
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Stratejisi
01 Eylül 2022
“Strateji” kavramı, eski Yunancadaki ‘’strategos’’ ve ‘’strategia’’ sözcüklerinden geliyor. En genel anlamıyla strateji, belirlenen bir amaca ulaşmak için elde bulunan güç ve imkânların en uygun biçimde kullanılması bilimi ve sanatı oluyor. Askerî anlamda strateji ise savaşın siyasi amaçları doğrultusunda askerî gücün hazırlanması, kullanılması ve yönetilmesi olarak ifade ediliyor.
Ancak strateji yalnızca askerî bir kavram olmuyor. Bir devletin savaşta ve barışta siyasi, askerî, ekonomik, diplomatik ve psikolojik bütün güç unsurlarını belirlediği siyasi amaç doğrultusunda bir arada kullanması “büyük strateji” olarak tanımlanıyor. Büyük stratejinin temel meselesi yalnızca savaş meydanında nasıl kazanılacağı değil, devletin elindeki bütün güç ve imkânların siyasi amaç doğrultusunda nasıl bir araya getirileceği oluyor.
İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda uyguladığı stratejiyi de yalnızca askerî strateji kavramıyla açıklamak yeterli olmuyor. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı boyunca yalnızca orduları sevk ve idare etmiyor; siyasi meşruiyeti oluşturuyor, TBMM’yi açıyor, halkı mücadelenin arkasında birleştiriyor, ekonomik kaynakları seferber ediyor, diplomatik ilişkileri yürütüyor, dış yardımları sağlıyor, karşısındaki ittifakı parçalıyor ve bütün bunları askerî harekâtla aynı siyasi amaç doğrultusunda kullanıyor.
Bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisi aslında başarılı bir ‘’büyük strateji’’ örneği oluyor.
Askerî strateji üzerine fikir yürüten çok sayıda stratejist bulunuyor. Bunların arasında Sun Tzu, Lao Tzu, Carl von Clausewitz ve General Jacques de Guibert’in fikirleri önemli bir yer tutuyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda izlediği stratejinin bazı temel özellikleri de bu stratejistlerin ortaya koydukları ilkelerle dikkat çekici paralellikler gösteriyor.
Ancak Mustafa Kemal Atatürk yalnızca bu strateji ilkelerine uygun hareket etmiyor. Bunlardan çok daha önemlisi, Anadolu’nun siyasi, askerî, ekonomik ve toplumsal şartlarına uygun kendisine özgü bir strateji geliştiriyor.
Sun Tzu, “Savaş Sanatı”
Askerî stratejiyi anlatan en eski kitaplardan biri Çinli filozof Sun Tzu’nun yaklaşık 2500 yıl önce yazdığı bilinen “Savaş Sanatı” (İş Bankası Yayınları, 2014) kitabı oluyor. Bu kitap, Sun Tzu tarafından MÖ 6. yüzyılda askerî taktikler ve savaş üzerine yazılıyor. Kitap, her biri savaşın farklı bir yönünü anlatan 13 bölümden oluşuyor.
Bu kitap, bütün dünyada yalnızca askerlik alanında değil, iş idaresi ve kişisel gelişim gibi pek çok alanda da bir strateji klasiği olarak kabul görüyor; günümüzde politika ve ekonomi alanında da liderlere ve yöneticilere rehberlik ediyor.
Hatta bu kitap futbol stratejisinde bile kullanılıyor. İngiliz futbol teknik adamı Liam Shannon, Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı futbol diline uyarlayarak “Sun Tzu Soccer: The Art of War in Soccer” (Independently published, Paperback, April 2, 2020) adıyla yayımlıyor. Sun Tzu’nun bu kitabı, Brezilya Millî Takımı Teknik Direktörü Luiz Felipe Scolari tarafından da bir ilham kaynağı olarak kullanılıyor. Scolari yalnızca kitabı okuyup buradaki stratejik düşüncelerden yararlanmakla kalmıyor; bazı durumlarda metnin kopyalarını geceleri oyuncularının kapılarının altına bıraktırıyor. Böylece Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”, Scolari’nin 2002 Dünya Kupası’nı kazanan Brezilya takımının hazırlıklarında başvurduğu kaynaklardan biri oluyor.
Dolayısıyla strateji kavramı yalnızca savaş meydanıyla sınırlı kalmıyor. İşletmelerde, futbolda, sporda, siyasette ve diplomaside kullanılan stratejiler de amaç, imkân, zamanlama, rakibin davranışlarını öngörme ve eldeki kaynakları en uygun biçimde kullanma gibi ortak esaslara dayanıyor. Günümüzde “ürün stratejisi”, “stratejik karar”, “stratejik pazarlama”, “yenilikçi strateji” ve “stratejik planlama” gibi kavramların yaygın olarak kullanılması da bunun bir sonucu oluyor.
