması gerektiğini, konunun sadece Avusturya ile sınırlı kalmaması’ konusundaki açıklaması ve son olarak Avrupa Konseyinin Belçika ve Fransa’daki ırkçı eğilimlerden endişe duyduğunu dile getirmesi[61]  AB içerisindeki ırkçılığın  ve yabancı düşmanlığının birinci elden vurgulanması açısından da ilgi çekici bulunmaktadır.

Diğer yandan da varlık dağılımındaki dengesizlik, fakirlik ve büyüyen eşitsizlik, global finans pazarlarındaki azalan hareket kabiliyeti, kültürün yeniden şekillenmesi, ‘kültür savaşları’, kültürün sosyal demokrat koruma altından kaldırılması, sosyal devlet garantisi olmaksızın globalleşme yoluyla hızlı değişim ve göçmenlerin temel konu olması fakat günah keçilerinin ve düşman tasavvurlarının yaratılmasıyla Avrupa’da baştan başa sağ popülist demagoji yayılmıştır.[62]

                    (2) Avusturya dışındaki Avrupa’da aşırı sağ partilerin ülkelerindeki gelişimi.[63], [64]

                              (a) Almanya: NPD, DVU, REP

Almanya’da Milliyetçi Demokrat Parti (NPD) ve Alman Halk Birliği’nin (DVU) yanı sıra Cumhuriyetçiler de (REP) aşırı sağcı parti olarak bilinmektedir. NPD, son yıllarda yapılan bazı yerel seçimlerde özellikle küçük yerleşim birimlerindeki belediye meclislerine girmeyi başarmışsa da, federal düzeyde hiçbir zaman etkili olamamıştır. NPD’nin bir yan kuruluşu konumundaki DVU ise bazı eyaletlerde eyalet meclisine girmeyi başarmıştır. Saksonya-Anhalt’da 26 Nisan 1998 tarihinde yapılan eyalet meclisi seçimlerinde, Gerhard Frey’in başkanı olduğu DVU toplam oyların %12,9’unu alarak , 116 sandalyeden 16’sını elde etmiştir. 1999 yılında Thüringen, Saksonya, Saarland ve Bremen’de yapılan eyalet meclisi seçimlerinde DVU umduğunu bulamamıştır. Ancak geçen yılın Nisan ayında Bremen’de yapılan eyalet meclisi seçimlerinde, Bremerhaven’de %5 barajını aşmayı başaran DVU 100 sandalyeli eyalet meclisine bir temsilci göndermiştir. REP ise 1980’li yılların ikinci yarısından beri Baden-Württemberg eyalet meclisinde temsil edilmektedir. Aynı eyalette 1992 yılında yapılan eyalet meclisi seçimlerinde %10,9 oranında oy alan REP’in oyları, 1996 seçimlerinde %9,1’e düşmüştür. Şu anda REP 155 sandalyeli Baden-Württemberg eyalet meclisinde 14 milletvekili ile temsil edilmektedir.

                           (b) Fransa: NF, Le Pen

Bir zamanlar Fransa’nın korkulu rüyası haline gelen Le Pen bölgesel ve yerel düzeydeki etkinliğini kaybetmiştir. 80’li yılların başında bölgesel ve yerel seçimlerde oy oranını %15’lere çıkarmayı başaran Le Pen’in Milliyetçi Cephe’si, (FN, Nationale Front) Fransa’da ilk kez %10 barajını aşan aşırı sağ eğilimli parti olmuştu. Yıllar içerisinde partinin halk arasındaki nüfuzu azalmış, en son 1995’deki Başkanlık seçimlerinde %15,5 oy oranına ulaşmıştır. Geçen yıl bölünen FN gücünü yitirdikten sonra son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %5’lik barajı kıl payı aşabilmiştir.

Le Pen’in partisinden koparak en büyük rakibi haline gelen Ulusal ve Cumhuriyetçi Hareket lideri Bruna Megret de umduğu başarıyı bulamamıştır. Milliyetçi cephenin bölünmesi üye sayısının azalmasına neden olmuştur. Siyasi gözlemciler aşırı sağın ancak söz konusu iki partinin tekrar birleşmesi ile belki eski gücüne kavuşabileceğini öne sürmektedirler.

                               (c) Belçika: Vlaams Bloku (Felemenk Bloğu)

Belçika’da aşırı sağ olarak tanımlanan Avrupa milletvekili Frank Vanhecke liderliğindeki Vlaams Bloku gücünü son 20 yılda artırmıştır. Hükümette yer almayan Vlaams Bloku diğer siyasi partiler tarafından dışlanmaktadır. Güçlü bir cephe ile karşı karşıya bulunan aşırı sağ parti ülkenin çeşitli bölgelerindeki halk meclisleri’nde sandalye sayısı bulunurken, Belçika Meclisinde de 15 milletvekili ve Senatoda da 6 kişi ile temsil edilmektedir. Flaman Meclisinde 20 sandalyesi bulunan Vlaams Bloku, Antwerpen bölgesindeki 55 belediye meclisinden 18’inde temsilcileri yer almaktadır. 1978 yılında Flaman Halk Birliği’nden kopan Vlaams Bloku, ayrıca Flaman bölgesinin bağımsızlığı için mücadele vermektedir.

Vlaams Bloku lideri Vanhecke, bir parti arkadaşı ile birlikte, Avrupa Parlamentosundaki 27 kişilik bağımsızlar grubunu temsil etmektedir. Bu grupta ayrıca Fransız aşırı sağcı Le Pen’in liderliğindeki Milliyetçi Cephe üyelerinin yanı sıra Avusturyalı Haider’in Hürriyetçi Partisi’nden (FPÖ) beş milletvekili bulunmaktadır.

Belçika’da hiçbir demokratik kurum bu blokla işbirliğine yanaşmamıştır.

Avusturya’da FPÖ’nün iktidar ortağı olmasından sonra Vlaams Bloku kendisini daha güçlü hissetmektedir. ‘Bugün Avusturya, yarın Flandern’ sloganını kullanmaktadırlar.[65]

                            (ç) İtalya: Lega Nord, AN

Aşırı sağda yer alan Umberto Bossi liderliğindeki Lega Nord (Kuzey İttifakı), Forza Nuova ve Gianfranco Fini liderliğindeki post faşist Alleanza Nazionale (‘Nationale Allianz’ ) (AN) adlı partiler İtalya’da aşırı sağı temsil etmektedirler. ‘Nationale Allianz’ Fini liderliğinde 1996 seçimlerinde %16 oy alarak 1994-1996 yılları arasında Berlusconi hükümetine koalisyon üyesi olarak katıldı. ‘Lega Nord’ ise aynı seçimlerde Bossi liderliğinde %10 oy aldı. Avusturya’da Haider’in yükselmesiyle birlikte FPÖ ile dayanışma gösterisine giriştiler.

                             (d) İsviçre: SVP, Cristoph Blocher

İsviçre’nin Muhafazakar Halk Partisi’nin (SVP) önde gelen milletvekillerinden Cristoph Blocher Avusturya’nın aşırı sağcı lideri Jörg Haider’e benzetilmektedir. Blocher’in milletvekili olduğu parti, art niyetli seçim pankartı ve sloganlarla yabancı düşmanlığını körüklemekle suçlanmaktadır. Blocher’e karşı yöneltilen en büyük suçlama ise kendi ve partisi ile aşırı sağcılar arasına fazla mesafe koymamasıdır. Ancak bu kişi Haider’e karşı mesafeli durmaktadır.

SVP partisi İsviçre’de on yıllardır iktidarda olan bir dörtlü koalisyonun içinde yer almaktadır.  İktidar içindeki muhalif tutumları ile diğer koalisyon ortakları tarafından sık sık eleştirilen SVP’nin , geçen Ekim ayında yapılan seçimlerde başarı ile çıkmasından sonra , Blocher’in bakanlık talebi  İsviçre Parlamentosu tarafından reddedilmiştir.

24 Ekim 1999’ da yapılan genel seçimlerde aşırı sağcı parti SVP oy patlaması yapmış ve birinciliği %0,4 farkla kaybederek ikinci parti konumuna yükselmiş, %21,1 oranında oy alarak meclisteki sandalye sayısını 14 artırmış ve 29’dan 43’e çıkarmıştır. Sosyal Demokrat Parti ise %21,5 oy oranı ile birinci parti olmuştur.

Aşırı sağcı parti SVP’nin oy patlaması, İsviçre’nin Haider’i olarak adlandırılan Blocher’in yabancı karşıtı seçim propagandasına bağlanmıştı. Seçim sonrası bir açıklama yapan SP’nin başkanı Ursula Koch, Haider virüsünün İsviçre’yi sardığı uyarısında bulunmuştur.

                              (e) Danimarka: Danimarka Halk Partisi, Pia Kjersgaard

Giderek güçlenen aşırı sağ Danimarka Halk Partisi ülkede yaşayan yabancıları huzursuz etmektedir. Irkçı İleri Adım Partisi genel başkanlığından ayrıldıktan sonra Danimarka Halk Partisi’ni kurarak 11 Mart 1998 seçimlerine katılan Pia Kjersgaard  aldığı oylarla dikkatleri üzerine çekmiştir. Çıkardığı 13 milletvekili ile dördüncü büyük siyasi parti olmayı başaran Danimarka Halk Partisinin yapılan son kamuoyu araştırmalarında Sosyal Demokrat seçmenlerden bir çoğunun oyunu alarak seçimlerdeki oy oranını iki katına çıkardığı görülmektedir.

Yabancıların sınırdışı edilmeleri ve ülkeye başka yabancı alınmamasından yana politika yürüten Danimarka Halk Partisi aşağıdaki düşünceleri savunmaktadır;

* Danimarka’nın bağımsızlığı ve özgürlüğü yeniden sağlanacaktır.
* Danimarka yabancı ülkesi olmamıştır, olmayacaktır.
* Danimarka etnik gruplardan oluşan bir toplum olmamalıdır.
* Danimarka’ya yabancı akını büyük bir tehlike oluşturmaktadır.
* Danimarka sadece ve sadece Danimarkalıların ülkesidir.

                                 (f) Norveç: Frp (Fortschrittspartei)

Norveç’de 1997 yılındaki genel seçimlerde aşırı sağ İleri Adım Partisi (Frp) büyük bir zafer elde ederek oyunu %5,8’den %15,3’e milletvekili sayısını da 12’den 25’e çıkarmıştır. Carl I. Hagen, yabancıların sınır dışı edilmeleri ve ülkeye artık yabancı alınmaması politikasını yürütmüş, anadili eğitiminin kaldırılması, yabancılara verilen sosyal hakların kısıtlanması gibi konuları savunarak oylarını artırmakta başarılı olmuştur.

                                 (g) İspanya

İspanya’da Jesus Gil başkanlığında ‘Grupo Independiente Liberal’ (Bağımsız Liberal Grup) partisi ilk defa  12 Mart 2000 parlemento seçimlerine katılmıştır. Reçetesi; demokrasinin değersizleştirilmesidir. Aşırı sağ politikacı adım adım İspanya şehirlerini ele geçirmektedir.[66] İspanya’da tamamen köle denilebilecek  şartlarda yaşayan Faslılara karşı oluşan kin duygusu nihayet bir kıvılcımla 8 Şubat 2000 tarihinde tamamen bir Faslı avına dönmüştür. Neo Nazi gruplar ‘Almeria’yı yakın’ parolası ile İspanya’da Faslı avına çıkarak tüm caddeleri ateşe vermişlerdir.[67]

                              (h) Macaristan

Macaristan’daki ‘Macar Gerçeklik ve Hayat Partisi’ MIEP (Ungarische Wahrheits- und Lebenspartei) Avrupa karşıtı ve antisemitist politikalar gütmekte, hükümette olmamasına rağmen, hükümeti oluşturan koalisyon partileri bu partinin desteğine muhtaç oldukları için hükümette etkili olmaktadır.[68] Macaristan’da hükümetin görevlendirmesi ile Bilim Komisyonunun yaptığı bir araştırmaya göre Macar halkının %40’ı ‘yabancı düşmanı’ olarak tanımlanmıştır.[69]

                                (ı) Slovakya

Slovakya’daki sağcı nasyonalist akıma bir örnek, Kuzey Slovakya’daki Zilina şehrinin aşırı sağcı belediye başkanı Jan Slota’nun, eski Slovak diktatörü Josef Tiso’nun bir şeref anıtını dikme kararı almış olmasıdır. Slota şehrinin belediye başkanı olan Katolik papaz Josef Tiso, 1939 yılında Çekoslovakya’nın parçalanması ile Almanya tarafından Slovak kukla hükümetinin başkanlığına atanmıştı. Bu nedenle milliyetçiler için Tiso, bağımsız Slovak devletinin ilk kurucusu olarak anılmaktadır. Josef Tiso 1942 ve 1944 yılları arasında Slovakya’yı Yahudilerden arınmış bir ülke haline getirdi, Nazilerle işbirliği yaparak 60 000 Yahudiyi Alman toplama kamplarına ölüme gönderdi. İşte bu Tiso’nun ‘şeref anıtı’ 14 Mart 2000’de Slovakya’da dikilmek istenmektedir.[70]

4. AVUSTURYA ÖRNEĞİNDE AVUSTURYA HÜRRİYETÇİ PARTİSİ MERKEZ ALINARAK SİYASİ KÜLTÜR DEĞİŞİKLİĞİNİN YANSIMALARI

Avusturya Avrupa Birliği‘nin üçüncü zengin ülkesidir. Tarihinde hiçbir zaman şu an olduğu kadar tam bir istihdam seviyesini yakalamamıştır. İşsizlik oranı AB‘nin en az olan ülkesidir. Bundan dolayı Avusturya Hürriyetçi Partisini bir ‚tepki‘ partisi olarak görmek mümkün değildir.[71] O halde seçmenleri bu partiye yönelten saik nedir? ‚Eski partilerin kendileri tarafından kovalanacağını‘ 03 Ekim 1999‘daki seçim öncesi parti progadalarında söyleyen bu parti iktidara geldiğinde Avusturya‘nın temel bir dönüşüme uğrayacağı ve ‚Üçüncü Cumhuriyetin‘ otoriter Parti FPÖ tarafından belirleneceği[72] ifade edilmektedir. Avusturya (Üçüncü Cumhuriyet) otoriter geçmişine mi dönecektir?


Aşağıda bu partiye yönelik inceleme ile bu sorunun cevabı aranmaya çalışılacaktır.

         a.  Avusturya’da yabancılar

Avusturya’da resmi olarak 737 000 yabancı yaşamaktadır. Bu yabancıların 156 641’i Türkiye’den, 318 603’ü eski Yugoslavya’dan ve 262 033’ü de diğer ülkelerden gelmiştir.  Bu yabancı sayısı Avusturya nüfusunun %9’unu teşkil etmektedir. 1971 yılında bu oran %2,8 idi. 1989 yılında yabancı sayısı 387 000’e ulaştı. 1994 yılına kadar artan Avusturya’daki yabancı sayısı bu tarihten itibaren yabancı göç engellendiği için artmamakta, hatta Avusturya’nın Yukarı Avusturya ve Vorarlberg gibi bazı bölgelerinde yabancı sayısında azalma olmaktadır.


Sayı bakımından yabancılar Avusturya içerisinde farklı oranlarda dağılmış durumdadırlar. Büyük şehirlerden uzak kesimlerde yaşayan Avusturyalılar yabancıları sadece televizyondan görerek tanıyorlar. Viyana içlerinde ise bazı okul sınıflarında yabancı çocukların sayısı Avusturyalılardan daha fazladır.

Avusturya’da bazı kesimler yabancıları bir sorun olarak görmektedirler. Onlara göre yabancılar;

* Avusturyalılara göre çok daha fazla çocuk doğurup devletten aldıkları aile yardımını arttırmaya çalışırlar.
* Avusturyalıların işlerini ellerinden alırlar.
* Avusturya’nın sosyal sistemini zayıflatıyorlar.
* Avusturyalılardan daha fazla suç işlerler.

Ancak resmi veriler bu iddiaları doğrulamıyor. Avusturya Ekonomik Araştırmalar yetkilisi Gertrude Biffl’in ‘Avusturya işçi pazarının durumu, yabancıların maddi konumları’ üzerine yaptığı araştırmasına göre; yabancıların düzenli olarak ödedikleri bütün vergiler, emeklilik sigortası ve sosyal hizmet ücretlerinin toplamı yabancıların Avusturya Devleti’nden hizmet olarak aldıklarından daha fazladır.

Başka bir araştırmada da Avusturya’da yabancı sayısının artmasının Avusturyalıların gelecekteki emekli maaşlarını garantiye alıp almadığı incelenmiş. Sonuç şöyle: Avusturyalıların gelecekteki emeklilik maaşlarının devlet tarafından karşılanması meselesi yabancıların Avusturya devletine kazandırdıkları ile de çözülecek gibi değil.

Bağımsız IHS Enstitüsünden August Wächtner bazı kimselerin iddialarının aksine yabancıların iş ve işçi pazarında Avusturyalılarla fazla rekabette olmadıklarını açıklamaktadır; ‘Yabancıların durumu Avusturya’da ekonomi ve iş dünyasındaki gelişmelere bağlıdır. Konjonktür değişmeye başladığı anda birçok iş sahibi yabancı sokakta kalır.’

Yabancıların sadece iş ve işçi pazarındaki durumları değil, ev bulmada yaşadıkları sorunlar da çok büyük önem taşıyor. Yabancılardan kendi evi veya dairesi olanların sayısı çok az. Belediye sosyal konutlarında (Gemeindewohnung) oturma hakları yok. Birçok yabancı Avusturya standartlarının altındaki evlerde oturuyor.

Yabancılar hakkında sık sık duyulan diğer bir iddia da yabancıların suç işleme oranının yüksek olması. Ancak eski İçişleri Bakanı Karl Schlög’le göre sürekli olarak Avusturya’da yaşayan yabancılardan suç işleyenlerin oranı Avusturyalılar arasından suç işleyenlerden fazla değil.

Avusturya Hürriyetçi Parti FPÖ’nün genel sekreteri Peter Westenthaler Avusturya’da toplam 350 000 kaçak yabancının olduğunu, bunlardan 100 000’nin de Viyana’da olduğunu iddia ederken, Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşu Caritas ise FPÖ’nün verdiği sayıları çok abartılı buluyor ve yalancılıkla itham ediyor.[73]

Yine Avusturya İstatistik Kurumunun yaptırdığı bir başka araştırmaya göre[74] Avusturya’da yaşayan yabancılar genelde daha az ücret verilen işlerde çalışıyorlar ve işsizlik ve kötü iş şartlarından daha çok etkileniyorlar. Evleri daha az donanımlı olduğu halde Avusturyalılardan daha fazla kira veriyorlar.  Yabancı işçilerin net gelirleri Avusturyalılarınkinden ortalama %15,7 daha düşük. Bu çerçevede Türkler ayda ortalama 13 300, eski Yugoslavyalılar 13 000 ve Avusturyalılar 16 100 Şilin kazanıyorlar.

Viyana’da Türklerin %60’ı, eski Yugoslavya vatandaşlarının %55’i ve Avusturyalıların %8’i standartların altındaki evlerde oturuyorlar. Bu evlerin metrekaresine de eski Yugoslavya vatandaşları 64, Türkler 47 ve Avusturyalılar  37 Şilin ödüyor.

1989 – 1998 yılları arasında Avusturyalılar arasındaki işsizlik oranı %4,7’den %7’ye çıkarken, yabancılar arasındaki işsizlik oranının % 5,9’dan %8,7’ye çıkması ilgi çekicidir. Bunun nedeni; yabancı işçilerin yoğun olarak çalıştıkları inşaat, gastronomi ve tekstil endüstrisi alanındaki olumsuz gelişmelerdir.

Yukarı Avusturya eyaletinin isteği üzerine Linz Üniversitesinin yaptığı bir başka araştırmaya göre[75] Avusturya’da göçmenler kendilerini üçüncü sınıf insan olarak hissetmektedir. Bu araştırmaya göre, ankete katılanların %63’ü kendini yabancı hissetmekte, üçte biri kabul görmediklerini, % 44’ü baskı altında olduklarını düşünmektedir. Göçmenlerin büyük bir kısmı gizli bir yabancı düşmanlığından şikayet etmektedir.

Bu araştırmanın başında bulunan Josef Gunz şu uyarıyı yapmaktadır: ‘Kendini Avusturya’da dışlanmış hisseden göçmenler geldikleri ülkenin geleneklerine daha fazla eğilim gösteriyorlar. Bunun sonucu daha fazla dışlanmayı getirebilir.’

Bu araştırmayı yaptıran Yukarı Avusturya Eyaletinin sosyal işlerinden sorumlu SPÖ’lü Josef Ackerl’e göre ‘tanımama, mesafe ve bilgisizlik, yabancıların entegrasyonunun klişe ve önyargılarla yüklenmesine, duygusal patlamaya ve kutuplaşmalara zemin hazırlamaktadır.’

Avusturya Sosyal Araştırmalar Kurumu (PLG)’nin yaptığı bir araştırmaya göre[76] Avusturya’da yaşayan yabancıların üçte biri kabul görmediklerini düşünmektedir. Araştırmadaki ankete katılanların yarısından fazlası hakaret görmüş. ‘Kötü bakışlar’ Avusturyalıların güncel yaşamına ait. Araştırmada olumlu olarak düşülen not henüz ‘saldırı ve korku’ eşiğinin aşılmamış olması. PLG yöneticilerinden Ernst Gehmacher şu şekilde düşünüyor; ‘Avusturyalılar daha çok mızmızlık ve hakaret eden kişiler. Burası harmoni bağımlılığı henüz yerleşik olan Katolik bir ülke ve düşmanlıklar farklı yaşanıyor, örneğin konuşmayı reddetmek gibi.’ Bu reddedişten etkilenenlerin oranı da % 28

Araştırmada yabancıların sevilme derecelerine de yer verilmiş. Macarlar ve İtalyanlar en sevilen yabancılar arasında. En alt sırada yer alanlar ise Türkler, Çingeneler, Sırplar ve Siyah Afrikalılar. Almanlar ve Çekler artık yabancı sayılmıyor.

Uluslararası Af Örgütünün, BM İşkence ile Mücadele Komitesinin araştırmalarına dayanılarak hazırlanan ve 24 Mart 2000 tarihinde yayınlanan Avusturya ile ilgili raporunda[77] özellikle Avusturya Güvenlik Kuvvetlerine karşı ağır suçlamalar yer almıştır. Bu rapora göre Avusturya’da güvenlik güçleri yabancılara karşı ayırımcılık yapmakta, yasa dışı hapis cezası vermekte ve aşırı şiddet uygulamaktadırlar. Af Örgütü raporunda resmi işlemlerde hissedilen ırkçılık eğilimini bir tehlike işareti olarak görmektedir.

Karl Peter Schwarz, Die Presse gazetesindeki makalesinde yabancılar için şu ifadeyi kullanmaktadır:[78] ‘Avusturya’da yabancı düşmanlığı var mı? Tabii ki var. Viyana’da yaşayan yabancılar hergün karşı karşıya ve bu sadece meclis seçimlerinden bu yana olan birşey değil. Gerçi bir yabancının dazlaklar tarafından dövülme riski Berlin ya da Hamburg’takinden daha düşük ama, hor görmeden nefret dolu bakışlara kadar, kötü niyetli iğnelemeler, irili ufaklı müşkülat çıkarmalar, aşağılamalar ve hakaretler onun hayatını yeterince zorlaştırabilir.’

Karl Peter Schwarz, makalesinde – FPÖ’nün düşüncesi paralelinde - Avusturya’daki üç siyasi partinin de yabancılar konusunda görüş farklılıklarının minimum düzeyde olduğunu belirterek ‘sınırlayıcı mülteci politikasının’, ‘etnik açıdan homojen suç çetelerine engel olma talebinin’ ve ‘misafir haklarının kötüye kullanımını engellemek isteğinin’ neresinin ırkçı olduğunu sormaktadır.

Bir kilise gazetesinde yayımlanan bir makalede Avusturya’da yabancıları tanımlamak için bazı ‘kuralların’ varlığı belirtilerek şu yorum yapılmaktadır:[79]

* Yabancı yüzünden tanınır ve bütün Müslümanlar otomatik olarak yabancıdırlar.

* Yabancılar yeryüzünün en fakir yörelerinden gelmişlerdir.

* Geldiği ülkenin GSMH’sı ne kadar azsa ‘dışlanma’ o kadar fazladır.

* Kaldığı ülkede sosyal farklılıklar ne kadar büyükse ‘dışlanma’ da o kadar büyük olmaktadır.

* ‘Irkçılık’ yabancıların sayısının artması ile yükselmemekte, bilakis yabancıların gelirlerinin zayıflaması ile artmaktadır.

* İnsanları ‘iyi’ ve ‘kötü’ diye ayırmada ırkçılığın ölçüsü ‘paradır’. Paraya kim sahipse o yabancı değildir. Para kimde yoksa o yabancıdır.

* ‘Yabancıların varlığı’ ile ‘yabancı düşmanlığı’ arasında bir ilişki yoktur. Viyana’da yabancıların yoğun olduğu Ottakring semti ile hiç yabancının olmadığı Kaisermühlen semti arasında yabancıyı ‘dışlama’ açısından bir fark yoktur.

* Avusturya’da yüksek işsizlik oranının olduğu bölgeler aslında yabancıların en az olduğu bölgelerdir.

* Dolayısıyla söz konusu olan yabancılar değildir. Söz konusu olan ‘yukarıya karşı olan bir protestodur’. Söz konusu olan adalet duygusunun yaralanmış olmasıdır. Söz konusu olan sosyal zayıflama korkusudur. Söz konusu olan protestodur, direniştir, güce karşı olan gösteridir.

* - Bu yorum şu şekilde bitmektedir – Eğer sorunun kaynağı yabancılar değilse  bu ‘yabancı sorunu’ nereden çıkmaktadır; Birçok neden vardır ama bu ülkenin hiç ‘yabancı politikası’ olmamıştır. Sosyal entegrasyon, daha iyi konut kalitesi, ödenebilecek kiralar, insan gibi yaşamaya yetecek bir gelir, eşit haklar ve yoksulluğa karşı koruma hiç yapılmamıştır.

Merkezi Viyana’da olan AB ‘Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı İzleme Dairesi’ Başkanı Beate Winkler bir röportajında Avusturya’da yabancılar ve yabancı düşmanlığı hakkında aşağıdaki hususları ifade etmektedir;[80]

* 1998 yılı enstitü raporunda Avusturya AB ülkeleri içerisinde yabancı düşmanlığı en yüksek ülke olarak saptanmıştır.

* 3 Ekim 1999’da yapılan seçimler ülkeye hükmeden güç sistemine karşı bir protesto olarak geçmiştir. Bu seçimlerde FPÖ insanların korkularını deşmiş ve ucuz metodlar kullanmıştır.

* Yabancı düşmanlığı toplumda yer edinmiştir.

* Eğer politik bir kararlılık varsa yabancı düşmanlığı gerilemektedir.

* Göçmenlerin az yaşadığı yerlerde yabancı düşmanlığı daha fazla olmaktadır.

* Sosyal refahın gerileyeceği korkusu bir ‘düşman’ aramaya yöneltmekte, ‘düşman tasavvuru’ da hayatı kolaylaştırmaktadır.

* Birlikte yaşamanın olduğu yerler yabancı düşmanlığının en az olduğu yerlerdir.

* Eğer dördüncü jenerasyon reddedildiğini hissederse ve entegrasyon başarılamazsa genç insanlar kendi Türk kimliğini geliştirmeye yöneliyorlar.

Yabancılar açısından ilginç bir konuya burada değinilmesi uygun olacaktır. FPÖ’nün 03 Ekim 1999’da yapılan seçimlerdeki başarısı ve FPÖ’nün 04 Şubat 2000’de koalisyon ortağı olarak hükümete katılması nedeniyle ülkede çok sayıda ‘yabancıların dışlanmasına karşı’ yabancılar lehine gösteriler düzenlenmiştir. Burada ilginç olan konu ‘yabancılar tarafından’ hiçbir şekilde ‘yabancıların dışlanmasına karşı’ bir gösterinin yapılmamış olmasıdır. Burada suç organizatörlerin değil, bilakis yabancıların böylesi bir politik hareketinin Avusturya şartlarında şimdiye kadar hiç düşünülmemiş olmasıdır.[81]

        b. FPÖ’nün Avusturya’da başarılı olmasının nedenleri

Avrupa’nın politik kültürünü değiştiren göç olgusu, globalleşme, fundamental eğilimler, kimlik sorunu gibi daha önce izah edilen değişiklik parametrelerinin yanında Avusturya’da FPÖ’nün başarılı olmasının nedenini de Avusturya’ya özgü Avusturya’nın psikolojik, sosyal, kültürel, politik ve tarihi derinliklerinde aramak gerekmektedir.


                     (1) Tarihi nedenler

1867 –1918 dönemindeki Avusturya - Macaristan imparatorluğunun kaybedilmesi ve Avusturya’nın birden bire altı milyonluk küçük bir ülke haline gelmesi Avusturya için birinci travma idi. Savaştan sonra Avusturya ekonomik ve politik nedenlerden dolayı Almanya’ya yöneldi. Bu arzuyu Hitler yerine getirdi. Birleşme (Anschluss) coşkunca kutlandı.

İkinci travmayı Avusturya bizzat kendisinin Nasyonal Sosyalist olmasıyla yaşadı. Parti üyeliğinin fazlalığı ve az olan direniş ile Avusturya Nasyonal Sosyalizme kollektif olarak sürüklendi.[82]

Bir başka travma da 25 Temmuz 1934 yılında Nasyonal Sosyalistler tarafından yapılan darbe girişimidir. Başarısız olan bu darbe girişimi neticesinde içlerinde Avusturya Başbakanı Dollfuß’un da bulunduğu 270 kişi öldürüldü. Eğer darbe başarılı olsaydı, sınırda bekleyen faşist Mussolini Avusturya’ya yürüyecekti.[83]

İkinci Dünya Savaşına kadar olan bir dönemde Avusturya nüfusunun önemli bir kısmını  (%10) İbrani kökenli insanlar oluşturuyordu. Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesiyle Avusturya’da da Yahudilere karşı bir baskı ve soykırım politikası uygulandı. 1938 deki ‘Anschluss’ (Almanya ile birleşme) ile beraber Avusturya’da hiç Yahudi bırakılmadı. Ya sürüldüler ya da öldürüldüler.

Savaş sonrasında Avusturya yöneticilerinden ve halkından Nazi suçları nedeniyle bir hesap sorulmadı ve Avusturya bunun için bir bedel ödemedi. Nazi geçmişinin faturasını en ağır şekliyle ödeyen Almanya ile aynı suçu işleyen Avusturya mukayase edildiğinde, Almanya’da Neonazi oluşumların pek kurumsallaşamadığı ve marjinal kaldıkları halde Avusturya’da Neonazi oluşumların partileşerek kitlelere ulaşabildikleri görülmektedir. Bunun nedeni de yukarıda izah edildiği gibi Avusturya’nın Nazi geçmişinin içeriden ve dışarıdan sorgulanamayışında yatmaktadır.[84]

Ayrıca Avusturya Naziler tarafından mağdur edilmiş bir ülke olarak görüldü. 1938’deki Almanya ile birleşmeyle Avusturya Nasyonal Sosyalizmin ilk kurbanı ülke olarak algılandı. Suçun sadece Almanya tarafına atılması ile ‘Entnazifizierung’ denilen Nazilerden arındırma süreci Avusturya’da işlemedi. Bu ise sağ popülist ve aşırı sağ akımlara zemin hazırladı.[85] Savaş sonunda müttefiklerin hazırladıkları ‘Moskova Deklarasyonu’nda Avusturya Hitler’in ilk kurbanı olarak belgelendi.

Bu ise 1938 – 1945 yılları arasındaki Ostmark’ın (Avusturya’nın) meşruluğu anlamına geliyordu.[86] Bunun ise Avusturya’da Haider’in demagojisinin yeşermesine ortam hazırladığı değerlendirilmektedir.

Avusturya sempatisi olan ve AB yaptırımlarında Avusturya’yı savunan Almanya’nın Bayern Eyaleti Başbakanı muhafazakar parti CSU’dan Edmund Stoiber’in FPÖ ve Avusturya üzerine ifade ettikleri bu anlamda ilgi çekicidir. Stoiber’e göre,[87] Avusturya kendisini Hitler rejiminin ilk kurbanı olarak gördüğü için Almanya gibi tarihi ile yoğun bir şekilde hesaplaşma yapmadı. Stoiber’e göre, eğer Haider’in sözü olan, ‘toplama kampları normal suçluların cezalandırıldığı cezaevleridir’ sözünü bir Alman politikacı söylemiş olsaydı bir saat içerisinde istifa etmek zorunda kalırdı.

Aynı şekilde FPÖ’nün Hükümete girmesi ile AB tepkileri üzerine AB Komiseri Franz Fischler yaptırımların AB Komisyonundan kaynaklanmadığı, bilakis 14 AB üyesi ülkeden kaynaklandığını ifade ederek Avusturya’nın kendi tarihi üzerine çalışması gerektiğini vurgulamıştır.[88]

                       (2) İdeolojik nedenler

Avusturya’da FPÖ’nün başarılı olmasının bir nedeni de savaş sonrası dönemde yerleşik partilerin ve özellikle sol ve sosyal demokrat partilerin zayıf kalmış olmalarıdır.[89] Ne 30 yıldan beri iktidarda olan SPÖ, ne de 13 yıldan beri SPÖ ile koalisyon ortağı olan ÖVP kendi seçmenleri için mücadele etmediler.[90] 30 yıl boyunca iktidarda olan SPÖ, Haider’in yeşereceği zemini hazırladı.[91]

Bu konuda Avusturya’da hükümetin kurulduğu günlerde FPÖ lideri Jörg Haider’in bir röportajda[92] ifade ettikleri de ilgi çekicidir; ‘Seçimi kaybedenler nerede hata yaptıklarını düşünmek zorundadırlar. Ben değil.’

Bu anlamda, son on yılda Avrupa’da, ama özellikle Avusturya’da ‘sosyal demokrat yapı’ politik vizyonunu ve bilincini kaybetti. Avrupa Sosyal Demokrasisinin ideolojik krizinin Avusturya’daki sonuçları çok derin oldu. 30 yıllık iktidar periyodu ve 13 yıllık büyük koalisyon yoluyla sosyal demokrasinin iç tahribatı depolitizasyona yol açtı.

Sosyal demokrasinin liberalizmle olan flörtü, neo liberal devrimin sonuçları ve Tony Blair ve Gerhard Schröder gibi sosyal demokrat liderlerin yükselişi bu ikilemi daha da kuvvetlendirdi. Bu atmosfer içerisinde aşırı sağ politikada monopol oluşturdu ve politik süreç sağa yöneldi.[93] Dolayısıyla  Haider sendromunun; Avusturya’daki politik elit tabakanın kendini yenilemedeki yetersizliği, pazarların globalleşmesi, neoliberal gelişme ve AB içerisindeki teknolojik eğilim  nedeniyle, Kreisky’den beri Avusturya’nın savaş sonu modelinin erozyona uğramasından kaynaklandığı değerlendirilmektedir.

Özellikle Avrupa’nın iki kutuplu savaş sonu yapısının sona ermesi geleneksel ideolojileri hızlandırdı. Seksenli yılların ortasında iki büyük kimlik etkeni kitle etkisini kaybetti; bunlar Katolik inanç  ve komünizmdi. Bunun sonucu olarak da ırkçı ideoloji  Haider sendromunun ideolojik çekirdeği olarak ortaya çıktı.[94]

Emilio Modena Avusturya’daki Haider sendromuna şu açıklamayı getirmektedir;[95] ‘Faşizm sendromunun sosyal-politik matriksi bütün kültürlerde ve toplumlarda görülen yaygın bir konudur. Ancak onun ideolojik içeriği değişebilir. Antisemitizm, başka tarihi kültürel ilişkiler içerisinde dini temele dayanan bir ırkçılığa da dönüşebilen, ancak özel olarak batılı Hıristiyan geleneğe ait olan bir konudur.’ Modena, konuyu göçmenler, çingeneler, sarı tehlike ve İslami fundamentalizmle sınırlamaksızın faşizm sendromunu; kapitalist, post sosyalist ve post sömürgeci toplumlara özgü bir olay olarak görmektedir. Modene’ya göre bu modelden yola çıkarak Avusturya’daki Haider sendromu daha kolay anlaşılmaktadır.’