Ancak askerî stratejiyi diğer alanlardan ayıran çok önemli bir husus bulunuyor. Askerî stratejide yanlış bir kararın sonucu yalnızca ekonomik kayıp veya başarısızlık olmuyor; devletlerin, orduların ve insanların kaderini doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle savaş stratejisi, strateji kavramının en ağır sonuçlar doğuran uygulama alanı oluyor.
Sun Tzu’nun bu kitabında geçen dört önemli strateji ilkesi bulunuyor:
“Eğer düşmanınızı yenemiyorsanız kazanmasına engel olacaksınız.”
“Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir.”
“Akıllı savaşçı birleşik enerjiyi kullanır.”
“Zaferi kazanan komutan savaş öncesi en çok hesaplamayı yapandır. Savaşı yitiren komutan ise savaş öncesi mutlaka yeterince hesap yapmamıştır.”
Mustafa Kemal Atatürk ve Sun Tzu
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisinin çeşitli aşamalarında bu ilkelerle önemli benzerlikler görülüyor.
15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Ordusu İzmir’e çıkıyor ve Batı Anadolu’yu işgale başlıyor. Mustafa Kemal Atatürk de 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkıyor ve Millî Mücadele’yi başlatıyor. Mustafa Kemal Atatürk, o günkü durumu Nutuk’ta çok ayrıntılı olarak anlatıyor.
Fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün önünde başlangıçta savaşı kazanabilecek düzenli ve güçlü bir ordu bulunmuyor. Devletin önemli merkezleri işgal altında bulunuyor, Osmanlı Hükümeti İstanbul’da İtilaf Devletlerinin denetimi altında hareket ediyor, Anadolu’daki askerî birlikler dağınık durumda bulunuyor ve halk yıllarca süren savaşlardan yorgun düşüyor.
Bu şartlarda Mustafa Kemal Atatürk önce savaşı değil, savaşı yürütecek siyasi ve toplumsal gücü örgütlüyor.
Amasya Tamimi, Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi bu siyasi örgütlenmenin aşamalarını oluşturuyor. Mustafa Kemal Atatürk, 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya geliyor. 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açılıyor. Böylece Millî Mücadele yalnızca askerî bir direniş olmaktan çıkarak siyasi meşruiyete sahip bir devlet mücadelesine dönüşüyor.
Bu aşama Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejisinin ilk temel özelliğini gösteriyor:
Önce siyasi amaç belirleniyor, sonra bu amacı gerçekleştirecek güç oluşturuluyor.
6–11 Ocak 1921 tarihleri arasında Birinci İnönü Muharebesi, 23 Mart–1 Nisan 1921 tarihleri arasında ise İkinci İnönü Muharebesi yapılıyor. Bu muharebeler Anadolu içlerine doğru ilerlemek isteyen Yunan Ordusuna karşı yeni kurulan düzenli ordunun ilk önemli mücadeleleri oluyor.
Ancak Yunan Ordusu takviye alarak 10–24 Temmuz 1921 tarihleri arasında Kütahya–Eskişehir hattında yeniden taarruza başlıyor. Takviye alan Yunan kuvvetleri daha güçlü hâle geliyor. Yeni teşkilatlanmış Millî Ordunun o anda Yunan Ordusunu kesin olarak yenecek gücü bulunmuyor.
İşte bu noktada Mustafa Kemal Atatürk çok önemli bir stratejik tercih yapıyor: Toprak ile ordu arasında tercih yapıyor ve orduyu seçiyor.
Türk Ordusu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekiliyor. Böylece Kütahya ve Eskişehir gibi önemli toprakların geçici olarak kaybedilmesi kabul ediliyor ancak ordunun ana kuvvetlerinin yok edilmesinin önüne geçiliyor.
Çünkü stratejik açıdan kaybedilen toprak daha sonra geri alınabiliyor; fakat imha edilmiş bir ordunun yerine kısa sürede yenisi konulamıyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün bu kararı Sun Tzu’nun “Eğer düşmanınızı yenemiyorsanız kazanmasına engel olacaksınız” ve “Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir” ilkeleriyle büyük bir paralellik gösteriyor.
Ancak bu geri çekilmenin başka bir stratejik sonucu daha oluyor.
Yunan Ordusu Anadolu içlerine doğru ilerledikçe kendi ikmal merkezlerinden uzaklaşıyor, ikmal hatları uzuyor ve taarruz gücü giderek azalıyor. Türk Ordusu ise kendi ikmal merkezlerine yaklaşıyor ve savunma için daha elverişli bir coğrafyada yeniden teşkilatlanıyor.
Böylece Mustafa Kemal Atatürk yalnızca kuvvetini korumuyor; mekânı ve zamanı da stratejik bir araç olarak kullanıyor.
Bu geri çekilme TBMM’de büyük tartışmalara yol açıyor. 5 Ağustos 1921 tarihinde Başkomutanlık Kanunu çıkarılıyor ve Mustafa Kemal Atatürk Başkomutan oluyor. Bu kanunla Mustafa Kemal Atatürk’e, ordunun maddi ve manevi gücünü artırmak ve sevk ve idaresini güçlendirmek amacıyla TBMM’nin orduya ilişkin yetkilerini Meclis adına kullanma yetkisi veriliyor.
Ardından 7–8 Ağustos 1921 tarihlerinde Tekâlif-i Milliye Emirleri yayımlanıyor. Bu emirlerle milletin elindeki imkânların belirli bir bölümü ordunun ihtiyaçları için seferber ediliyor.
Burada artık yalnızca askerî strateji değil, ‘’büyük strateji’’ uygulanıyor: Milletin ekonomik gücü askerî güce dönüştürülüyor.
Yunan Ordusu Sakarya Nehri’ne kadar ilerliyor. 23 Ağustos–13 Eylül 1921 tarihleri arasında Sakarya Meydan Muharebesi yapılıyor.
Mustafa Kemal Atatürk burada klasik hat savunması anlayışını değiştiriyor ve: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” emrini veriyor.
Sakarya Muharebesi’nin stratejik anlamı yalnızca Yunan Ordusunun durdurulması olmuyor. Yunan taarruzu burada ulaşabileceği en ileri noktaya ulaşıyor. Yunan Ordusu ilerledikçe ikmal hatları uzuyor, kuvvetleri yıpranıyor ve taarruz gücü azalıyor. Buna karşılık Türk Ordusu kendi merkezlerine yakın bir bölgede savaşarak direnme gücünü koruyor. Başka bir ifadeyle Sakarya, Yunan taarruzunun stratejik doruk noktası oluyor.
Bundan sonra savaşın stratejik inisiyatifi yavaş yavaş Türk tarafına geçiyor.
Zamanı kuvvete dönüştürmek
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisinin belki de en önemli özelliklerinden biri zamanı kullanma biçimi oluyor.
Sakarya Zaferi 13 Eylül 1921 tarihinde kazanılıyor. Fakat Mustafa Kemal Atatürk hemen taarruza geçmiyor. Yaklaşık bir yıl bekliyor. Bu bekleme bir kararsızlık veya hareketsizlik olmuyor. Tam tersine, zaman sistemli biçimde askerî, ekonomik ve diplomatik güce dönüştürülüyor. Ordunun eksiklikleri tamamlanıyor, asker sayısı artırılıyor, birlikler yeniden düzenleniyor, eğitim yapılıyor, silah ve cephane sağlanıyor, lojistik hazırlıklar tamamlanıyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük stratejisinin önemli özelliklerinden biri de savaşılacak cephelerin sayısını azaltarak eldeki sınırlı kaynakları asıl sonuç alınacak cephede yoğunlaştırması oluyor.
Millî Mücadele’nin başlangıcında Ankara Hükümeti yalnız Batı Cephesi’nde Yunan Ordusuyla mücadele etmiyor. Doğuda Ermenistan, güneyde Fransız kuvvetleri bulunuyor; İstanbul ve Boğazlar ise İtilaf Devletlerinin denetiminde kalıyor. Böylesine sınırlı insan, silah, cephane ve ekonomik kaynaklarla bütün cephelerde aynı anda uzun süre savaşılması mümkün görünmüyor.
Bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk önce doğudaki stratejik sorunun çözülmesine yöneliyor. Ancak Doğu Cephesi yalnız Ermenistan’la yapılan bir sınır savaşı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Anadolu’daki Millî Mücadele ile Sovyet Rusya arasına Kafkasya üzerinden bir engel konulması düşüncesi bulunuyor. Dönemin belgelerinde ve daha sonraki tarih çalışmalarında “Kafkas Seddi” olarak adlandırılan bu politika ile Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki doğrudan ilişkinin kesilmesi ve iki tarafın birbirinden tecrit edilmesi amaçlanıyor. Mustafa Kemal Paşa ise bu seddin Millî Mücadele açısından doğuracağı tehlikeyi erken dönemde görüyor ve Kafkas Seddi’nin etkisiz hale getirilmesi bağımsızlık mücadelesinin gereklerinden biri olarak değerlendiriyor.