İletişim akademisyeni Maximilian Gottschlich[96] Haider’i Avusturya için öncelikli ne bir politik ne de ahlaki bir sorun olarak görmektedir. Gottschlich’e göre Haider tipik bir psikolojik problemdir, Haider Avusturya’nın kollektif ruhunun problemidir. Filozof Max Picard’ın tanımlamasıyla ‘Haider içimizdeki Hitler’in bizzat kendisidir’.  Haider üzerine ne kadar mücadele edilirse bu figür o kadar güçlenmektedir. Gottschlich’e göre ‘içimizde Haider ile ilgili ne oluyorsa, bu Avusturya ruhu içerisinde karanlık gölgelerinde olmaktadır.’ Gottschlich’e göre ‘Şimdiki Avusturya’nın görevi sadece ekonomik değil, bilakis ve her şeyden önce bu ülkede ruhi ve manevi yaşamsal sorundur.’

Bu ortam ise diğer faktörlerin yanında Avusturya’da FPÖ’nün ve Haider’in temsil ettiği düşüncenin yeşermesine yol açmıştır.

                          (3) Sosyal nedenler, yabancılar

Bu araştırmanın ‘Avusturya’da yabancılar’ bölümünde izah edildiği gibi son yıllarda Avusturya’daki yabancıların artması ve FPÖ’nün yabancı aleyhtarı politikası nedeniyle ülkede yabancılara karşı art arda önlemler alınmaya başlandı.

Ülkenin yabancılar tarafından ‘işgal’ edilmeye başlandığına dair ‘sanal’ bir korku yayıldı. Yabancılara karşı vizeler zorlaştırıldı. Sınır boylarına asker yerleştirdiler. Mülteci başvurularına ret cevapları sıklaştı.

Parlamento 1992’de Avusturya’ya gelmeden önce ‘demokratik’ bir ülkeden geçtiği belirlenen kişilerin iltica başvurularını reddeden bir yasa onayladı. Bir yıl sonra da Avrupa’da ilk kez ‘ihtiyaç dahilinde’ göçmen alımına yönelik kota uygulaması getiren bir yasa kabul edildi.

Avusturya’da yasal olarak oturmakta olan yabancıların oturma müsaadelerinin uzatılması için yeterli gelir ve konut sahibi olma şartı getirildi.

Avusturya’da uyuma yönelik politika hiçbir zaman yapılmadı ve yabancılar hep ‘işgücü’ olarak görüldü. Bu dışlanma, yabancıların konut durumlarına, maaşlarına yansıdı.

İkinci, üçüncü nesil göçmenler ise ‘Gastarbeiter’ (misafir işçi), ‘Ausländer’ (yabancı) ruhu ile büyüdü. Bu ruh hali onları, durumlarını sorgulayan ve Avusturya makamlarını yargılayan eylemlere yöneltmedi. Bu alanda organize olmalarını engelledi. Böylelikle kendilerini reddeden bir ülkede yabancıların ‘Avusturya kimliği’ bulma olanağı ortadan kalktı.[97]

SPÖ’nün önde gelen milletvekillerinden ve aynı zamanda SPÖ Savunma Sözcüsü olan Anton GAAL, 31 Ocak 2000 tarihinde bir söyleşide FPÖ’nün başarısını ‘yabancılar sorununa’ bağlayarak, bu konuyu kendilerinin kullanmadığını, ancak FPÖ’nün kullanarak oy topladığını ifade etmiştir.[98] SPÖ’lü milletvekili zımmen de olsa Avusturya’nın bir yabancılar sorunu olduğunu ifade etmektedir.

Avusturya’daki aşırı sağ hareketlerin birkaç kişinin ürünü olduklarını düşünmek de yanlış olacaktır. FPÖ’ nün 3 Ekim 1999’daki aldığı %27 ‘lik oy oranı küçümsenmemelidir. Haider danışmanı Andreas Möllner’in ifade ettiği gibi, ‘Haider başarılı oldu. Çünkü o halkın düşündüğünü yüksek sesle söyledi.’[99]

            c. Avusturya Hürriyetçi Partisi (FPÖ)

                     (1) Gelişimi


Avusturya Hürriyetçi Partisi (FPÖ) 1956 yılında Anton Reinthaller tarafından kuruldu. Hem partinin kurucu başkanı ve hem de ikinci başkanı Friedrich Peter Nazi döneminde bir SS’diler.

1950’li yıllarda oy oranı %4 -%7 arasında değişen bu parti Sosyal Demokrat Bruno Kreisky’nin kurduğu koalisyon hükümetine girerek (1983 – 1986)  oylarının sırayla %9’a, sonra %16’ya ve sonra da %22’ye yükseltti.

Jörg Haider 13.11.1986 tarihinde %57.7 oy alarak Avusturya Hürriyetçi Partisinin (FPÖ)  başkanlığına seçildi. O tarihten bu yana katıldığı seçimlerde sürekli oylarını artırarak 03 Ekim 1999 genel seçimlerde bir önceki seçime göre %5.33 oy oranına yükselerek toplam %27.22 oy oranıyla ülke içinde ikinci büyük parti konumuna yükselmiştir. Bu seçimlerde, ülkede 30 yıldan beri iktidarda olan ve 13 yıldan beri de Avusturya Halk Partisi (ÖVP) ile koalisyonda olan Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ) %4.67 oranında oy kaybıyla oyların %33.39 unu alarak birinci parti olarak çıktı.  ÖVP ise %1.39 oranında oy kaybıyla  oyların %26.90ını alarak üçüncü parti haline geldi.[100]

Burada ilginç olan Avusturya Hürriyetçi Partisinin (FPÖ) (Freiheitliche Partei Österreichs) isminde bulunan ‘Freihetlich’, Türkçesi; ‘Hürriyetçi’, ‘Özgürlükçü’ kelimesidir. Buradaki ‘Freichetlich’, (Türkçesi; ‘Hürriyetçi’, ‘Özgürlükçü’) kelimesinin liberal Batı Avrupa’daki ve liberal ABD’ndeki ‘liberal’ ve ‘özgürlükçü’ anlamlarla hiçbir ilgisinin olmadığıdır. Bu kelime Avusturya’da politik liberal anlamı ifade etmemektedir. Tuna monarşisindeki çok halklı Habsburg devleti ve Roma Katolik inançı, ‘biyolojik sosyal Darwinizm’ ve ‘ırkçı antisemitizm’ lehine, ‘liberal karakterli Alman milli hareketi’ reddetmektedir. Bu ideoloji ise genç Avusturyalı Hitler’in düşünce gelişimini etkilemiştir. Bu gelenek üzerine FPÖ İkinci Dünya Savaşından sonra, Katolik Halk Partisini (ÖVP) ve Sosyal Demokrat Partiyi (SPÖ) dengelemek amacıyla değil, bütün eski Nazileri bir çatı altında toplamak amacıyla kurulmuştur. [101]

                          (2) Avusturya Hürriyetçi Partisinin (FPÖ) programı

Avusturya Hürriyetçi Partisinin (FPÖ) programı incelendiğinde tam olarak bir şablona oturtmak oldukça güçtür. Parti başkanı Jörg Haider normal olarak‚ sağ popülist bir politik kişilik sergilerken program incelendiğinde ‚sol popülist‘ olarak da değerlendirmek mümkün olmaktadır. Aslında sosyalist olan SPÖ‘nün parti programı ile  aşırı sağcı olarak bilinen FPÖ‘nün parti programı arasında çok yakın bir benzerlik bulunmaktadır.

Örnek olarak ‚devlet‘ ve ‚birey özgürlüğü‘ gibi konularda SPÖ ve FPÖ‘nün parti programlarındaki tanımları birbirlerine çok yakındır. Klasik liberal gelenekte‚ ‘bireyin özgürlüğü başkalarının özgürlüğünün sınırlarında biter‘ ifadesine karşın FPÖ‘nün parti programında bu sınır başka bir bireyin özgürlük sınırında değil, bilakis‚ aile‘den ‚halk‘a kadar olan toplumu teşkil eden  grupların özgürlük sınırına dayanmaktadır.

Hürriyetçi Partinin (FPÖ) programına göre ‚halkın özgürlüğü‘ uluslararası spekülatörler ve konzernlere karşı ve özellikle Avusturya‘da kültürel yüzeyselleşmeye, gelenekleri zayıflatma çabalarına ve Avusturya‘yı bilinçli olarak zayıflatacak eylemlere karşı korunmalıdır. Bu programa göre her alanda çoğalan ‚Nihilizm‘ (Hiçlik, boşluk), eğlence sektörüne yönelik aşırı tüketim, vahşi kapitalizm ve modernizmin zararlı yan etkileri değerler bütününü ve toplumun özgürlüğünü tehdit etmektedir. Ancak parti programında ‚birey özgürlüğü‘ne daha fazla yer verilmemiştir.

Ayrıca programda ‚halkın refahı‘ için anayasal olarak güvence altına alınmış yeniden paylaşım için devletçe düzenlenen bir ‚dayanışma‘ ile AB‘nin doğuya genişlemesinin ve işgücü pazarının liberalleşmesinin reddi  de yer almaktadır.

Parti programında doğrudan yer almamışsa da ‚yabancılaşma‘ üzerine partinin ve parti ileri gelenlerinin birçok söylem ve demeçleri olmuştur.   Özellikle parti ileri gelenlerinin bu ‚yabancılaşma‘ üzerine verdikleri demeçleri ‚yabancı düşmanlığına‘ dönüşmüştür.  Özellikle partinin ikinci kişisi durumundaki Thomas Prinzhorn‘un ‚yabancıların çoğalmalarına karşı hormon tedavisi‘ önerisi ülkenin politik kültüründe bir daha temizlenmesi mümkün olmayacak bir zehir olarak algılanmıştır.[102]

Seçim programında ise parti özet olarak; yeni iş alanları yaratmayı, güçlü bir ekonomiyi, işverenlerin ve ev bütçesinin yükünü hafifletmeyi, ayrıcalık ve keyfiliklere karşı mücadele etmeyi, aileyi desteklemeyi, çocukları korumayı, AB‘nin doğuya genişlemesini ve yabancıların ülkeye göçünü engellemeyi öne çıkarmıştır.[103]

                       (3)  FPÖ’nün üye olduğu hükümet programı

04 Şubat 2000 tarihinde ÖVP ve FPÖ ortaklığı ile kurulan hükümet programında konuya yönelik olarak dikkati çeken hususlar özet olarak şöyle tespit edilmiştir;

Hükümet programında yabancı göçün durdurulması öngörülmüştür. Bunun yerine yabancıların aile birleşimine öncelik verileceği vurgulanmıştır. Avusturya vatandaşlığı, Almanca bilgisi yeterli olması halinde, en az on yıllık ikamet süresi sonunda verilecektir. Okullarda yabancı öğrenci sayısı toplam öğrenci sayısının üçte biri kadar olacaktır.

Dış politika alanında Avusturya’nın tarafsızlık politikasına son verilecek, Avusturya, kurulması planlanan Avrupa Güvenlik Sisteminde yer alacak, bu sistemin hayata geçirilmemesi halinde, Avusturya, NATO üyesi olmak isteyecektir. Avusturya’nın güvenlik politikası yönündeki rotası halk oyu ile belirlenecektir.

Aile konusunda ise annelik izni 1,5 yıldan iki yıla, çocuk parası da 5 600 Şilinden 6000 Şiline çıkarılmaktadır. [104]

Hükümet programındaki diğer dikkati çeken hususlar konu başlıkları ile şunlardır:[105]

* İş piyasasında öncelik Avusturyalılarındır. Daha sonra yıllardır ülkede yaşayan ‘kalifiye’ yabancılara hak tanınacaktır.

* Vatandaşlığa geçişte Almanca bilgisi şartı getirilmektedir. Dil bilmeyenler mecburi kursa gönderilecektir.

* Vatandaşlığa geçişte ayrıca, Avusturya ve AB hakkında temel bilgi şartı aranacaktır.

* Aile birleşimi kontenjanı düşürülecek, aile birleşiminde Avusturya vatandaşlarına öncelik tanınacaktır.

* Suç işleyen yabancıların hızlı bir şekilde sınır dışı edilmeleri sağlanacak, ayrıca dönme imkanı ortadan kaldırılacaktır.

* Yabancılar yasasında yer alan ancak uygulanmayan ‘Merkezi Kayıt Sistemi’ne işlerlik kazandırılacaktır.

Yeşiller milletvekili Terezija Stoisits FPÖ’nün 1993 yılında yabancılarla ilgili hazırladığı yasa taslağının tamamının hükümet programında yer aldığını belirterek yaptığı eleştiride bu hükümet programının yabancılarla ilgili bölümünün bir ‘entegrasyon programı’ olmadığını, bilakis bu programın bir ‘desintagrasyon programı’ olduğunu ifade etmiştir.[106]

                     (4) FPÖ’nün yabancılarla ilgili olarak söylem ve programları

FPÖ’ye göre Avusturya bir göç ülkesi değildir. Bunu gerçekleştirmek için FPÖ şu talepleri getirmektedir;[107]

* Avusturya vatandaşı olmak isteyenler en az on yıl sabredip, iyi Almanca konuşmakla yetinmeyip, Avusturya kültürü, örf ve adetleri konusunda kurslara da gitmek zorundalar. Bu şekilde yabancılar ‘çirkin adetlerden’ (!) uzaklaşıp belki bir Avusturya halk türküsü söyleyebilecek derecede iyi ve uslu bir Avusturya vatandaşı (!) olacaklardır…

* Sonuçta Avusturya vatandaşlığının verilmesi, vatandaşlığa geçen yabancının da bunun kendisine neler getirdiğinin bilincine varması için bir ‘tören’ (!) niteliğinde olmalıdır. (Tabii FPÖ tarafından hazırlanan bütün sınavları başardıktan sonra.)

* FPÖ, Avusturya’da yasal olarak yaşayan bütün yabancıların taşımakla yükümlü olacakları bir ‘A – Kartı’ getirmek istemektedir. FPÖ’ye göre A harfi yabancı anlamına gelen Ausländer’in A’sı değil, Austria’nın A’sıdır. (Halbuki Avusturya’nın Almancası Österreich’tır. ‘Ö – Kart’ olması gerekir.) Bu kartın üzerinde fotoğraf ve şahsı verilerin yanı sıra parmak izi de bulunacaktır. Bu fikri SPÖ’lü Meclis Başkanı Nazilerin Yahudiler için yaptıkları ‘J – Kart’a benzeterek eleştirmiştir.[108]

* ‘Yabancı öğrenciler’ de okullarda ırk esasına göre ayrı ayrı sınıflandırılmalıdır.[109] Yabancı öğrenciler okula başlamadan önce Almanca kursuna tabii tutulmalılar ve sınıflardaki oranı ise %30’u geçmemelidir.[110] Avusturya’da okullarda tüberküloz hastalığına rastlanılması üzerine Haider hemen yabancı oranı yüksek okulların kontrolden geçirilmesi gerektiğini belirtmiştir. FPÖ’nün bu teklifini Yeşiller Partisi milletvekili Therezija Stoisits ‘ırkçı bir refleks’ olarak değerlendirmiştir.[111]

* Jörg Haider, AB Komisyonunun, geçen yılkı teklifi olan AB içerisinde üçüncü ülkelerden gelen yabancıların bir AB ülkesinde en az bir yıl yaşamak kaydıyla birinci derecede akrabalarını getirebilme hakkına, bunun AB’ne ve Avusturya’ya zarara yol açacağını ileri sürerek itiraz etmiştir.[112]

Burada vurgulanması ve unutulmaması gereken nokta FPÖ’nün ‘yabancı’ ifadesinden ne anladığıdır. Parti ileri gelenleri ‘Überfremdung’ (aşırı yabancılaşma) dan bahsediyorlar, ancak yalnızca göçmen problemine yönelmiyorlar. Onların saldırganlıkları ‘halkın değişimi’ olarak vurguladıkları konuyu hedef almaktadır. FPÖ politikacıları yabancı ırka karşı değiller, onlar ‘Avrupa dışından gelen Müslümanlara’ ve ‘Siyah Afrikalılara’ karşıdır.[113]

                        (5) FPÖ lideri Jörg Haider

Jörg Haider 13.11.1986 tarihinde %57.7 oy alarak Avusturya Hürriyetçi Partisinin (FPÖ)  başkanlığına seçildi. O tarihten bu yana katıldığı seçimlerde sürekli oylarını artırarak 03 Ekim 1999 genel seçimlerde bir önceki seçime göre %5.33 oy oranına yükselerek toplam %27.22 oy oranıyla ülke içinde ikinci büyük parti konumuna yükselmiştir.

Jörg Haider son seçimlerdeki başarısı nedeniyle tüm medyanın odak noktası haline geldi. Kimliği, kişiliği, siyasi kariyeri incelenmeye başlandı.

Jörg Haider’i en geniş biçimiyle tanıtan tek biyografik eser Avusturyalı gazeteci Christa Zöhling’e aittir. Christa Zöhling, ‘Haider, Licht und Schatten einer Karriere’[114] (Haider, Bir kariyerin ışığı ve gölgesi) isimli eserinde Haider’i FPÖ’nün tartışmasız lideri ve Avusturya’da ikinci cumhuriyetin Bruno Kreisky’den sonra en başarılı politikacısı olarak tanımlamaktadır.

Christa Zöhling’e göre Haider yerine göre komedyendir, yerine göre şovmendir. Haider bir kitle kültürünün konusudur. Eğer partinin başında 1986’dan beri Haider’den başkası olsaydı mutlaka görevi bırakmak zorunda kalırdı. Hiç kimse prensiplerine onun kadar bağlı kalamazdı.