Kafkas Seddi projesinin etkisiz hâle getirilmesi, büyük strateji açısından son derece önemli oluyor. Çünkü böylece Ankara Hükümeti yalnız doğudaki askerî tehdidi ortadan kaldırmaya yönelmiyor; aynı zamanda Sovyet Rusya ile doğrudan siyasi, askerî ve ekonomik ilişki kurabileceği yolu da açıyor. Doğu Cephesi’nde kazanılan askerî başarıların ardından 3 Aralık 1920 tarihinde Gümrü Antlaşması yapılıyor; bunu 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması izliyor. Böylece doğu sınırı büyük ölçüde güvence altına alınırken Sovyet Rusya ile siyasi ilişki güçleniyor ve Millî Mücadele’nin ihtiyaç duyduğu dış yardımın Anadolu’ya ulaşabilmesinin şartları da oluşuyor. ATAM kaynaklarında da Ankara’nın Doğu Cephesi’ni güvenceye almasının gücünü Batı Cephesi’ne aktarabilmesinde önemli rol oynadığı ve Sovyetlerle doğrudan bağlantının Millî Mücadele bakımından temel bir mesele olduğu belirtiliyor.
Bunun stratejik sonucu yalnız bir sınırın güvenceye alınması olmuyor. Mustafa Kemal Atatürk aynı hamleler dizisi içerisinde bir cepheyi kapatıyor, jeopolitik bir engeli ortadan kaldırıyor, Sovyet Rusya ile bağlantı kuruyor ve Batı Cephesi’nde kullanılabilecek yeni kaynakların önünü açıyor. Başka bir ifadeyle cephe azalırken kullanılabilir kuvvet ve kaynak artıyor.
Bu stratejik yaklaşım Sakarya Zaferi’nden sonra güneyde de sürdürülüyor. 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile Ankara Antlaşması yapılıyor. İskenderun Sancağı Türkiye sınırları dışında bırakılıyor; buna karşılık Fransa ile savaş sona eriyor ve Fransız kuvvetleri Çukurova’dan çekiliyor.
Böylece güneydeki cephe de kapanıyor. Böylece güneydeki cephe de kapanıyor. Adana ve Çukurova'nın insan gücü ve ekonomik kaynakları ile bölgedeki demiryollarından ve Mersin üzerinden sağlanabilecek ulaşım ve ikmal imkânlarından Millî Mücadele lehine yararlanma imkânı doğuyor. Benzer biçimde İtalyanların Antalya ve çevresinden çekilmesiyle güneybatı Anadolu'daki liman ve ulaşım imkânlarından yararlanma olanakları da genişliyor.
Büyük strateji açısından burada yapılan şey yalnızca diplomatik anlaşmalar imzalamak veya cephe kapatmak olmuyor. Kaynak ekonomisi sağlanıyor. Bir yandan savaşılması gereken cephelerin sayısı azaltılırken diğer yandan bu bölgelerdeki insan, malzeme, ulaşım ve ekonomik imkânlar asıl sonuç alınacak Batı Cephesi’ne yönlendiriliyor.
Başlangıçta birkaç ayrı tehditle karşı karşıya bulunan Millî Mücadele, böylece adım adım esas düşman kuvvetinin bulunduğu Batı Cephesi üzerinde yoğunlaşabiliyor.
Başka bir ifadeyle Mustafa Kemal Atatürk cepheleri azaltırken kuvveti çoğaltıyor.
Bu da Büyük Taarruz’un hazırlanmasında çok önemli bir sonuç doğuruyor. Doğuda güvenlik sağlanıyor, Sovyet Rusya ile yardım kanalı açılıyor; güneyde Fransa savaşın dışına çıkarılıyor, İtalya çekiliyor; Çukurova ve güney limanları ile ulaşım hatları kullanılabilir hâle geliyor. Sonuçta bütün bu askerî, diplomatik ve ekonomik imkânları kesin sonucun alınacağı Batı Cephesi’nde birleştiriyor.
Mustafa Kemal Atatürk böylece yalnız düşman ordularını karşılamıyor; Türkiye’nin etrafındaki stratejik kuşatmayı da adım adım kırıyor. Kafkas Seddi’ni etkisiz hâle getirerek doğuda Sovyet Rusya’ya açılan yolu, Fransa ile anlaşarak güneyde Çukurova’nın kaynaklarını ve ulaşım imkânlarını açıyor; sonuçta bütün bu askerî, diplomatik ve ekonomik imkânları savaşın ağırlık merkezi hâline gelen Batı Cephesi’nde birleştiriyor.
Mustafa Kemal Atatürk böylece Sun Tzu’nun “Akıllı savaşçı birleşik enerjiyi kullanır” ilkesiyle paralellik gösteren biçimde Anadolu’nun askerî, siyasi, ekonomik ve manevi güçlerini aynı hedef doğrultusunda bir araya getiriyor.
Ancak burada daha önemli bir stratejik özellik bulunuyor: Mustafa Kemal Atatürk savaşı yalnız savaş meydanında yürütmüyor. Diplomasi askerî stratejinin, askerî başarı diplomatik stratejinin, ekonomik seferberlik ise her ikisinin aracı hâline geliyor.
Böylece Kurtuluş Savaşı’nın askerî, siyasi, ekonomik ve diplomatik cepheleri tek bir büyük stratejinin parçalarını oluşturuyor.
Sun Tzu’nun dördüncü ilkesi de burada önem kazanıyor: “Zaferi kazanan komutan savaş öncesi en çok hesaplamayı yapandır. Savaşı yitiren komutan ise savaş öncesi mutlaka yeterince hesap yapmamıştır.”
Mustafa Kemal Atatürk de Kurtuluş Savaşı’nı daha Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da ayrıntılı biçimde değerlendiriyor ve hazırlıyor. Alev Coşkun, “Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 AY” (Cumhuriyet Kitapları, 2008) adlı kitabında bu hazırlığı çok güzel anlatıyor.
Stratejik savunmadan stratejik taarruza
Strateji bilimi açısından bakıldığında Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndaki askerî stratejisinin birbirini takip eden dört temel safhada geliştiği görülüyor: Stratejik savunma, stratejik denge, stratejik taarruz ve takip. Bu safhaların hiçbiri birbirinden bağımsız olmuyor; her biri kendisinden sonra gelecek safhanın şartlarını hazırlıyor.
Mustafa Kemal Atatürk, henüz kesin sonuçlu bir taarruz için yeterli güce sahip olmadığı dönemde ordunun varlığını korumayı esas alıyor. Kütahya–Eskişehir Muharebelerinden sonra ordunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi bu stratejik savunmanın en belirgin örneği oluyor. Burada amaç bir arazi parçasını ne pahasına olursa olsun elde tutmak değil, savaşın devamını sağlayacak ana kuvveti korumak oluyor.
Sakarya Meydan Muharebesi ile birlikte savaşın stratejik dengesi değişmeye başlıyor. Yunan Ordusu Türk Ordusunu yok ederek Ankara’ya ulaşamıyor; Türk Ordusu ise henüz düşmanı Anadolu’dan çıkaracak kesin sonuçlu taarruz gücüne sahip bulunmuyor.
Böylece Sakarya’dan sonra ortaya çıkan dönem bir stratejik denge ve hazırlık safhası oluyor.
Mustafa Kemal Atatürk bu dönemde hemen taarruza geçmek yerine zamanı kendi lehine kullanıyor; ordunun insan, silah, cephane, eğitim ve lojistik eksiklikleri gideriliyor, milletin imkânları seferber ediliyor ve diplomatik şartlar Türk tarafının lehine geliştiriliyor. Başka bir ifadeyle: Sakarya’da kazanılan zaman, Büyük Taarruz’da kullanılacak kuvvete dönüştürülüyor.
26 Ağustos 1922 tarihinde başlayan Büyük Taarruz ile stratejik savunma ve denge dönemi sona eriyor, stratejik taarruz safhasına geçiliyor.
Buradaki amaç yalnız kaybedilmiş toprakları geri almak değil, Batı Anadolu’daki Yunan Ordusunun ana kuvvetlerini kuşatmak, savaşma kabiliyetini ortadan kaldırmak ve savaşı kesin sonuca ulaştırmak oluyor.
30 Ağustos’ta kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nden sonra ise harekât sona ermiyor; takip safhasına geçiliyor.
Türk Ordusunun süratle İzmir’e doğru ilerlemesi, yenilen Yunan kuvvetlerinin yeniden toparlanmasına ve yeni bir savunma hattı kurmasına fırsat vermiyor.
9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in kurtarılmasıyla bu takip harekâtı siyasi hedefle birleşiyor ve askerî zafer stratejik sonucuna ulaşıyor.
Böylece Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejisinde savunma, bir geri çekilme; bekleme, bir hareketsizlik; taarruz, yalnız arazi kazanma ve takip, yalnız kaçan düşmanı kovalama anlamına gelmiyor; her safha bir sonraki safhada kesin sonucu hazırlayan büyük stratejinin parçası oluyor.
Bu stratejik seyri kısaca şöyle ifade etmek mümkün oluyor:
Kuvvet yetersizse kuvveti korumak; düşmanı durdurmak; stratejik dengeyi değiştirmek; zaman kazanmak; kuvvet biriktirmek; uygun zamanda bu kuvveti belirlenen noktada yoğunlaştırmak; düşmanın ana kuvvetlerini yenmek; ardından süratle takip etmek ve askerî sonucu siyasi sonuca dönüştürmek.
Mustafa Kemal Atatürk, Lao Tzu ve Clausewitz
Bir başka Çinli düşünür Lao Tzu, “Kadim Öğretiler” (Arya Yayıncılık, 2021) adlı kitabında: “Uzayan her savaş önce orduyu sonra toplumu savaştan soğutur, uzayan her savaş önce orduyu, sonra toplumu yozlaştırır.” diyor.
Clausewitz ise ünlü eseri “Savaş Üzerine” (Alfa Yayınları, 2018) adlı eserinde: “Her taarruz harekâtı zaman geçtikçe zayıflar. Her ne şekilde olursa olsun, zaman kaybeden zayıflar.” diyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz stratejisi bu iki düşünceyle de önemli bir paralellik gösteriyor.