04 Şubat 2000 tarihinde FPÖ’nün ÖVP ile koalisyonu ve bu hükümete karşı AB’nin yaptırımları üzerine zaten kabinede yer almayan Jörg Haider 28 Şubat 2000 tarihinde parti başkanlığından istifa etmek zorunda kaldı. Jörg Haider parti başkanlığından ayrılıyor, ancak partiden ayrılmıyordu. Kendisi Kärnten Eyaleti başkanı olarak kalıyor, parti başkanlığına Susanne Riess-Passer geliyordu. Bu şekilde AB yaptırımlarına karşı hükümet bir rahatlama denemesi yapıyordu.[115]

Haider’in bu istifası taktik bir geri çekilişti. Haider bundan önce de çok defalar avans vermiş, her defasında yine belini doğrultmuştu. İkinci cumhuriyetin Kreisky’den sonra en başarılı politikacısı zafer içinde geri dönüş kutlarsa hiç şaşırtıcı olmayacaktı.[116]

Haider’in bu istifası ORF2 TV’deki yorumunda Robert şöyle değerlendiriyor;[117] ‘Jörg Haider geri çekildi, terk etmedi. Kärnten Eyaleti siyasetini, Federal siyaseti, hele Avrupa siyasetini hiç terk etmedi.’

Der Standart gazetesinden Hans Rauscher ise bu istifanın Avrupa boyutu açısından ise şu yorumu yapmaktadır;[118] ‘Haider ile olsun olmasın, FPÖ her halükarda Avrupa’nın kuşkulu bakışları altında olacaktır.’

SPÖ’lü, sol çizgide, eleştirmen, Prof. Egon Matzner, Haider’i şu şekilde tanımlamaktadır:[119] ‘Haider, haklı eleştiriden iftiraya kadar Avusturya devlet kurumlarını ve baştakileri yerden yere vurmaktadır’, ‘Jörg Haider geçmişi ve fikirleri ile bir ‘Grossdeutsch’ (Büyük Alman) dur ve öyle kalacaktır.’ ‘Gerçek etkinliği mevcut olanaklarla sınırlıdır. FPÖ’nün olduğu kadar ‘Alman Avusturyalıların’ da liderliğini ele geçirmeye kararlıydı ve hala da kararlı.’ ‘Jörg Haider radikal yıkıcı, ihtilafların sivil yollardan çözümlenmesi yerine, kendisi tarafından düşman olarak belirlenen kişilerle düello yolunu tercih ediyor. Bu onun aşağılayıcı lisanında da ortaya çıkıyor. Avusturya’da Cumhurbaşkanından resmi makamların başındakilere kadar herkesi gammazladı. Şimdi sırada başka ülkeler var. Bunun sonucunda ülkeye ve insanlara yansıyacak olumsuz sonuçlar onun umurunda bile değil.’

                            (6) Avusturya Hürriyetçi Partisinin (FPÖ) önde gelenlerinin dikkati çeken demeçleri:

Aşağıdaki ifadeler ve söylemler incelendiğinde bu partiye karşı ve yandaş olanların ne anlama geldiği ve bu partinin gerçek yüzü daha iyi anlaşılacaktır.[120], [121]

* Bu partiye mensup Klagenfurt Belediye Başkan Yardımcısı Reinhard Gaugg ‚Nazi‘ kelimesinin harflerini şu şekilde ifade etmektedir; N; neu (yeni), a; attraktiv (çekici), z; zielstrebig (hedefe ulaşmak için çaba gösteren), i; ideenreich (düşünce zengini)

* Parti Başkanı  Jörg Haider 1991 yılında Kärnten eyaleti başbakanı olduğunda Hitler‘in istihdam politikasını ‚düzenli bir istihdam politikası‘ olarak övmüştür. (Üçüncü Reich’ın – Hitler döneminin – tam istihdam politikasını benimsiyoruz. – Yani, yabancılara ve Yahudilere iş yok!) Haider devamla şunları söylemiştir; ‘Üçüncü Reich’dan Hitler’in kurduğu sistem olduğu için nefret ediyorlar. Oysa o mükemmel bir sistemdi.’

* Aralık 1995 başında ortaya çıkan bir videoda Haider Hitler‘in SS lerini ‚efendi adamlar‘ olarak tanımlamıştır.

* Haider, Şubat 1995’te parlamentoda Hitler‘in toplama kamplarını ‚suçluların cezalandırıldığı normal cezaevleri‘ olarak tanımlamıştır.

* Haider, 1980 yılında Alman aşırı sağcı ve Neo Nazi propagandası yapan DVU (Deutsche Volksunion) partisinin ‚ikinci dünya savaşında haksızlığa uğrayanların affı‘ konusunda – ki burada  Naziler kastediliyor – açılan bir imza kampanyasına katılmıştır.

* Bu partinin ‚Akademisyenler Birliği‘nin bir kutlamasında, televizyona da çekim yapıldığı halde, hep bir ağızdan Hitler‘in SS’lerinin şarkısı söylenmiştir.

* Seksenli yılların başında, şefredaktörü Haider olan partinin gazetesi Kärtner Nachrichten gazetesinde Rudolf Hess gibi Nazi figürleri yüceltilmiştir.

* Haider 1985 yılında savaş suçlusu olarak yargılanan Nazi SS Walter  Reder‘e arka çıkarak‚ onun kaderi babalarımızın her birini kurtarabilirdi‘ ifadesini kullanmıştır.

* 1986 yılında Alexander Löhr‘ün savaş suçlusu olduğunun ortaya çıkması  nedeniyle bir anıttan isminin silinmesi üzerine – bu kişi Balkanlarda Yahudi tehcirinde önemli roller oynamıştı – Haider olayı protesto ederek bu kişiyi ‚tarihi hizmetleri olan bir şahsiyet‘ olarak tanımlamıştır.

* ORF televizyonunun bir röportajında Haider, Hitler tarafından kullanılan bir deyimi ‘Missgeburt der österreichischen Nation’ kullanmıştır. (Avusturya ulusunun sakat doğan çocuğu)

* 1989 yılında yayınlanan Haider’in sorumlu olduğu Kärtner ‘Grenzland – Jahrbuch’ (eyalet yıllığı) kitabında dokuz ünlü  bilim adamı aşırı sağ içerikle ‘ırkçı, antisemitist, nasyonal sosyalist propaganda konuşmaları’ olarak tanımlanmıştır.

* Ulrichsberg’deki konuşmasında Haider, Nazilerin ana ifadelerini defalarca tekrarlamış ve 1990 yılında SS üyelerine ve savaştan kalanlarına Avrupa’nın ‘barış ve özgürlüğünün temellerini oluşturdukları’ için teşekkür etmiştir.

* 1990 yılında, aşırı sağ ve Neonazi yazılarından dolayı yargılanan ‘Aula’ için partisinin Akademisyenler Birliğinde yaptığı bir konuşmasında Haider, Almanların yeniden birleşmelerini büyük bir bütünün küçük bir versiyonu olarak tanımlamıştır.

* Burgenland eyaletinde FPÖ’lü politikacı Robert Dürr kendisinin de hazırlanmasında katkıda bulunduğu antisemitist bir propaganda belgesini ‘zafer’ olarak nitelendirmiştir. (Başlıkları: ‘Yahudiler susun’, ‘Irkçılık vatan sevgisidir’) Aynı kişi Robert Dürr, 1992 yılında bir başka politikacı Wiesenthal’ı ‘aşağılık Yahudi’ olarak tanımlamış ve İsrail’i Avusturya’ya zehirli yiyecek maddeleri sevk ederek Avusturya’yı zehirlemekle suçlamıştır.

* Steiermark’da parti başkan yardımcısı olan Herbert Schweiger 1990 yılında Auschwitz’i mahkeme önünde ‘yalancı anıtı’ olarak tanımlamıştır. Ona göre Yahudilerin kaybı tolerans sınırları içerisinde 300 000 ila 400 000 arasında olması gerekirmiş. ‘Bu kadar tazminat talebi nereden geliyor?’ diye soruyor mahkeme heyetine. ‘Bu 300 – 400 bin Yahudi ya gaz odalarında öldürüldüler, ya da yaşıyorlar. Demek bu kadar çok tazminat talebi var ki bu Yahudiler gaz odalarında öldürülmediler’ diye ifade vermiştir.

* 1989 yılında parti milletvekili Helmut Weiss, bir yemin töreninde Amiral Wilhelm Canaris’in Hitler’e yönelik ‘Hain’ ifadesine karşı çıkarak bu konuya  şüphe ile yaklaşılması gerektiğini bildirmiştir.

* Haider tarafından ‘Avusturya’da 300 bin işsiz var. 300 bin de yabancı var’ ifadesi kullanılmıştır. (Yabancıları kovarsam Avusturya’da işsiz kalmaz!)

* Haider, Aralık 1999, bir gezi sırasında; ‘Kimse temiz kanlı Avusturyalıları durduramaz. Sağcı ya da solcu değil, sadece Avusturyalıyım. Annem Hitler’in Genç Kızlar Ligi üyesiydi. Babam İkinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusuyla savaştı, Nazi partisi üyesi idi. Geçmişinizi araştırın. Çoğumuzun anne ve babası böyle idi. Onlara ihanet etmeyelim.’

* Haider, Eylül 1999, parti toplantısı; ‘Avusturyalılar birlik olmalı, el ele verip ülkemizi yabancılardan temizlemeliyiz. Tertemiz Avusturya özlemi çekiyoruz.’

* Haider, Ağustos 1999, basın toplantısı; ‘Neden yabancıları sevmediğimi soruyorsunuz. Size sorarım: Daha ucuz çalışan biri gelip de işinizi elinizden alsa, ne yaparsınız? Sadece vatandaşımı koruyorum. Irkçılıkla suçlayamazsınız.’

* Haider, Eylül 1994, parti konuşması; ‘Ben bir yabancı düşmanıyım. Yabancılara karşı fobim var. Onları ülkemde istemiyorum. Düzenimizi bozuyorlar. Yıllardır geliyorlar. Buna dur demeliyiz.’

* Haider, Ekim 1990, gaziler toplantısı; ‘Alman ordusunda savaşan askerlerimiz katil değillerdi. Çok düzenli disiplinli askerlerdi. En büyük hayalim bugün de böyle bir ordumuzun olması.’

* FPÖ’nün 03 Ekim 1999 seçimlerinde kullandığı slogan ‘Überfremdung’ (Aşırı yabancılaşma) gerçekte 1933 yılında Goebbels’in Yahudileri kastederek kullandığı bir kavramdı.[122]

5. AVUSTURYA HÜRRİYETÇİ PARTİSİ‘NİN TEMSİL ETTİĞİ SİYASİ KÜLTÜR DEĞİŞİKLİĞİ İKTİDARININ ETKİLERİ

Avrupa‘daki bu kültür değişikliğinin etkilerini somut sınıflandırarak bir tasnife sokmak konunun çok yönlülüğü açısından zordur. Ancak ilgi gereği bu etkileri, Türkler, Türkiye ve Avrupa ile sınırlandırmanın yeterli olacağı değerlendirilmektedir.


           a. Türklere ve Türkiye’ye etkileri

İncelemenin yukarıdaki bölümlerinden anlaşılacağı üzere FPÖ partisi ve onun lideri Haider Nazi sempatizanı ve antisemitist söylemleri olan bir partidir. Burada ilginç olan bu partinin Nazi yanlısı ve antisemitist söylemleri olmasına rağmen hiçbir şekilde Yahudileri ve İsraili hedef almamış olmasıdır.[123] Bu partinin yabancı düşmanlığı ile ilgili söylemleri vardır. Fakat bu parti yabancı tanımına AB üyesi dışındaki ülkelerden gelenleri kastetmektedir. Avusturya’da Yahudilerden çok Yugoslavlar ve Türkler yaşamaktadır. Dolayısıyla ile bu partinin hedef aldığı kitle, yabancı olarak kastettikleri, antisemitist tanımdan anladıkları AB üyesi ülkeler dışından gelen yabancılardır.


FPÖ’nün politikalarından ve Haider’in tutumundan en çok etkilenecek olan ülke ve kişiler Türkiye ve Türklerdir.

Halen iktidarda koalisyon ortağı olan bu parti Türkiye ve Türklere karşı ne yapabilir?;

Yabancı düşmanı denilebilecek politik uygulamalar nedeniyle Avusturya’daki Türkleri barınamaz hale getirebilirler ve asimilasyon politikası ile varlıklarını etkisiz hale getirebilirler mi?

Türkiye’nin AB üyelik sürecini olumsuz etkileyerek Türkiye’nin AB’ne üyeliğini engelleyebilir mi?

FPÖ ve Haider AB’nin genişlemesine karşıdır. Haider; Avusturya hükümetince onaylanacak bir AB genişlemesini, göçmenler endişesi ve işyeri kaybı nedenleriyle ‚Avusturya‘ya ihanet‘ olarak tanımlamıştır.[124] Gerçi 03 Ekim 1999 da yapılan seçimden sonra oluşan tepkiler üzerine FPÖ genel başkanı seçim öncesi propagandalarında AB’nin doğuya genişlemesine ve Türkiye’nin üyeliğine  karşı olduğu söylemlerine rağmen müteakip aylar içerisindeki beyanlarında şaşırtıcı bir şekilde AB’nin doğuya genişlemesine ve Türkiye’nin üyeliğine taraftar olduğunu ifade etmiştir.[125] Bu tutumun aşırı sağcı partiye ülke içinden ve dışından gelen tepkiler karşısında politika değişikliğinden ziyade imaj düzeltme taktiği olduğu değerlendirilmektedir.

FPÖ’nün bu konuda gerçek yüzünü gösteren en iyi örnek FPÖ’ nün etkili politikacılarından halen milletvekili Dr. Harald Ofner‘in 01 Aralık 1999 günü bir davette yaptığı konuşmada‚ her ne kadar kendi partisi başkanı Haider’in Türkiye’nin AB üyeliğine taraf olduğunu ifade etmişse de, ‚Türkiye‘nin tarihte hep Orta Avrupa‘ya emperyal düşüncelerle bakmasından dolayı‘ kendisinin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu‘ ifade etmiş olmasıdır.[126]

Haider‘in danışmanı Andreas Mölzer 4 Ocak 2000 tarihinde Die Presse gazetesinde yayımlanan ‚Bir Avrupa Yüzyılı‘ isimli makalesinde[127] Türkiye‘nin AB üyeliği konusunu ele almakta ve FPÖ‘nün AB politikası hakkında neler düşündüğünün ip uçlarını vermektedir. Andreas Mölzer makalesinde özet olarak şunları yazmaktadır;

‘Slovak komşularımızın, Hırvatların, Baltık ülkelerinin Avrupa‘ya ait olması tabii. Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Slovenya‘yı zaten söylemeye gerek yok. Romanya, Sırbistan ve Ukrayna gibi Ortodoks ülkelerinin de ilerde bir genişleme turunda birliğe katılma ihtimalleri düşünülebilir. Ancak Türkiye gibi Müslüman ve ağırlık noktaları Asya’da bulunan ülkelerin geleceğin Avrupa’sına katılmalarının uygun olup olmayacağı kuşkulu.’

‘....  Öte yandan da İslam’ın, tarihi açıdan kökleri Hıristiyan garp dünyasında bulunan bir birliğin içinde daima yabancı bir madde gibi kalacağını gayet iyi biliyorlar. Bu durumda, insan haklarına riayet edilmemesi, ekonomik durum ve Anadolu’dan gelecek göç baskısı korkusu neredeyse ikinci planda kalıyor.’

‘....  Samuel Huntington ‘Clash of Civilisations’ (kültürler çatışması) adlı kitabında 21. Yüzyılda kültür çevrelerinin cepheleşmelerinin kaçınılmaz olacağını tahmin ediyor.’

‘...  Yani Türkiye böyle bir ‘Kültür Savaşında’ hiçbir zaman Avrupa’nın yanında yer almayacaktır. Bu kültür çevreleri arasında şiddete yönelik bir ihtilaf olmasa da, Avrupa’nın kendi manevi, kültürel ve buna bağlı olarak jeopolitik sınırlarını açıkça belirlemesi gerekir. 21. yüzyılın bir Avrupa yüzyılı olması ancak bu şekilde mümkün olacaktır.’

         b. Avrupa’ya etkileri ve Türkiye

Avusturya’da iktidara ortak olan Haider büyümek için kendisine müttefik arayacaktır. Bu nedenle de gözünü Almanya’ya dikmesi muhtemeldir.[128] Almanya ile Avusturya’nın tarihi yakınlıkları vardır. Avusturya’da Haider’li koalisyon hükümeti kurulduğu günlerde Almanya’nın liberal sağ partileri CDU ve CSU’nun Haider’den yana tavır almaları ilgi çekicidir. CSU Başkanı Edmund  Stoiber, Haider’in partisinin iktidar ortağı olması üzerine AB ülkelerinin aldığı yaptırım kararlarını ‘diplomatik delilik’ olarak tanımlamış ve  ‘kabul edilemez ve yanlış bulduğunu’ ifade ederek Haider’e destek vermiştir.


Hader’e destek verenler sadece CDU ve CSU gibi muhafazakar Alman partileri olmamıştır. SPD politikacısı Peter Glotz’da yaptığı açıklamada AB ülkelerinin aldığı tedbirleri ‘kötü düşünülmüş ve çok cesur’ bulduğunu ifade ederek bu tedbirlerin ‘Avrupa’nın demokratik kültürünün gerçek tehlikede olması’ ve ‘gerçek bir ikinci Hitler’in olması’ halinde doğru ve uygun olacağını belirtmiştir.[129] CDU Genel Sekreteri Angela Merkel’ de AB’nin Avusturya’yı izolasyonundan duyduğu kaygıyı dile getirmiştir.[130] Bayern Eyaleti Başbakanı ve CSU Başkanı Edmond Stoiber AB’nin izolasyon kararına rağmen Avustruya Cumhurbaşkanı Thomas Klestil’i Bayern’e davet etmiştir.[131] İsviçre de Avusturya ile dayanışmaktan geri kalmamış Avusturya Başbakanının İsviçre’yi ziyaret edebileceğini belirtmiştir.[132]

Alman tarihçi Ernst Nolte de Avusturya’daki politik değişim için yapılan tartışmaları fazla abartılı bulmaktadır. Nolte’ye göre[133] Haider uzun zamandan beri Avrupa’nın aradığı yeni sağı temsil etmektedir ve Haider’in politik başarısı Nasyonal Sosyalizmin geri dönüşünün tehlikesi olarak yorumlanmamalıdır.