Ancak burada çok önemli bir ayrım bulunuyor:
Mustafa Kemal Atatürk hazırlıkta sabırlı, harekâtta süratli davranıyor.
Sakarya’dan sonra yaklaşık bir yıl bekliyor fakat taarruza başladıktan sonra sonucu mümkün olan en kısa sürede almaya çalışıyor. Bu, Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejisinin en önemli özelliklerinden biri oluyor: Taarruz için acele etmiyor; fakat taarruza geçtikten sonra zaman kaybetmiyor.
26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruz başlıyor. Bu taarruzdan sadece dört gün sonra 30 Ağustos 1922 tarihinde Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanılıyor. Ardından Türk Ordusu Yunan kuvvetlerini süratle takip ediyor ve 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir kurtarılıyor.
Aylarca hazırlanan stratejik plan, birkaç günlük son derece hızlı bir askerî harekâtla kesin sonuca ulaştırılıyor.
Mustafa Kemal Atatürk ve Clausewitz
Clausewitz, Napoléon savaşlarının tecrübelerini uzun yıllar boyunca inceleyerek savaşın derin ve felsefi analizini yapıyor.
Clausewitz’in savaş hakkındaki en önemli düşüncelerinden biri: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır.” şeklinde ifade ediliyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisini anlamak açısından Clausewitz’in belki de en önemli düşüncesi bu oluyor. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk için savaş hiçbir zaman kendi başına bir amaç olmuyor. Askerî harekât, başlangıçtan itibaren belirlenmiş siyasi amacın gerçekleştirilmesinin aracı oluyor.
Bu siyasi amaç da millî egemenliğe dayanan tam bağımsız bir Türk devletinin kurulması oluyor.
Dolayısıyla Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri, TBMM’nin açılması, düzenli ordunun kurulması, İnönü Muharebeleri, Sakarya, diplomatik antlaşmalar ve Büyük Taarruz birbirinden bağımsız hadiseler olmuyor. Hepsi aynı siyasi amaca yönelen büyük stratejinin farklı aşamalarını oluşturuyor.
Clausewitz eserinde ayrıca: “Halkın, hükümetin ve ordunun birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır. Bu üç konuda da sağlam olmadıkça savaşa kalkışmayın.” diyor.
Mustafa Kemal Atatürk ise Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren halkın, hükümetin ve ordunun birliğini sağlamaya çalışıyor. Amasya Tamimi, Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi bu siyasi ve toplumsal birliğin oluşturulmasının aşamaları oluyor. 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM’nin açılmasıyla bu mücadele siyasi meşruiyetini ve kurumsal merkezini kazanıyor. Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın temel kararlarını TBMM üzerinden yürütüyor.
Böylece millet, Meclis ve ordu aynı siyasi hedef etrafında birleştiriliyor.
Clausewitz ayrıca: “Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hâlâ etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Örneğin Napoléon Moskova’yı aldı ama Rus Ordusu dağılmadı. Topraklar ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.” diyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kütahya–Eskişehir Muharebelerinden sonra Türk Ordusunu Sakarya’nın doğusuna çekmesi bu stratejik anlayışla büyük bir paralellik gösteriyor. Mustafa Kemal Atatürk toprağı değil, ordunun savaşma gücünü esas alıyor. Çünkü toprak yeniden kazanılabiliyor; fakat ana kuvvetler yok edildiğinde savaşı sürdürecek askerî güç ortadan kalkıyor.
Clausewitz’in bir başka önemli kavramı ise “ağırlık merkezi” oluyor.
Clausewitz: “Savaşı, düşmanın onsuz direnemeyeceği ‘Ağırlık Merkezi’ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir.” diyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz planının temel hedefi de yalnızca Afyonkarahisar’ı veya belirli bir arazi parçasını ele geçirmek olmuyor. Asıl hedef, Batı Anadolu’daki Yunan Ordusunun ana kuvvetlerini kuşatarak savaşma kabiliyetini ortadan kaldırmak oluyor. Bu nedenle Büyük Taarruz’un stratejik hedefi arazi değil, düşmanın ana kuvvetleri oluyor. 26 Ağustos’ta başlayan harekât 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da bu stratejik sonuca ulaşıyor.
Stratejinin temel sorusu: Amaç, araç, kaynak ve zaman
Aslında bütün bu süreci strateji biliminin temel soruları üzerinden de değerlendirmek mümkün oluyor: Amaç nedir? Bu amaca hangi araçlarla ulaşılacaktır? Bu araçları kullanmaya yetecek kaynak nasıl sağlanacaktır? Ve: Bu kaynakların yeterli hâle gelmesi için zaman nasıl kullanılacaktır?
Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi amacı başlangıçtan itibaren belli oluyor: Millî egemenliğe dayanan tam bağımsız bir devlet. Bu amaca ulaşmak için kullanılacak araçlar zaman içinde oluşturuluyor: TBMM, düzenli ordu, diplomasi, Sovyet yardımı, iç siyasi birlik, ekonomik seferberlik ve milletin maddi ve manevi gücü.
Kaynakların yetersiz olduğu yerde ise bir başka unsur devreye giriyor: Zaman.
Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejik başarısının önemli bir bölümü, amaç ile elde bulunan araçlar arasındaki açığı zamanı kullanarak kapatmasında yatıyor.
1919’da bulunmayan siyasi ve askerî güç 1920’de oluşturuluyor; 1921’de henüz kesin sonuç alacak seviyede bulunmayan ordu korunuyor; Sakarya’dan sonra geçen yaklaşık bir yıllık süre içinde ise zaman, insan gücüne, silaha, eğitime, diplomatik avantaja ve nihayet taarruz gücüne dönüştürülüyor.
Bunun sonucunda stratejik inisiyatif de el değiştiriyor. 1919–1921 döneminin önemli bölümünde harekâtın zamanını ve yerini belirleyen taraf Yunan Ordusu oluyor. Sakarya’dan sonra ise inisiyatif giderek Türk Ordusuna geçiyor.
1922 Ağustos’una gelindiğinde artık savaşın nerede, ne zaman ve hangi kuvvet yoğunluğuyla devam edeceğini belirleyen taraf Mustafa Kemal Atatürk oluyor. Bu da strateji açısından son derece önemli oluyor. Çünkü stratejide yalnızca kuvvet sahibi olmak yetmiyor; inisiyatife sahip olmak, yani karşı tarafa kendi iradenizi kabul ettirebilmek gerekiyor.
General Jacques de Guibert
General Guibert, Avrupa’da 1756–1763 yılları arasında yaşanan savaşların ortamında yetişiyor, 1785’te askerî akademide hocalık yapıyor. Şöhretini savaşlardaki başarılarından çok bir kuramcı olarak kazanıyor.
General Guibert, kendisinden önceki dönem ile yaşadığı yüzyılın savaşlarını çok iyi irdeleyerek bunlardan pratik sonuçlar çıkarıyor. Öngörüleri ve önerileri başta II. Friedrich ve Napoléon Bonaparte olmak üzere birçok komutanı derinden etkiliyor. General Guibert’in yaptığı analizlerin büyük sentezlerinden birini ise XIX. yüzyılda Clausewitz oluşturuyor.
Sonrasında Clausewitz’in sentezi daha ön plana çıkınca Guibert’in popülaritesi azalıyor. Ancak General Guibert’in etkileri yurttaş-asker, modern ordu ve profesyonel ordu kavramlarının fikir kaynaklarından biri olarak günümüze kadar geliyor.
Bu Fransız General Jacques de Guibert’in “Askerî Yazılar 1772–1790” (Anahtar Yayınları, 2005) adlı eserinde şu önemli tespit yer alıyor:
“Ulusların kendi güç ve doğalarıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları, askerlik mesleğinin kentli kesimin en yoksul kesimine bırakılması, bayraklarının altında şerefle yürüyüşlerini sürdüren askerlerin aşağılanmaları ve mutsuzlukları, yurtseverlik ve erdem duygularının kalmayışı bir ülkenin bekâsını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktörlerdir.”
Mustafa Kemal Atatürk de gerek Kurtuluş Savaşı’nda gerekse Kurtuluş Savaşı sonrasında güvenlik kurgulamasını ulusun gücüne ve doğasına göre yapıyor. Askerî ve siyasi hedeflerini ülkenin gerçek imkânlarını dikkate alarak belirliyor.
Bu nokta strateji açısından son derece önemli oluyor. Çünkü strateji yalnızca ne yapmak istediğinizi belirlemek olmuyor. İstediğiniz hedef ile sahip olduğunuz güç arasında gerçekçi bir ilişki kurmak gerekiyor. Ulaşılması mümkün olmayan hedeflerin peşinde eldeki kaynakları tüketmek strateji değil, macera oluyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı boyunca en dikkat çekici özelliklerinden biri de hedef ile imkân arasındaki bu dengeyi koruması oluyor.