Avusturya aşırı sağı ile Alman aşırı sağının kısa süre içerisinde ittifaka girecekleri konusunda hiç şüpheye yer yoktur. Avrupa tarafından aşırı sağ partinin hükümette yer alması nedeniyle uygulanan yaptırımlara karşı protesto ve Avusturya aşırı sağı ile dayanışma amacıyla Alman aşırı sağ partisi NPD 12 Mart 2000 günü Berlin’de bir dayanışma mitingi düzenleyeceğini duyurmuştur. Seçilen tarih de hiç tesadüfi değildir. 12 Mart tarihi Alman birliklerinin 1938 yılında Avusturya’ya girdikleri tarihtir. NPD sözcüsü Klaus Beier ‘Avusturya ile birleşmeyi bu defa biz talep edeceğiz’ demektedir.[134] Haider’in Almanların yeniden birleşmelerini ‘büyük bir bütünün küçük bir versiyonu’ olarak tanımladığı hatırlanırsa bu ifadelerin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu gösteri Berlin senatosunun yasaklama istemine rağmen Yüksek Mahkeme tarafından izin verilerek ‘Biz tek halkız. Viyana ile dayanışma’ pankartları altında - ve karşı gösterisi ile beraber - 12 Mart 2000 tarihinde Berlin’de yapılmıştır.[135]

Son zamanlardaki Macaristan’daki gelişmeler de ilgi çekicidir. Macaristan Parlamentosunun 26 Aralık 1999 tarihinde aldığı bir kararla, 1000 ile 1040 yılları arasında yaşamış ve o zaman tüm Orta Avrupa’ya ve Karpatlar’a hükmetmiş olan Macar Kralı Kutsal I. Stephan’ın müzede duran tacı eski anlamı ile beraber parlamentoya iade edilmiştir. Macaristan NATO’ya girdikten ve ekonomik reformları olumlu sonuçlar vermeye başladıktan beri zayıf komşularına karşı güç politikası izlemeye başlamıştır. Bu da komşularını huzursuz etmektedir.[136]

Ayrıca Macaristan’daki ‘Macar Gerçeklik ve Hayat Partisi’ MIEP (Ungarische Wahrheits- und Lebenspartei) Avrupa karşıtı ve antisemitist politikalar gütmekte, hükümette olmamasına rağmen, hükümeti oluşturan koalisyon partileri bu partinin desteğine muhtaç oldukları için hükümette etkili olmaktadır.[137] Macaristan’da hükümetin görevlendirmesi ile Bilim Komisyonunun yaptığı bir araştırmaya göre Macar halkının %40’ı ‘yabancı düşmanı’ olarak tanımlanmıştır.[138] Dolayısıyla gelecekte de bu halkaya Macaristan’ın da eklenebileceği göz ardı edilmemelidir.

İtalya’ya ait olan Güney Tirol eyaletinin başkanı Luis Durnwalder Haider’i Güney Tirol’ün istikrarı için tehlikeli görmektedir. Luis Durnwalder’e göre bugün için halkın onda yedisi İtalya’ya bağlı kalmayı düşünürken Haider’in iktidarı sırasında – Haider’in etkisiyle – halkın çoğunluğu Avusturya lehine dönebilecek, bu da Güney Tirol’ün istikrarını tehlikeye sokacaktır.[139]

FPÖ partisinin Avusturya’da iktidara gelmesi İtalya’da güvensizlik yaratmış ve anti faşist reflekslerin uyanmasına ve Avusturya ile sınır olan Güney Tirol ve Friaul-Julisch Venetien bölgelerinde huzursuzluklara yol açmıştır.[140] Bu endişelerden dolayı Güney Tirol Başkanı Luis Durnwalder Viyana’da Cumhurbaşkanı Thomas Klestil ve Başbakan Schüssel ile buluşarak Avusturya’nın Güney Tirol politikası konusunda devamlılık talep etmiştir.[141]

1972 yılında İtalya’da o zamanki orta–sol Hükümet tarafından alınan Güney Tirol’ün otonomisinin reformu kararının, Güney Tirol yönetimi tarafından, İtalya’da muhtemel bir Sağ Hükümetin iktidara gelmesi ve bu reform kararını rafa kaldırması korkusu ile bu günlerde gündeme getirmesinin[142] zamanlamasının ilginç olduğu değerlendirilmektedir.

Haider, Brüksel’de yaptığı bir basın toplantısında AB aday ülkeleri değerlendirirken Slovenya’da yaşayan ve ana dili Almanca olan Avusturyalılara değinerek onların azınlık olarak korunmadığını hatırlatmıştır.[143] Bunun üzerine Slovenya’nın Avusturya Büyükelçisi Ivo Vajgl Slovenya’da yaşayan eski Avusturyalıların anayasal olarak kesinlikle azınlık olmadıkları ifade etmiş,[144] Sloven Dışişleri Bakanı Dimitrij Rupel de, Avusturya Dışişleri Bakanı Benita Ferrero-Waldner’in Nisan 2000 başlarında yapacağı Slovenya resmi ziyareti öncesi Avusturya’dan Avusturya dış politikasının Slovenya’yı ilgilendiren bütün konularında açıklık talep etmiştir.[145]

Yine bir konuşmasında Haider, Romanya’da İkinci Dünya Savaşı öncesi yaşayan ve savaş sonunda Romanya’dan göç etmek zorunda kalan Almanların Romanya’daki mülkiyetlerinin iade edilmesi gerektiğini belirtmiştir.[146]

Bu nedenlerden dolayı Haider’in ve Avusturya’daki FPÖ’lü bir iktidarın uzun vadede Orta Avrupa’da siyasi bir huzursuzluğa neden olacağını iddia etmek fazla abartılı bir değerlendirme olmayacaktır.

FPÖ parti ileri gelenlerinin sık sık ifade ettikleri AB genişlemesine olan karşı ifadelerinden dolayı da Almanya’nın Bayern Eyaleti Başbakanı (CSU) Edmund Stoiber, Haider’i Avrupa için bir tehlike olarak görmemekte, ancak kendisini ifadelerinden dolayı Avrupa’nın entegrasyonu için bir risk olarak görmektedir.[147]

İnceleme içerisinde sık sık vurgulandığı gibi FPÖ’nün yabancılara bakışı ile Avusturya’da ve Avrupa’da diğer partilerin yabancılara bakışı arasında pek önemli bir fark yoktur. Bu partinin eleştirilmesinin temelinde Nazi hayranlığı ve Nazi söylemleri yatmaktadır. Bu partinin yabancılar konusunda alacağı bütün tedbirleri eksiksiz diğer Avrupa ülkelerinin de alma ihtimali oldukça yüksektir.

Bu tezi doğrularcasına FPÖ’nün Nazilerin Yahudilere verdiği ‘J - Kart’ı anımsatırcasına öne sürdüğü ’A - Kart’ projesine Alman ‘sosyal demokrat’ İçişleri Bakanı Otto Schily sıcak bakarak benzer bir kartı da kendilerinin düşündüklerini ifade etmiştir.[148] FPÖ gibi Almanya da vatandaşlığa geçişi zorlaştırmaktadır.[149] Danimarka göçmen yasasını iyice katılaştırırken ‘Sosyal Demokrat’ Kopenhagen Belediye Başkanı da göçmen alımının durdurulmasını talep etmiştir.[150]

Avusturya’da FPÖ’lü bir iktidar süresince yabancılara yönelik politikaların giderek daha da ağırlaşacağı ve bir süre sonra değil sadece Avusturya’da tüm Avrupa’da artık yabancılar için şartların daha da ağırlaşacağı sonucunu çıkarmak çok ağır bir iddia olsa da Avrupa’da göz ardı edilmeyecek bir siyasi gelişme olarak değerlendirilmelidir.

Ancak ne Avusturya’nın ne de Avrupa’nın yabancılardan da vazgeçeceği düşünülmemelidir.  Avrupa’da ve Avusturya’da doğum oranları sürekli olarak düşmektedir. Avusturya Aile Birliği Başkanı Otto Gumpinger’in bir açıklamasına göre gelecek 30 yıl içerisinde 60 yaş üzeri ile 15 yaş altı demografik ilişkisi mukayese edildiğinde her üç 60 yaş üzeri nüfusa bir 15 yaş altı nüfus düşmektedir.[151] Yukarı Avusturya’daki şimdiki doğum oranı 1900 yılı ile mukayese edildiğinde sonuç tam yarı yarıyadır. 1900 yılında Yukarı Avusturya’da 810 246 kişi yaşarken, - şimdikinden 578 000 kişi daha az- ve yıllık 25 500 doğum olurken, bu rakam şimdi ise 13 600’dür.[152]

Gelecek 50 yılda Almanya’yı ve Avrupa’yı genç nüfusun azalması ve yaşlılık tehdit etmektedir. Gelecekte, sadece Almanya’nın, çalışan nüfusu stabil tutabilmek amacıyla yıllık olarak 500 000 göçmen alması gerekecektir.[153] Bu durumda Avrupa’nın politikasının asimilasyon ve ‘nitelikli göçmen’ olacağı değerlendirilmektedir. Haider’in de bu anlamda ‘Biz yabancıya karşı değiliz, biz entegre (!) olmayan yabancıya karşıyız’ İfadesi de ilgi çekici bulunmaktadır.

         c. Avrupa Birliğinin FPÖ’lü Avusturya’ya tepkileri ve nedenleri

Avusturya’daki koalisyon görüşmeleri esnasında FPÖ’nün hükümete girme ihtimalinin başlaması ve girmesi ile bu parti ve Avusturya’ya karşı Avrupa’da büyük bir protesto dalgası başlamıştır.


AB Parlamentosu ‘artık Avusturya’nın uluslararası arenada hiçbir ağırlığının kalmadığını’ ifade ederek[154] Haider’in iktidara gelmesi ile ‘Avrupa’da ilk defa ‘yabancı düşmanı bir partinin iktidara geldiğini ‘ belirtmiştir.[155] Haider’in AB’nin genişlemesine karşı olmasından dolayı Prag, Haider’i bir ‘Riziko’ olarak tanımlamıştır.[156]

14 AB ülkesi, İsrail ve Norveç Avusturya Hükümeti ile olan ikili ilişkilerini kesmişler,[157] İsrail Büyükelçisini Viyana’dan hemen geri çekmiş, ABD siyasi danışmalarda bulunmak üzere Büyükelçisini ülkesine çağırmış, Belçika vatandaşlarına Avusturya’ya tatile gitmemelerini tavsiye etmiş, Fransa ilişkilerini en az seviyeye indirme kararını almış, Almanya, Avusturya’dan hiçbir politik ziyaretçi kabul etmeyeceğini açıklamıştır.[158]

AB toplu olarak; Avusturya ile ikili düzeyde hiçbir siyasi diyaloga girilmemesi, uluslararası kurumlarda Avusturyalı adaylara hiçbir şekilde destek olunmaması ve Avusturya Büyükelçilerinin AB başkentlerinde bakan düzeyinde kabul edilmemesi kararını almıştır.[159] Bu şekilde Haider’li Avusturya’yı AB’nden izole etmek istemektedirler.[160]

AB parlamentosu Yeşiller milletvekili Johannes Voggenhuber Haider’in hiçbir şekilde ‘nasyonal sosyalist’ olmadığını, Haider’in ‘faşist’ olduğunu, ‘FPÖ’nün bir neofaşist bir parti olduğunu ve faşizmin Avusturya’da tekrar iktidara geldiğini’ ifade etmiştir.[161]

AB’nin bu aşırı tepkisinin altında yatan neden; aşırı sağcı, yabancı düşmanlığı söylemleri olan bu partinin iktidarının Avrupa’daki aşırı sağ harekete ve yabancı düşmanlığına bir meşruiyet kazandırma ve bu da diğer ülkelerdeki bu tür akımlar için bir model oluşturma tehlikesidir. Avusturya’daki FPÖ iktidarı, sağın tüm Avrupa’ya yayılmasına ve Avrupa’daki ırkçıların cesaretlenmesine yol açacaktır. Bugün Avusturya’da iktidara gelen bu zihniyet yarın Fransa’da Le Pen’i iktidara taşıyacaktır. Irkçı ve yabancı düşmanı partiler Belçika, Danimarka ve İsveç’te art arda iktidara yürüyeceklerdir.

Kamuoyu araştırma enstitüsü Louis-Harris’in Avusturya’da Haider’in iktidarından sonra 2000 yılı Mart ayı içerisinde Fransa’da yaptığı bir anket bu kanıyı doğrulamaktadır. Bu ankete göre[162] Fransızların %69’u kendilerini ırkçı hissetmekte, %63’ü Fransa’da çok fazla Arap yaşadığını düşünmektedir. Geçen sene bu oranlar yarı yarıya idi. Ankete katılanların %21’i Fransa’da çok Yahudi yaşadığını iddia etmektedir ki, geçen seneye oranla %7 daha fazladır. Ankete katılanların ancak %50’si yabancıları bir kültürel zenginlik olarak görmektedir. Geçen sene bu oran %60 idi.

FPÖ’nün Avusturya’daki başarısı üzerine Haider, Fransız aşırı sağı için bir idol haline gelmiş ve Fransız aşırı sağını cesaretlendirmiştir.[163]

AB’nin tepkisinin diğer bir nedeni de kendi içindeki ırkçı hareket karşısında çaresiz kalıp, başka ülkelerdeki insan hakları ihlalleri karşısında etkinliğinin zedelenecek olmasıdır.

Aşırı sağ hareketler ve aşırı sağ politik gelişmeler sadece Avusturya’da mevcut değildir. İncelemenin ‘Avrupa’da aşırı sağ eğilimler’ bölümünde de anlatıldığı gibi Avrupa’nın diğer büyük ülkelerinde de hiç de küçümsenmeyecek nitelikte aşırı sağ hareketler mevcuttur. Öyleyse AB’nin neden sadece Avusturya’ya yaptırım uyguladığı, diğer ülkelerdeki aşırı sağ hareketler karşısında sessiz kaldığı sorulmaktadır.

AB içerisinde Avusturya’nın küçük ve sahipsiz bir ülke olduğu, AB’nin; Almanya ve Fransa gibi büyük ülkelerdeki yabancı düşmanlığı eylemlerine ses çıkaramadığı, Avusturya’yı kendi ‘hümanist’ (!) politikalarını dikte ettirebileceği bir ülke olarak gördüğü ve en azından ‘yabancı düşmanlığı’ konusunda tepkisiz kalmadığı izlenimini vermek istediği değerlendirilmektedir.

Alman Prof. Josef Joffe’nin, ‘eğer Fransa’da Jean-Marie Le Pen iktidara gelseydi AB aynı yaptırımları Fransa’ya karşı uygulayamazdı. Çünkü, Fransa büyük, Avusturya ise küçük bir ülke’ ifadesi[164] bu kanıyı güçlendirmektedir.

Avusturya Savunma Bakanlığı Strateji Danışmanı Prof. Erich Reiter’in ‘eğer Avusturya NATO üyesi bir ülke olsaydı AB bu yaptırımları uygulayamazdı’ sözü[165] de yukarıdaki kanıyı daha bir desteklemektedir.

FPÖ’nün hükümete girmesi ile Avusturya’nın AB’den dışlanmak istenmesinin diğer bir nedeni de AB’nin parti politikalarını bir enstrüman olarak kötü kullanmak isteğinden kaynaklandığı değerlendirilmektedir. Çünkü AB ülkelerinin çoğunda (Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın tamamında) sosyal demokrat partiler iktidardadırlar. Avusturya’da hükümeti oluşturan muhafazakar ÖVP ve aşırı sağ FPÖ, AB’nin genel hükümet yapısına ters düşmektedir. Bu nedenle Avusturya’nın cezalandırılmak istendiği iddia edilmektedir.[166]

AB’nin Avrupa’daki komünist partilerin çeşitli ülkelerdeki koalisyonlarda iktidar ortağı olmasına ses çıkarmazken Avusturya’da FPÖ’lü sağ iktidara tepki göstermesine çoğu Avusturyalılar çifte standart olarak görürken konunun tarihi ideolojik boyutu göz ardı edilmektedir. 20nci yüzyıl Avrupa’da komünizmin değil ırkçılığın ve milliyetçiliğin felaketi olarak geçti. Avusturya’nın adı Hitler’e ve onun cani politikalarına bulaştı. Stalin Avrupa’nın problemi değildi. Bundan dolayı Avrupa kendisine komünizmi değil ırkçılığı ve milliyetçiliği istikrarsızlık faktörü olarak görmektedir.[167]

FPÖ’nün AB’nin genişlemesine karşı olduğu bilinen bir gerçektir. Her ne kadar 03 Ekim 1999’da yapılan seçimlerden sonra bu partinin hükümete girme ihtimalinin belirmesinden sonra  parti ileri gelenlerinin tersi görüş beyan etmelerine rağmen ( AB’nin genişlemesine karşı olmadıkları) bu görüşün aldatıcı olduğu değerlendirilmektedir. Nitekim FPÖ’lü Ulaştırma Bakanı Michael Schmid, AB genişlemesi hükümet açıklamasında olmasına rağmen bunu ciddiye almadıklarını beyan etmiştir. Schmid’e göre AB genişlemesi Avusturya’nın hayat standartlarını tehdit etmektedir.[168] AB aday Avrupa ülkeleri her ne kadar AB ‘nin Avusturya yaptırımlarına katılmazlarken, aynı zamanda Avusturya’nın kendi üyeliklerini veto edeceğinden korkmaktadırlar.[169]

Bu noktada karşımıza AB içinde AB genişlemesi tarafları (Fransa, Almanya) ve AB genişlemesi karşıtları (Avusturya) çatışması çıkmaktadır.[170] AB Parlamentosu Başkanı ve Hıristiyan Demokrat İspanyol milletvekili José Maria Gil-Robles, ‘FPÖ’nün parti programının ırkçı ve Avrupa karşıtı ifadelere dayandığını’ ifade ederek AB’nin Avusturya’ya olan yaptırımlarını savunmaktadır.[171]

Ayrıca Fransa’nın Avusturya’ya karşı AB yaptırımlarda başı çekmesinin bir nedeni de tamamen Chirac’ın Fransa içi kişisel politik hesaplarında yatmaktadır. Başbakan Jospin ile Cumhurbaşkanı Chirac arasındaki gerilim ve çıkar çatışması Chirac’ın bu yaptırımlarda başı çekmesine yol açmaktadır.[172] Ayrıca Fransa Avrupa’yı politik ve kültürel olarak kendi hegemonyasında görmek istemektedir.[173] Bu anlamda diğer bir konu da AB içerisindeki politik liderlik konumudur. Bu tepkileri ile Chirac AB içerisinde liderliğini göstermek istemektedir.[174] Fransa, AB içerisinde ahlaki ‘Büyük Güç’ rolünü oynamak istemektedir.  Avusturya da bedelini ödemektedir.[175]

Avusturya’ya AB tepkilerinde Fransa’nın başı çekmesinin nedenleri ile ilgili olarak üç Fransız düşünürün ifadeleri ilgi çekicidir:

‘Le Monde’ gazetesinin yazarı Luc Rosenzweig ‘Fransanın Avusturya’ya karşı abartılı tepkisinin temelinde Fransız halkında kökleri derinlerde bulunan ‘Anti Germen’ duyguların Avusturya üzerine yansımasıdır’ teşhisinde bulunmaktadır.[176] Yeni filozofların eski starı André Glucksmann şunları ifade etmektedir; [177] ‘Üç ihtimal vardır; ya Avusturya Haider’den kurtulacak ya da Haider’li Avusturya’dan Avrupa kurtulacaktır. Üçüncü ihtimal de Avrupa’nın dağılmasıdır ki bu da Haider’in zaferi olur.’ Eski başkan Mitterand’ın danışmanı Jacques Attali’nin ‘L’Express’deki yorumu:[178] ‘Avusturya Birinci Dünya Savaşında Avusturyalı Hitler’le Dünyada büyük bir felakete yol açtı. Sonuçta Waldheim şok etti. Şimdi de Haider. Avusturya 20nci yüzyılı zehirledi. 21nci yüzyılı da aynı şeyi yapmakla tehdit ediyor.’

Konuya bir de ‘Orientalische Verschwörungsteorie’ (Doğu komplo teorisin açısından) yer vermenin konunun jeopolitik boyutu açısından uygun olacağı değerlendirilmektedir:

AB içerisinde Fransa, Avusturya’ya karşı olan yaptırımlarda başı çekmektedir. Bu konuda bütün gazete haberleri Fransız politikacıların demeçleri ile doludur.

Fransa’nın Almanya ile olan tarihi, psikolojik ihtilaflarında, bu ihtilafın olumsuz anlamda yansımaları hep Avusturya üzerine olmuştur. Tarihçi, akademisyen ve Fransa uzmanı Thomas Angerer’in belirttiği gibi eğer Paris Viyana’ya bakarsa, bir başka gözü ile de Berlin’e bakmaktadır.[179]

Fransız İmparatorluğu ile Avusturya Habsburg Hanedanı arasındaki siyasi rekabet siyasi tarihin sayfalarını doldurmaktadır.

1683’de, o zaman Avrupa’ya sefer düzenleyecek gücü olmayan Osmanlı İmparatorluğu’nu Viyana’ya sefere kışkırtanın da Fransa İmparatoru Ludwig XIV olduğu bilinmektedir.[180]

1756’dan sonra Yedi Yıl savaşlarında Fransa ile birlikte olan Avusturya,  Maria Theresia’nın kızı Marie-Antoinette’nin Fransız Devriminden sonra 1793’de idamından ve özellikle 1866 yılındaki Königgrätz savaşından sonra Avusturya’nın Almanya ile beraber olmasından beri hiçbir zaman Fransız – Avusturya ilişkileri sağlıklı yürümemiştir. 1813 Napolyon Devri,  1919, 1945 hep Fransız – Avusturya ihtilaflarının belirgin tarihleridir. 17nci yüzyıldan beri ve özellikle 19ncu yüzyıl boyunca  Fransa ve Avusturya rekabeti yaşanmıştır.[181]

İşte bu noktada devreye ‘komplo teorisi’ girmektedir: Eğer Avusturya’ya yapılan bu yaptırımlar ciddi ise ve sürekliliği olacak ve neticede Avusturya Avrupa’dan izole edilecekse, aslında bu politika bir hedef saptırmadır. Asıl hedef Avusturya değildir. Avrupa’dan izole edilmek istenen Avusturya değildir. Fransa’nın hedefi Almanya’dır.

1989 dönüşümünde en kazançlı ülke Almanya çıkmıştır. Eski Yugoslavya’nın dağılması ve Balkanlardaki Bosna ve Kosova krizlerinde Almanya hem Balkanlara yerleşmiş ve hem de Hırvatistan ve Slovenya üzerinde Akdeniz’e açılmıştır. Gerçekte Avusturya’nın izole edilmesi ile Almanya’nın Avusturya üzerinden Balkanlara ve Akdeniz’e açılımı engellenmiş olacaktır.

Eğer Hans – Peter Schwarz’ın ‘Yeni Dünya Politikası’ (Die neue Weltpolitik) isimli kitaptaki makalesindeki iddiası: ‘tarihin değil bitmek, 20nci yüzyılın sonunda dünyanın değişik bir biçimde tekrar 1914 öncesi şartlara döndüğü’[182] doğru ise bu Avusturya krizinde yine karşımıza Balkanlardaki Fransa – Almanya ihtilafı çıkmaktadır.

AB tarafından tamamen demokratik yöntemlerle seçilmiş Haider’e ve FPÖ‘ye yöneltilen tepkilerin Türkiye’yi ilgilendiren bir tarafı da AB tarafından zamanında Türkiye’ye yöneltilen suçlamalarla ilgili yanıdır. Anlaşılmaz olan DEP, HADEP ve RF kapatıldığında ve 28 Şubat sürecinde DEP, HADEP ve RF yanında, saflarında yer alarak Türkiye’ye eleştiri adı altında saldıranların – AB’nin – neden tamamen demokratik yöntemle seçilen Haider’i ve FPÖ’ yi sahiplenmediklerini, tersine tamamen dışlamak istedikleridir. Burada anlaşılır olan, bu konuda AB’nin menfaatlerine göre tamamen çifte standart uyguladığıdır.

6. SONUÇ VE TEKLİFLER

        a. Sonuç

İncelemede de görüldüğü üzere Avrupa’da, özellikle AB ülkelerinde ırkçılığın artmasını; göçmenler ve mülteciler dolayısıyla sayıları artan yabancılara, artan işsizliğe, artan suç oranlarına bağlamak doğru olmayacaktır. Bunlar ancak yardımcı nedenler olarak sayılabilir.


Ancak Avrupa’da yabancılara yönelik olarak gözlenen ‘ayırımcılıktan’ ‘şiddete’ kadar olan eylemlerdeki artışın nedenini Avrupa’nın değişen ‘Siyasi Kültürünün’ alt yansımaları olarak görmekteyiz.

1990’lı yıllar boyunca Avrupa’da yapılan ‘Clash of Civilizations – Kampf der Kulturen’den  ‘Nord – Süd Konflikt’e kadar tartışmalar ve dünyada yaşanan ve etnik temele dayalı savaşlar ve bu savaş ve tartışmalarda Avrupa’nın bencil, demokrasi adı altında ‘ırk ayrımı kokan’ iç ve dış politikaları Avrupa’nın yeni ‘Siyasi Kültürünü’ oluşturmuştur.

Bugün Avusturya’da, İsviçre’de, Danimarka’da ve daha birçok Avrupa ülkesinde  partileşmiş olarak ama Almanya gibi ülkelerde de partileşmemiş olarak karşımıza çıkan bu düşünce, bu aşırı sağ ve ırkçılık denilebilecek bu yabancı düşmanlığı, zamanında Türkiye’nin AB üyeliğine ‘Türkiye ayrı bir kültüre aittir’ diyerek karşı çıkanların, ülkelerindeki sahipsiz yabancılara her türlü yasal ve yasal olmayan ayırımcılığı yapanların ve kendilerini ‘imparator’ ve diğer herkesi ‘barbar’ olarak gören bir düşüncenin ürünüdür.

Avusturya’da Hürriyetçi Partinin iktidara gelmesi ile Avrupa’da oluşan tepkilerin iyi analiz edilmesi gerekmektedir. FPÖ Başkanı Haider’e ve Avusturya’ya yapılan bu tepkiler bu partinin ‘yabancı düşmanlığı’ denilebilecek söylemleri olduğu için değildir. Bu tepkiler Haider’in Nazi hayranlığı ve antisemitist söylemleri yüzündendir.

Haider’in partisinin iktidara geldiği günlerde Avrupa medyasında Haider’in ‘yabancı düşmanlığı’ sayılabilecek hiçbir ifadesi gündeme gelmemiştir. O günlerde Guardian’dan Financial Times’e kadar bütün medyada Haider’in Hitler’in ‘istihdam politikasını’ övdüğü ve Hitler’in toplama kamplarının ‘cezalandırma kampları’ olarak söylediği sözleri yer almıştır.[183]

Bu konuda en çarpıcı örnek Fransa ile ilgili olanıdır. FPÖ’ye ve Avusturya’ya karşı yaptırımlarda başı çeken Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın 1991 yılında muhalefet lideri iken ‘yabancılara’ karşı bizzat kendisinin sarf etmiş olduğu ırkçı söylemleri vardır.

Jacques Chirac, o zaman muhalefet lideri ve Paris Belediye Başkanı iken Avrupalı olmayan mültecileri - hiç de Haider’den aşağı kalmayacak şekilde -  ‘Gürültücü, kokan refah dilencileri’ olarak tanımlamıştır.

Haziran 1991 yılında Orleans’da bir parti toplantısında yabancıların tolerans sınırını aştıklarını ifade ederek ‘yabancıların çok fazla dozda’ olduklarını anlatmıştır. Chirac devamla ‘Fransa’daki Polonyalı, İspanyol ve Portekizlilerin Müslümanlara ve Siyahlara göre daha az problemle çalıştıklarını’, ‘ bir Fransız aile sosyal konutlarda otururken hemen yanında bir adam, dört kadın ve düzinelerce çocuk ve Fransıza göre üç kat daha fazla sosyal yardım alan yabancı gördüğünü’ ve ‘bu gürültüye ve kokuya katlanmanın aptallık olduğunu’ belirtmiştir.[184]

Şu an Danimarka’da iktidarda bulunan sosyal demokratların ‘Yabancılar Politikası’ ile aşırı sağdaki Haider’in bu konudaki tezleri arasında hemen hemen hiçbir fark yoktur.[185]

Franz Ferdinand Wolf, Kurier gazetesindeki yorumunda Avusturya’daki yabancı düşmanlığını diğer Avrupa ülkeleri ile mukayesesini yaparak şunları ifade etmektedir; ‘Almanya’ya kıyasla bizde sığınmacı yurtları yakılmadı, yabancılar dazlaklar tarafından caddelerde kovulmadı. Yabancı düşmanlığına gelince Finlilerin hiç ağızlarını açmamaları gerekir. Onlar 500 Bosnalı mülteci alırken  biz 80 000 mülteci aldık. Hele de seçim kampanyası yabancı düşmanlığı beyanlarla dolu olan, bir Greenpeace gemisini batıran, Mururoa’da atom bombası patlatan Chirac’ın bizi rehin almasına izin veremeyiz. Ev ödevlerimizi kendimiz yapmasını biliriz. Türk Kuşatmasını, Kızıl Orduyu da atlattık, AB yaptırımlarını da atlatacağız.’[186]

Yukarıdaki yorumda da belirtildiği gibi Almanya’da, Fransa’da, Norveç’te ,İsveç’de tüm Avrupa’da yabancı düşmanlığı söylem ve eylemleri Avusturya’dan hiç de az değildir. Yabancı düşmanlığı ile ilgili eylemlere yönelik istatistiklere bakıldığında Avusturya bu ülkeler içerisinde masum bile kalmaktadır.

Üstelik diğer ülkeler Avusturya’nın maruz kaldığı başka kültürlerden gelen göçmen akımına da –problemleri ile beraber- maruz kalmamışlardır.[187]

FPÖ partisinin Avusturya’da koalisyona girerek iktidar ortağı olması ile Avrupa’da başlayan protesto ve Avusturya’yı dışlama hareketinin yüzeysel ve platonik kalacağı değerlendirilmektedir. AB içindeki kurumsal işbirliğinden dolayı Avusturya’nın dışlanmasına hukuken imkan bulunmamaktadır. AB hukukunda üyelikten çıkarılma gibi bir yöntem düşünülmemiştir. Şimdiki yapılan tepkiler FPÖ partisine mensup bakanların elini sıkmamak, onlar konuşurken salondan çıkmak ve kültürel etkinlikleri boykot etmek gibi sınırlı kalmaktadır. [188]

Ayrıca Avrupa’nın şimdiye kadar kendi ‘ulusunun’ hiç olmadığı, AB’nin Avrupalılar içerisinde yeterince popüler olmadığı ve Avrupalıların AB’ni daha çok ‘bürokratik bir araç’ olarak hissetmelerinden dolayı yaptırımların da yeterince etkili olacağı düşünülmemektedir.[189] Gerçi, Irak ve Yugoslavya örneğinde olduğu gibi bir ülkeye ambargo uygulamak kolay, ancak kaldırılması zor olmaktadır. Ancak Avusturya’ya uygulanan ambargonun da uzun sürmesi, Avusturya Dışişleri Bakanlığı personelinin düşündüğü gibi uzun vadede ‘Avrupa Birliği’ ruhunu zehirleyecektir.[190]

Şu anda Başbakan Schüssel zamana oynamaktadır. Avusturya’ya tepki gösteren ülkelerin zamanla bu hükümete alışacaklarını düşünmektedir. Eğer Avrupa ülkelerinden gelen tepkiler devam ederse bu hükümetin zayıflayacağı anlamına da gelmeyecektir. Sonuçta daha uygun nasyonal bir Avusturya sağı ortaya çıkabilecektir.

Schüssel son zamanlardaki konuşmalarında sürekli olarak serzenişle devletler camiasının bu ‘Küçük Alpler halkını’ (kleinen Alpenvolk) bir parya haline getirmek istediklerinden bahsetmektedir. Kabinede yer almayan FPÖ eski başkanı Jörg Haider’in davranışlarının da politik mantık gereği yasal sınırlar içerisinde kalacağı[191] ve aşırı sağ bir politika uygulamayacağı[192] değerlendirilmektedir.

Yukarıda izah edildiği gibi FPÖ’nün yabancılar ile ilgili politikalarına karşı Avrupa’da kimsenin pek bir şey dediği yoktur. Avrupa’nın Haider’in ve FPÖ’nün Nazi yanlısı söylemleri için icraata bakacağı, bekle – gör politikalarını uygulayacağı beklenilmektedir. Dolayısıyla bu koalisyon hükümetinin yürüyeceği, tepkilerin yüzeysel kalacağı ve Avrupa’nın ırkçı söylemleri olan bir partinin iktidarı ile beraber yaşamaya – sonuçlarına da katlanarak - alışacağı değerlendirilmektedir.

              b. Teklifler

                           (1) 1945 BM yasası, 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1948 Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi ve 1965 Her Türlü Irk Ayırımcılığı ile Mücadele Sözleşmeleri hazırlandığında bu yasaların mantığında ve paradigmalarında daha çok ‘Avrupa dışındaki bir ırkçılıkla mücadele’ yatmakta idi. Bu sözleşmelerde ırkçılığı ‘devletlerin yapacağı’ mantığı yatmaktadır. Globalleşme bölümümde anlatıldığı gibi uluslararası arenada aktörler artık küçük politik gruplar halinde bulunmaktadır. O günkü şartlarda ayrıca bir ‘yabancı göçü’ ve ‘yabancı’ kavramı da bugünkü anlamı ile yoktu.


Gerçi 1965 tarihli Her Türlü Irk Ayırımcılığı ile Mücadele Sözleşmesi’nin 4(a) maddesinde ‘ırk üstünlüğü ve ırkçı nefrete dayalı fikirleri yaymanın, başka ırk gruplarına karşı şiddete başvurmak veya şiddeti teşvik etmenin yasa ile cezalandırılacak suç olduğunu; (b) fıkrası ise bu işi yapan kuruluşların gayri meşru sayılıp yasaklanacağı hükmünü getirmekteyse de uygulanmamaktadır. Çünkü burada kastedilen ‘ırk’ kavramını Avrupa ülkeleri kendi ülkelerindeki yabancıları saymamaktadırlar. Dolayısıyla Avrupa ülkeleri kendi ülkelerinde yabancılara karşı şiddete kadar varan eylemleri kendi çıkarları doğrultusunda ‘ırkçı’ bir eylem olarak görmemektedirler.

Bu konuda örnek olarak Almanya’nın tutumu gösterilebilir; Azınlıklar konusunda bir BM bildirisi hazırlayan grubun 1991 Şubatında yaptığı toplantının tutanağında Alman temsilci şunları yazmıştır:

‘Azınlıklar deyimi, sadece bir ülke toprağında uzun süredir yerleşmiş iyi tanımlanabilir farklı yada ayrı grupları kapsamalıdır. Bildirinin hükümleri yeni azınlıklar yaratacak ve asimilasyon sürecini engelleyecek şekilde uygulanmamalıdır.  Bu haklar, özellikle göçmenler hukuku çerçevesinde bir ülkede bulunan grupların, o ülkenin milli birliğini ve güvenliğini bozacak şekilde ayrı topluluklar oluşturmasına imkan vermemelidir. ‘

AB ülkelerinde göçmen hukukuna göre gelmiş, ama geri dönmesi söz konusu olmayan milyonlarca insan bulunmaktadır. BM İnsan Hakları Alt Komisyonu menşei ne olursa olsun her grubu azınlık saymak görüşündedir. Ama Almanya bunları milli birliği için tehlikeli bulup azınlık saymamaktadır. Fazladan da asimilasyona tabi tutmakta  da serbest olmak istemektedir. Bu insanlar ne vatandaşlık hukukundan ne de azınlık haklarından yararlanabilmektedirler. İşte bu şekilde bu insanlar ırk ayırımcılığına, ırkçı saldırılara ve ırkçı aşağılamalara maruz kalmaktadırlar.[193]

Partileşmiş veya partileşmemiş yabancı düşmanı bu oluşumlara karşı yukarıda bahsedilen sözleşmeler değişen şartlara göre yeniden gözden geçirilmeli, ırksal farklılığı aşağılayan oluşumları engellemek maksadı ile ‘demokrasi’, ‘haklar’ ve ‘özgürlükler’ tanımı’ yeniden yapılmalıdır.

                              (2) Avrupa’da yaşayan yabancılar aslında Avrupa için bir zenginliktir.[194] Bu insanların yaşadıkları ülke ve topluma entegrasyonu aşırı eğilimleri sınırlayacak ve yabancı düşmanlığına karşı bir set çekecektir.[195] Dolayısıyla yurtdışında bulunan Türklerin içlerine kapanmaktan ziyade yaşadıkları topluma entegrasyonu her zamankinden daha önemli hale gelmektedir.

Entegrasyon konusuna örnek basit tedbirler olarak, yabancı çocukların öğrenimlerinde yükselme imkanı tanınması, en azından yerel seviyede yabancılara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, yabancılara belediye evlerinin verilmesi, burada doğmuş büyümüş yabancılara polislik gibi kamu görevlerinin verilmesi, yabancıların sürekli olarak hastalık yayıcı, muhtemel tehlikeli, potansiyel suçlu olarak bakılması yerine televizyonlarda hiç olmazsa ‘normal bir insan’ olarak gösterilmesi söylenilebilir.[196]

Ancak Avrupa Parlamentosunda İngiliz sol liberal milletvekili Sarah Ludford’un hazırladığı ‘Irkçılıkla Mücadele Raporu’nda Irkçılıkla Mücadele için yabancıların kamu hizmetlerine alınması ve yabancılara seçme hakkı verilmesi gibi masum istekler bile ‘Gelişen Avrupa kültürünün Kriminalleşeceği’ ( die Krimininalisierung der gewachsenen europäischen Kultur) korkusuyla tepkiyle karşılaşması[197] konunun Avrupa Parlamentosunda ideolojik savaş konusu yapılacağı kanaatini uyandırmaktadır.

Merkezi Viyana’da olan AB ‘Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı İzleme Dairesi’ Başkanı Beate Winkler ‘yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa karşı eşitliği ve çoğulculuğu’ talep ettiği konunun sosyal-psikolojik yanlarını vurgulayan bir yazısında Avrupa’daki ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusunda tedbir olarak şunları önermektedir:[198]

* Bu konuda gelişme sağlanabilmesi ve uygun bir tepki gösterilebilmesi amacıyla, problem bütün yönleriyle  ve sorumlulukla ele alınmalı demokratik katılım ve kültürel, etnik ve dini kabul için yabancı düşmanlığına, ırkçılığa, tecride ve aşağılanmaya karşı geniş kapsamlı bir politika oluşturulmalıdır.

* Her şeyden önce aşağılanmanın giderilmesi ve toplumsal katılım için gerekli yasaların çıkarılması zorunludur. Bir ‘Avrupa Vatandaşlığı’ aşağılanmaya karşı önemli bir katkı getirecektir.

* İşgücü pazarı, ikamet, eğitim, sanat ve medya gibi alanları kapsayacak şekilde bütün politik alanda bir ‘Avrupa Entegrasyon Politikası’ zorunludur ve bütün toplumsal alanlarda yabancılarla beraber yaşamak için tedbirler alınması gereklidir.

* Herkes için şu açık olmalıdır ki, bizim toplumumuz kültürel, ekonomik ve politik olarak diğer kültür kökeninden gelen insanlarla karşılıklı değişime mecburdur. Bu değişim kültürel çoğulculuğu getirecektir.

* Politik bilimci Rainer Bauböck’in bu konudaki düşünceleri de benzerlik taşımaktadır. Bauböck’e göre[199] ‘Avusturya’nın uzun zamandan beri bir  göçmen ülkesi olduğu ve kültürel bir değişime uğradığı kabul edilmeli ve kendi kültürümüze karşı göçmenlerin kültürünü bir tehdit olarak görmek yerine, göçmenlerin bizim tarihimizi ve kültürümüzü değiştirdiği olgusunun kavranılması gerekmektedir. Bu ülkeyi şekillendiren tarihi gelenekler olduğu kabul edilmeli, ancak gelecekteki geleneklerin de oluşturulabilmesi gerekmektedir.’

Bağımsız kültürü ile açık bir toplumsal atmosfer, yüklenilmiş bir görev olarak değil, abartılmış bir lüks olarak da değil, bilakis toplumsal yaratıcılık ve toplumsal dinamik için Entegrasyonun zorunlu olduğu[200] değerlendirilmektedir.

Bilim Bakanlığı tarafından Avrupa şehirlerinde Entegrasyon Politikasında araştırmacı olarak görevlendirilen siyaset bilimci Bernhard Perchinig ‘Kültürel Çoğulculuk’ konusunda daha farklı düşünmektedir. Perchinig’e göre – resmi araştırmaların gösterdiği gibi – göçmenlerin ve azınlıkların problemlerinin temelinde kültürel çoğulculuk yatmamakta, bilakis ekonomik, sosyal ve politik aşağılanma yatmaktadır. Göçmenler yerlilerden az kazanmakta, işyerinde aşağılanmakta ve sıklıkla işsiz kalmaktadırlar. Konut durumları kötüdür. Yüksek okul ve üniversitelerdeki oranları azdır. Seçme hakları yoktur. Dolayısıyla toplumda ekonomik ve sosyal eşitlik sağlanmadan kültürel çoğulculuk pozitif bir sonuç vermeyecektir.[201]

Eğer bu resmi araştırmalar doğru sonuç veriyorsa ve ekonomik eşitlik sağlanmadan kültürel çoğulculuk pozitif sonuç vermiyorsa, sormak lazım o zaman, neden konu Türkiye ve Kürtler olunca Avrupa hep birden ‘Kültürel haklar’ diye ayağa kalkıyor? Neden Türkiye’nin Kürtlerin ekonomik durumlarını iyileştirmek için gösterdiği çabalar AB tarafından küçümsenip ille de Kürtlere ‘Kültürel haklar’ diye çığırtkanlık yapar. Konu kendi ülkelerindeki yabancılar ve azınlıklar olunca kültürel çoğulculuk pozitif sonuçlar vermiyor. Tabii bu ifadelerden maksat bu resmi araştırmaları yalanlamak değil, Avrupa’nın bencil politikasını ortaya koymak.

Bu anlamda en azından Avusturya’nın yabancı kökenden, dilden, dinden ve renkten olan insanların tahkir edilmelerinden, aşağılanmalarından korunması amacıyla yasal düzenlemelere ihtiyacı olduğu değerlendirilmektedir.

                             (3) Almanya’da, Avusturya’da, tüm Avrupa’da Türkler örgütsüz durumdadırlar. Var olan örgütler ya yetersiz, ya da diğer Türk örgütlerle çekişme halindedirler. Avrupa’daki Türk toplumunun sağlıklı ve demokratik örgütlenmesi hem yabancı düşmanlığına karşı Avrupa’daki Türk toplumunu koruyucu bir kalkan görevi görecek ve hem de Türklerin hukuki haklarını korumada yardımcı olacaktır.

                             (4) Yabancı düşmanlığına karşı Avrupa’da medya kullanılmamaktadır. Bu konuda mücadele için medya devreye sokulmalı, bilinçli bir program çerçevesinde yabancı düşmanlığı ile mücadele için medya ile işbirliği yapılmalıdır.

Ancak bu konuda medya Haider’le mücadele yerine Haider’in değirmenine bilinçsizce su taşımaktadır. 3 Ekim 1999’da yapılan Avusturya seçimlerindeki başarısından sonra Haider bir medya starı haline getirilmiştir. Bu tarihten itibaren Avusturya’nın popüler dergilerinden NEWS beş kez, FORMAT altı kez, PROFİL ise üç kez Haider’i kapak konusu yapmıştır. Avusturya devlet televizyonu ORF, seçim tarihinden bu yana haberlerinde Haider için 26 058 saniye ayırmıştır. Bu süre o zaman Başbakan olan Viktor Klima için 25 553 saniyelik (500 saniye daha az) ve şimdiki Başbakan olan Wolfgang Schüssel için ise 17 949 saniye  (8 109 saniye daha az) olmuştur.[202]

Bu konuda Türk basını da geri kalmamış, Haider ile ilgili her türlü haber manşetten verilmiş, kendisi ile yapılan röportajlar büyük puntolarla birinci sayfada yer almıştır.[203] İletişim akademisyeni Maximilian Gottschlich’in ifade ettiği gibi Haider üzerine ne kadar mücadele edilirse ve konuşulursa bu figür o kadar güçlenmektedir.[204]

Bu şekilde yabancı düşmanlığı ile mücadele yerine reyting uğruna bilinçsizce Haider’in reklamı yapılmış, Haider de bu fırsatları zekice kullanarak kendi politikasının bedava reklamını yapmıştır.

7. SON SÖZ

Avrupa’daki tarihi dönüşüm, Doğu Avrupa’nın henüz entegre edilememesi, Güneydoğu Avrupa’daki yeni milliyetçi yükseliş ve eski Yugoslavya’daki savaşlar Avrupa’daki bilinç altında yatan tarihi kolektif mitoslara, travmalara ve misyonlara yeni bir ivme kazandırdı. Burada ‘tarihin bekleme salonunu’ terk etmekte olan Avusturya, Güneydoğu Avrupa’daki kendi tarihi kültürel misyonunun farkına varmaya başlıyor. Avusturya bu konuda yalnız olmayacak, şimdilik Avrupa güvenliğinin euro-atlantik çerçevesinde, ama mutlaka Almanya ile ittifak halinde olacaktır. Haider sendromu da bu alana katkı getirerek, yayılmacı, saldırgan ve tepkici duyguların tekrar normalleşmesini sağlayacaktır.[205]


Eski Avusturya Başbakanı Julius Raab’ın ve şimdiki Başbakan Wolfgang Schüssel’in konuşmalarından iki alıntı yaparak ve buna inanarak konunun kapatılmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir;

Eski Avusturya Başbakanı Julius Raab 1967 yılında yaptığı konuşmasında şöyle diyordu;[206] ‘Ülkemiz, bugün dünyanın güçlülerinden sayılmıyor ama gelenekleri büyük, bizim neslimizle de dünyaya verdiği örnekler büyük. Yüzyıllarca birçok halktan kurulu topluluğun parçası olarak yaşayan Avusturyalı, diğer yurttaşların da onları kendisinden ayıranı değil, birleştireni görüp bunun önemini fark ederek hoşgörü tatbik etmeyi öğrendi.’

11 Kasım 1999 Perşembe günü o zamanki başbakan Yardımcısı şimdiki Başbakan Wolfgang Schüssel ‘Erklärung zu Toleranz und Integration in Österreich’ (Avusturya’da Tolerans ve entegrasyona açıklama) konulu konuşmasında şöyle diyordu; [207]

’20. yüzyıl değişik düşünenlere, değişik inananlara ve başka yerde doğanlara  karşı kinin ve şiddetin reddedilmesi olarak belirlendi. Biz Avusturyalılar da bu trajik tarihe mağduru olarak da faili olarak da katıldık. Bizim şimdi açık ve ortak bir anlayışı bulmuş olmamız daha önemlidir. Bizim hedefimiz toleransın cumhuriyeti olmalıdır, bizim ülkemiz karşıtların evi olmalıdır. Irkçılık, yabancı düşmanlığı ve antisemitizm ne şimdi, ne de gelecekte Avusturya’da yer edinemeyecektir.’

Osman AYDOĞAN

Faydalanılan Kaynaklar:

[1] Heinz Brill, ‚Dimensionen der Sicherheitspolitik aus geopolitischer Sicht nach dem Ende des Ost-West-Konfliktes, Österreichische militärische Zeitschrift  (ÖMZ),  5/1996, s. 517

[2] Samuel P. Huntington, ‚Kampf der Kulturen; Die Neugestaltung der Weltpolitik im 21. Jahrhundert‘, Europaverlag, München 1996

[3]  Heinz Brill, ‚Geokultur – ein neuer Faktor der Weltpolitik?‘, ÖMZ, 5/1997, s. 499

[4]  Hamburger Abendblatt, 28 Januar 1997, Nr. 23, s. 7

[5]  Der Spiegel, ‚Und dann die Atombombe‘, 48/1996, s. 178-179

[6]  Welt am Sonntag, 26. Januar 1997, s. 6

[7]  Josef Janning, ‚Über den Kampf der Kulturen zur Apokalypse?‘,  İnternationale Politik,  2/1997,  s. 63-66

[8]  F:Almanya Silahlı Kuvvetler Sevk ve İdare Akademisindeki öğrenimim esnasında bu konunun canlı şahidi oldum. İçinde Türkiye‘nin de bulunduğu İslam ülkeleri 21nci Yüzyıl için Batı‘ya tehdit olarak gösterilmiştir.

[9]  Orient, 37. Jahrgang, Nr. 4 , Dezember 1996, s. 579 - 580

[10] Peter Scholl-Latour, ‚ Das Schlahtfeld der Zukunft; Zwieschen Kaukasus und Pamir‘, Siedler Verlag, Berlin 1996

[11]  Graham Fuller and Jan O. Lesser, ‘The Sence of Siege. The Geopolitics of Islam and Europa’, Rand 1995

[12]  Kai Hafez, ‚ Der Islam und der Westen. Anstiftung zum Dialog‘, Fischer Verlag, Frangfurt am M., April 1997

[13]  Börsenverein des Deutschen Buchhandels, Franklfurt/M, 1995, s.3

[14]  Die Welt, 9. Mai 1991, H1

[15]  Francis Fukuyama ‚ Das Ende der Geschichte. Wo stehen wir?‘, Verlegt bei Kindler, München 1992

[16] John Lukacs, ‚Die Geschichte geht weiter. Das Ende der 20. Jahrhundert und die Wiederkehr der Nationalismus‘, List Verlag, München 1994

[17] Karl Kaiser und Hans – Peter Schwarz (Hrsg.), ‚Die neue Weltpolitik‘, Bundeszentrale für politische Bildung, Bonn 1995, s. 15-31

[18]  Claus Leggewie, ‚Volk versus Eliten‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 58

[19] Kur. Yb. Osman Aydoğan, ‚Jeopolitiğin Yeni Faktörleri‘, Harp Akademileri Bülteni, Mart 1999, Sayı:192, s. 154

[20] Kondrad Seitz, ‚Die neue Welt der Geo-Ökonomie : Das Globale Ringen um die technologische Vorherschaft‘, Karl Kaiser und Hans – Peter Schwarz (Hrsg.), ‚Die neue Weltpolitik‘, a.g.e., s. 251

[21] Alvin und Heidi Toffler, ‚ Überleben im 21. Jahrhundert‘, Dt. Verlag, Stuttgart 1994

[22] Paul Kennedy ‘Aufstieg und Fall der Grossenmächte‘, Fischer Verlag, Frankfurt a.M., 1989

[23] Paul Kennedy, ‚ in Vorbereitung auf das 21. Jahrhundert‘, Fischer Verlag, Frankfurt a.M., 1993

[24] Kur. Yb. Osman Aydoğan, a.g.e., s. 150

[25] Jean – Christophe Rufin,  ‘Das Reich und die neue Barbaraen‘, Verlag Volk und Welt, Berlin 1993

[26] Peter Grubbe,  ‚Der Untergang der dritten Welt. Der Krieg zwieschen Nord und Süd hat begonnen‘, Rasch und Röhring Verlag, Hamburg 1991

[27]  Dr. Udo Steinbach, ‚Blanz 2000: Orient und Okzident. Am Beginn des 3. Jahrtausends‘, Konferans, 13 Ocak 2000, Festsaal der Diplomatischen Akademie, 1040 Wien

[28]  Die Presse, 2. März 2000, s. 25

[29]  Die Presse, 2. März 2000, s. 6

[30] Andrea K. Riemer, ‚Information Society und / oder Nationalstaat: Was nun im neuen Millennium?‘, Österreichische militärische Zeitschrift  (ÖMZ),  1/2000, s. 20

[31]  Joachim Ragnitz, ‚Die fragmentierte Weltwirtschaft: Wachstum – Stagnation – Verarmung‘, Karl Kaiser – Hans  - Peter Schwarz, (Hrsg) ‘Die neue Weltpolitik‘, Bundeszentrale für politische Bildung, Bonn 1995, s. 197-207

[32]  Kur. Yb. Osman Aydoğan, ‚21nci Yüzyıla girerken Güvenlik Politikaları tartışmaları, Büyük Güçler, Komşularımız ve Türkiye‘, Harp Akademileri Bülteni, Mart 1998, Sayı: 189, s. 67

[33]  Johan Galtur, ‚Die andere Globalisierung. Perspektiven für eine zivilisierte Weltgeselschaft im 21. Jahrhundert‘, Agenda Verlag, Münster 1998

[34]  Heinz Brill, ‚Dimensionen der Sicherheitspolitik aus geopolitischer Sicht nach dem Ende des Ost-West-Konfliktes,  a.g.e. s. 517

[35]  Jean Ziegler, Format, Nr. 44, 30. Oktober 1999, s. 55

[36]  Franz-Olivier Giesbert,‚Haider wird keine Spuren hinterlassen‘, Der Standart, 24. März 2000, s.4

[37]  Beate Winkler, ‚Wir brauchen den Austausch mit Menschen anderer Herkunft‘, Der Standart, 10. November 2000, s. 37

[38]  Michael Breisky, ‚Haider und die Krise des europäischen Nationalstaates‘, Die Presse, 6. März 2000, s. 2

[39]  Jean – Christophe Rufin, a.g.e.

[40]  Welt am Sonntag, 26. Januar 1997, s.6

[41]  Helmut Schäfer, ‚Alte und neue Feindbilder‘, Liberal, 1/1996, s. 70

[42]  Heinz Brill, ‚Dimensionen der Sicherheitspolitik aus geopolitischer Sicht nach dem Ende des Ost-West-Konfliktes, a.g.e. s. 524

[43]  Murat Çulcu, ‚Tarihsel süreçte Türkiye – Almanya ilişkilerine yorumsal bir bakış‘, Çıkarlar, Çatışmalar, Çözümler., Yayına hazırlayan: Erhan Yarar, Türk Strateji ve Güvenlik çalışmaları Grubu yayını, s. 23-28

[44]  Der Fischer Weltalmanach 99, Fischer Taschenbuch Verlag, Frankfurt 1998, s. 552

[45] Kur. Yb. Osman Aydoğan, ‚Türk – Alman ilişkileri krizde mi?‘, Harp Akademileri Bülteni, Kasım 1998, Sayı:191, s. 45

[46]  Yüksel Pazarkaya, ‚Almanya Üzerine Düşünmek‘, Sis Çanı yayınları, İstanbul, Mart 1995, s. 11

[47]  Jörg Becker, ‚Zwischen Integration und Dissoziatiaon: Türkische Medienkultur in Deutschland.‘ Aus Politik uınd Zeitgeschichte, B 44-45 /96, 25. Oktober 1996, s. 43

[48]  Kur. Yb. Osman Aydoğan, a.g.e., s.45

[49]  Ertuğ Karakullukçu, Kulak Misafiri, Hürriyet Avrupa, 17 Şubat 2000, s. 15

[50]  R. Mısık- M. Rauchbauer, Format, Nr. 44, 30. Oktober 1999, s.52-55

[51]  Der Standart, 17. März 2000, s. 7

[52]  Claus Leggewie, Format, Nr. 44, 30. Oktober 1999, s. 54

[53]  Gerd Langgruth, ‚Suche nach Sicherheiten. Ein Psychogramm der Deutschen‘, Stuttgart 1994, s. 153

[54]  Gündüz Aktan, ‚Avrupa ciddi mi ne?‘, Hürriyet, 5 Şubat 2000, s. 19

[55]  Carl von Clausewitz, ‚Vom Kriege‘, Dümmler Verlag, Bonn 1991

[56]  John L. Clarke, ‚Der Konflikt im Wandel der Zeit‘, ÖMZ, 2/97, s. 115-122

[57] Beate Winkler, ‚Wir brauchen den Austausch mit menschen anderer Herkunft‘, Der Standart, 10. November 2000, s. 37

[58]  Reinhard Kanonier, ‚Rechtsexremismus im Vormasch zu neuer Blüte‘, Ober Österreichische Nachrichten, Politik Spezial, 2. November 1999, s. 3

[59] Karl – Markus Gauss, ‚Hat der Neger Geld, ist er keiner mehr‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 20-21

[60]  Wiener Zeitung, 16. März 2000, s. 2

[61]  OÖNachrichten, 22. März 2000, s. 4

[62] Silvio Lehmann und Sibylle Summer, ‚Die Banalität des Mystifizierten‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 159 - 160

[63]  Hürriyet Avrupa, 07 Şubat 2000, s. 17

[64]  Wiener Zeitung, 08. Februar 2000, s. 4

[65]  Die Presse, 10. März 2000, s. 3

[66]  Ralph Schulze, ‚Rechtspopulist im Süden‘, Kleine Zeitung, 6. März 2000, s. 49

[67]  Die Presse, 09. Februar 2000, s. 16

[68]  Wiener Zeitung,  8. Februar 2000, s. 4

[69]  Die Presse, 09. März 2000, s. 6

[70]  Die Presse, 29. Februar 2000, s. 4

[71]  Christian Thonke und Gabi Zornik, Kurier, Sonderbeilage, 26.09.1999, s. 4

[72]  Catharina Krawagne-Ffeiefer, ‚Wende in die dritte Republik‘, Der Standart, 25./26. September 1999, s. 40

[73]  Rainer Nowak, Die Presse, 9. Dezember 1999, s. 3

[74]  Die Presse, 15. Oktober 1999, s. 25

[75]  Salzburger Nachrichten, 28 Oktober 1999, s. 4

[76]  Peter Mayr, ‚Ausländer fühlen sich abgelehnt‘, Der Standart, 23. März 2000, s. 10

[77]  Der Standart, 25 März 2000, s. 13

[78]  Karl - Peter Shwarz, Die Presse, 12. November 1999, s. 2

[79]  Martin Schenk, ‚Ene, mene, muh, und raus bist du!‘, Die Furche, 16. Dezember 1999, s. 2

[80]  Beate Winkler, ‚Fremdenhass ist gesellschaftsfähig‘, Salzburger Nachrichten, 14. 01. 2000, s. 3

[81]  Rainer Bauböck, ‚Zaubertwort Integration‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 155

[82]  Johan Galtung, ‚Haider und die Tiefen Österreichs‘, Die Presse, 16. Februar 2000, s. 2

[83]  Manfret Scheuch, ‚Historischer Atlas Österreich‘, Verlag Christian Brandstätter, Wien 1994, s. 117

[84]  Hadi Uluengin, ‚Hangi Viyana ve nereye‘, Hürriyet Avrupa, 29 Ocak 2000, s. 21

[85]  Wilfried Graf, ‚Das österreichische Faschismus-Syndrom‘,Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 43

[86]  Ferdinand Lacina, ‚Den Rassismus rechts liegenlassen‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 97

[87] Ewald König, ‚Haider ist ein unverantwortlicher Populist‘, Die Presse, 16. März 2000, s. 3

[88] Die Presse, 16. März 2000, s. 6

[89]  Wilfried Graf, a.g.e., s. 44

[90]  Karin Koller, ‚Die Macht, ihr Preis und die Folgen‘, Die Presse, 21 März 2000, s. 2

[91] Josef Joffe, ‚Die EU-Strafaktion ist eine Chance für das Land‘, Format, Nr. 6, 7. Februar 2000, s. 52

[92]  Thomas Hofer, ‚Ich polarisiere nicht. Interview FP-Chef Jörg Haider‘, Profil, Nr. 6, 7. Februar 2000, s. 29

[93]  Robert Misik, ‚Ein New Deal für Österreich‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 108

[94]  Wilfried Graf, a.g.e., s. 48

[95]  Emilio Modene, ‚Das Faschismus-Syndrom. Zur Psychoanalyse der Neuen Rechten in Europa‘, Giessen 1998

[96] Maximilian Gottschlich, ‚Warum die Kritik an Haiders ‚Dämonisierung‘ zu kurs greift‘, Der Standart, 25. Februar 2000, s. 34

[97]  Zeynel Lüle, ‚Diplomasi Kulisi‘, Hürriyet Avrupa, 15 Şubat 2000, s. 17

[98]  Anton Gaal, SPÖ milletvekili ve SPÖ Savunma Sözcüsü, 31 Ocak 2000, Çek Cumhuriyeti Büyükelçiliği, Viyana, - Şahsımın de katıldığı - NATO ataşelerine verilen bir yemekte (tarafımdan kendisine yöneltilen) bir soru üzerine verdiği cevaba göre ifade edilmiştir.

[99]  Andreas Mölzer, News, Nr. 41, 14. Oktober 1999, s. 52

[100]  Profil, Nr. 40, 4. Oktober 1999, s. 67

[101]  Doron Rabinovici, ‚Courage wider des Ressentiment‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 75

[102]  Karl – Peter Schwarz, ‚Jörg Haiders FPÖ als ‘‘soziales Gewissen‘‘ und Katze im Sack‘, Die Presse, 27. September 1999, s. 3

[103] Christian Thonke und Gabi Zornik, a.g.e. s. 4

[104]  Dagmar Schwelle, ‚Das Program‘. Profil, Nr. 6, 7. Februar 2000, s. 36-39

[105]  Hürriyet Avrupa, 10 Şubat 2000, s. 15

[106]  Die Presse, 18. Februar 2000, s. 12

[107]  Michael Volker, Der Standart, 24. November 1999, s. 40

[108]  Die Presse, 25. November 1999, s. 1

[109]  Rau, ‚A wie Apartheid‘, Der Standart, 24. November 1999, s. 1

[110]  Salzburger Nachrichten, 24. November 1999, s. 2

[111]  Salzburger Nachrichten, 24. November 1999, s. 6

[112]  Die Presse, 09. März 2000, s. 7

[113]  Doron Rabinovici, a. g. e., s. 76

[114]  Christa Zöhling, ‚Haider, Licht und Schatten einer Karriere‘, Molden Verlagt, 1999 Wien.

[115]  Kurier, 29. Februar 2000, s. 1

[116]  Christoph Kotanko, Kurier, 29. Februar 2000, s. 2

[117]  Robert Stoppacher, ORF2, 29. Februar 2000, 19.30

[118]  Hans Rauscher, Der Standart, 29. Februar 2000, s. 35

[119] Egon Matzner, ‚Erneuerer, Romantiker, Demagoge, Faschist?‘, Die Presse, 19. 02. 2000, s. 2

[120]  Hans – Henning Scharsach, News, Nr. 41, 14. Oktober 1999, s. 50

[121]  Hürriyet Avrupa, 9 Şubat 2000, s. 15

[122] Christa Zöhling, ‚Der Komödiant und das Theater‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 30

[123]  Christa Zöhling, ‚Der Komödiant und das Theater‘, Republik der Courage. Wider die Verhaiderung‘, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin 2000, s. 38

[124]  Salzburger Nachrichten, 18. November 1999, s. 2

[125]  Wiener Zeitung, 19. November 1999, s. 3

[126]  Dr. Harald Ofner, FPÖ milletvekili ve FPÖ‘nün önde gelen politikacılarından, 01 Aralık 1999, Polonya Elçiliğinde – şahsımın da katıldığı - NATO Ataşelerine verilen yemekte yaptığı konuşmada ifade etmiştir.

[127]  Andreas Mölzer, ‚Ein europäisches Jahrhundert‘, Die Presse, 4. Januar 2000, s.6

[128]  Hürriyet Avrupa, 07 Şubat 2000, s. 15

[129]  Die Presse, 07. Februar 2000, s. 5

[130]  Die Presse, 08. Februar 2000, s. 8

[131]  Die Presse, 09. Februar 2000, s. 11

[132]  Die Presse, 09. Februar 2000, s. 10

[133]  Der Standart, 17. März  2000, s. 7

[134]  Der Standart, 21. Februar 2000, s. 5

[135]  OÖNachrichten, 13. März 2000, s. 2

[136]  Eugen Pogany, ‚Ungarn beschwört einen nationalen Mytos‘, Die Presse, 5. Januar 2000, s. 4

[137]  Wiener Zeitung,  8. Februar 2000, s. 4

[138]  Die Presse, 09. März 2000, s. 6

[139]  Elisabeth Baumgartner, ‚Haider Gefahr für Stabilität Südtirols‘, Die Presse, 15. 11.1999, s. 6

[140]  Roman Arens, ‚Leise Sorge in Südtirol, Lärm in Friaul‘, Salzburger Nachrichten, 11. Februar 2000, s. 9

[141]  Die Presse, 29. Februar 2000, s. 5

[142]  Elisabeth Baumgartner, ‚Südtirol: SVP setzt Rom unter Druck‘, Die Presse, 16. März 2000, s. 5

[143]  Der Standart, 19. November 1999, s. 9

[144]  Der Standart, 16. Februar 2000, s. 6

[145]  Der Standart, 13. März 2000, s. 7

[146]  Bu konuda Haider‘in basına yansımış bir ifadesine rastlanılmamıştır. Bu ifadeler 15 Şubat 2000 tarihinde bir özel sohbette Romanya‘nın Viyana Savunma Ataşesi Yarbay Nută Dragomir tarafından şahsıma ifade edilmiştir.

[147]  Ewald König, ‚Haider ist ein unverantwortlicher Populist‘, Die Presse, 16. März 2000, s. 3

[148]  Der Standart, 9. Dezember 1999, s. 9

[149]  Die Presse, 31. Dezember 1999, s. 6

[150]  Hannes Gamillscheg, ‚Dänemark verschärft seine Einwanderungsgesetze‘, Die Presse, 11. Februar 2000, s. 4

[151]  Die Presse, 31. Dezember 1999, s. 11

[152] OÖNachrichten, 31. Dezamber 1999, s. 26

[153]  Salzburger Nachrichten, 21. März 2000, s.1

[154]  Die Presse, 27. Januar 2000, s. 6

[155]  Wiener Zeitung, 27. Januar 2000, s. 4

[156]  Die Presse, 28. Januar 2000, s. 6

[157]  Profil, Nr. 6, 7. Februar 2000, s. 21

[158]  Die Presse, 03. Februar 2000, s. 6-7

[159]  Die Presse, 01. Februar 2000, s. 1-3-7

[160]  Salzburger Nachrichten, 03. Februar 2000, s. 4

[161]  Die Presse, 01. Februar 2000, s. 7, Kurier, 01. Februar 2000, s. 2

[162]  Die Presse, 17. März 2000, s. 6

[163]  Die Presse, 15. März 2000, s. 6

[164]  Josef Joffe, a.g.e.,, s. 52

[165]  Prof. Erich Reiter, Avusturya Savunma Bakanlığı Strateji Danışmanı, 04 Şubat 2000 tarihinde yeni hükümetin kurulması ile Savunma Bakanlığı devir teslim töreninden sonra verilen resepsiyonda bu ifade Prof Erich Reiter tarafından şahsıma söylenmiştir. Ogün doğrudan şahsıma söylenen bu düşünce üç hafta sonra Prof. Erich Reiter tarafından 24 Şubat tarihli Die Presse gazetesinde 2nci sayfasında ‚Österreich muss eine neue Lage schaffen‘ başlığı altında makale olarak yayınlanmıştır.

[166]  Internationale Pressestimmen, Die Presse, 19. Februar 2000, s. 6

[167]  Georg Hoffmann-Ostenhof, ‚Einäugiges Europa? Warum sich die EU über kommunistische regierungsbeteiligungen nicht aufregt.‘ Profil, Nr. 10, 6 März 2000, s. 121

[168] Die Presse, 9. März 2000, s. 7

[169]  Kurier, 13. März 2000, s. 3

[170]  Thomas Angerer, ‘Das uralte Schwanken: Frankreichs ambivalentes Österreich-Bild ‚Wenn Paris nach Wien blickt, schielt es mit einem Auge nach Berlin‘‘, Die Presse, 4. März 2000, s. 8

[171]  Format, Nr. 6, 7. Februar 2000, s. 48

[172]  Nikolaus Scholik, ‚Chirac handelte aus rein innenpolitischen Motiven‘, Die Presse, 01. Februar 2000, s.2

[173]  Karl-Peter Schwarz, ‚Von Frankreich lernen‘, Die Presse, 13. März 2000, s. 2

[174]  Livia Klingl, ‚über die Führungsfrage in der Europäischen Union‘, Kurier, 21. März 2000, s. 5

[175]  Reinhold Smonıg, ‚Auf der ‚Werte-Schiene‘ zu europäischer Führung‘, Die Presse, 22. März 2000, s. 6

[176]  Georg Hoffmann-Ostenhof, ‚Erzfeind Frankreich‘, Profil, Nr. 8, 21. Februar 2000, s. 113

[177] Georg Hoffmann-Ostenhof, ‚a. g. e, s. 112

[178] Georg Hoffmann-Ostenhof, ‚a. g. e, s. 113

[179]  Thomas Angerer, a.g.e., s.8

[180]  Kerstin Tomenendal, ‚Das türkische Geschicht Wiens‘, Böhlau Verlag, 2000 Wien

[181]  Karl-Peter Schwarz, a.g.e., s. 2

[182] Karl Kaiser und Hans – Peter Schwarz (Hrsg.), a.g.e., s.15-31

[183]  ‚Haider im Blitzlichtkrieg‘, tv media, Nr. 7, 12-18 Februar 2000, s. 17

[184]  Salzburger Nachrichten, 10. Februar 2000, s. 9

[185]  Internationale Pressestimmen, Die Presse, 19. Februar 2000, s. 6

[186]  Franz Ferdinand Wolf, ‚Türkenbelagerung‘, Kurier, 22. Februar 2000, s. 1

[187]  Andreas Laun, ‚Der falsche Alarm um Österreich‘, Die Presse, 18. Februar 2000, s. 2

[188]  İlter Türkmen, ‚AB, Avusturya ve Türkiye‘, Hürriyet Avrupa, 17 Şubat 2000, s. 27

[189] Alain Finkielkraut, ‚Die Situation ist schlimm, aber keine Tragödie‘, Format, Nr. 6, 7. Februar 2000, s. 51

[190]  Friederike Leibl, ‚Nette Belgier, ungewollte Photos und andere sehr leise Signale‘, Die Presse, 25. März 2000, s. 3

[191]  Herbert Lackner, ‚Schüssel / Haider auf Dauer‘, Format, Nr. 7, 14. Februar 2000, s. 17

[192]  Alain Finkielkraut, a.g.e.,s. 51

[193]  Gündüz Aktan, ‚Irkçılık ve azınlıklar‘, Hürriyet Avrupa, 27 Ocak 2000, s. 10

[194]  Theo Sommer, ‚Sie gehören zu Deutschland, die in der Bundesre.publik lebenden Türken sind keine Belastung, sondern eine Bereicherung‘, Die Zeit, Nr. 46, 8. Novembetr 1996, s.13

[195]  Rudiger Moniac, ‚Das Misstrauen gegenüber Ankara verflüchtigt sich‘, Die Welt, 6. November 1996, s. 4

[196]  Barbara Coudenhove-Kalergi, ‚Alle reden von Integration‘, Die Presse, 26. 11. 1999, s. 8

[197]  Die Presse, 16. März 2000, s. 6

[198]  Beate Winkler, ‚Wir brauchen den Austausch mit menschen anderer Herkunft‘, Der Standart, 10. November 2000, s. 37

[199]  Rainer Bauböck, a.g.e., s. 154

[200]  Silvio Lehmann und Sibylle Summer, a.g.e., s. 160

[201]  Bernhard Perchinig, ‚Multi-Kulti? – Find‘ ich gut...‘, Der Standart, 16. November 1999, s. 37

[202]  Iris Brügler, Silvia Meister, Haider: Der Medien Hype, tv media, Nr. 8, 19-25. 02. 2000, s. 16-17

[203]  Hürriyet Avrupa, 11 Şubat 2000, s. 1

[204] Maximilian Gottschlich, ‚Warum die Kritik an Haiders ‚Dämonisierung‘ zu kurs greift‘, Der Standart, 25. Februar 2000, s. 34

[205]  Wilfried Graf, a.g.e., s.51

[206]  Bundeskanzler Raab, in: Weltausstellung Wien 67, Wien 1959, p.2

[207]  Die Presse, 12. Novemberv 1999, s. 9


Yorumlar - Yorum Yaz