General Guibert, aynı kitabında ayrıca şu tespiti yapıyor:
“Kuram boşlukları doldurur ve ilkeleri koyar, ama daha sonra bunları uygulamak için deha gerekir. Bu dâhilerden Atilla’nın, İskender’in ve Napolyon’un seferlerini ele alıp incelediğimiz zaman dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız gereken şey savaş alanlarında olup biten olaylar değildir. Bu büyük kumandanları incelerken dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız gereken şey; bu büyük kumandanların düşüncelerinin nasıl billurlaştığı, akıl yürütmelerinin nasıl şekillendiği ve sezgilerinin onları nasıl yönlendirdiğidir; tüm bu unsurların onlara projelerini nasıl tasarlattığı ve bu tasarımlarını hayata nasıl geçirdikleridir.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisini değerlendirirken de yalnızca savaş meydanlarında olup bitenlere bakmak yeterli olmuyor. Asıl bakılması gereken, Mustafa Kemal Atatürk’ün hangi şartlarda, hangi kararı ve neden aldığı oluyor.
Neden 1919’da hemen askerî mücadeleyi değil siyasi örgütlenmeyi önceliyor? Neden Kütahya ve Eskişehir’in kaybedilmesini göze alarak orduyu Sakarya’nın doğusuna çekiyor? Neden Sakarya Zaferi’nin hemen ardından taarruza geçmiyor? Neden yaklaşık bir yıl hazırlık yapıyor? Neden diplomasiyle Fransa ve İtalya’yı savaşın dışına çıkarırken Sovyet Rusya’dan yardım sağlıyor? Ve neden 26 Ağustos 1922’de taarruza başladıktan sonra mümkün olan en kısa sürede kesin sonuç almaya çalışıyor?
Bu soruların cevapları bir araya getirildiğinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisinin temel özellikleri ortaya çıkıyor.
Liddell Hart ve savaşın ötesindeki büyük strateji
İngiliz askerî düşünürü Basil H. Liddell Hart, “Strateji: Dolaylı Tutum” adlı eserinde büyük stratejiyi yalnız savaşın kazanılmasıyla sınırlandırmıyor. Ona göre askerî stratejinin ufku savaşla sınırlı kalırken, büyük strateji savaşın sonrasındaki barışı da dikkate almak zorunda bulunuyor. Liddell Hart’ın temel düşüncesine göre savaşın amacı yalnız zafer kazanmak değil, daha iyi bir barış durumuna ulaşmak oluyor. Bu nedenle savaş yürütülürken savaş sonunda kurulmak istenen barış düzeninin de göz önünde tutulması gerekiyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejisinin büyüklüğü de yalnız 30 Ağustos’ta Yunan Ordusunu yenmesinde veya 9 Eylül’de İzmir’i kurtarmasında bulunmuyor. Askerî zaferden sonra savaşı sınırsız biçimde sürdürmüyor. Kazanılan askerî başarıyı diplomatik sonuca dönüştürüyor. Mudanya Mütarekesi yapılıyor, ardından Lozan görüşmelerine geçiliyor ve askerî mücadele uluslararası hukuk tarafından tanınan yeni bir devlet düzenine dönüştürülüyor. Burada savaşın gerçek siyasi sonucu ortaya çıkıyor: Türkiye yalnız işgalden kurtulmuyor; egemen ve bağımsız yeni bir devlet hâline geliyor.
29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilan edilmesiyle Kurtuluş Savaşı’nın askerî ve siyasi mücadelesi yeni bir devlet biçimi içerisinde kurumsallaştırılıyor.
Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük stratejisi bununla da sona ermiyor.
Savaş sırasında karşı karşıya olunan ülkelerle savaş sonrasında kalıcı düşmanlık üretmek yerine yeni ilişkiler kurulmaya çalışılıyor. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Yunanistan oluyor. Türk-Yunan Savaşı’nın üzerinden henüz birkaç yıl geçmişken iki ülke arasındaki ilişkiler normalleştiriliyor; 1930’da Türk-Yunan yakınlaşması başlıyor ve daha sonra iki ülke Balkanlardaki ortak güvenlik düzeninin parçaları hâline geliyor.
1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Antantı kuruluyor. 1937 yılında ise Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı imzalanıyor. Böylece Türkiye batısında ve doğusunda bölgesel güvenlik kuşakları oluşturmaya çalışıyor. Türkiye’nin Atatürk dönemindeki dış politikasının temel hedeflerinden biri de ülkenin güvenliğini sağlayacak barışçı ve istikrarlı bir uluslararası çevre oluşturmak oluyor.
Sovyetler Birliği ile Millî Mücadele sırasında başlayan ilişki de Cumhuriyet döneminde sürdürülüyor. İki ülke arasında ideolojik bir birlik bulunmuyor; ilişkiler büyük ölçüde karşılıklı devlet çıkarlarına dayanıyor. Bu da Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikasının temel özelliklerinden birini gösteriyor: ideolojik yakınlıktan çok millî çıkar ve stratejik denge esas alınıyor.
Böylece Kurtuluş Savaşı’nda uygulanan büyük strateji ile Cumhuriyet döneminde izlenen dış politika arasında da bir devamlılık görülüyor.
Savaş sırasında amaç: Millî egemenliğe dayanan tam bağımsız bir devlet kurmak oluyor. Savaş sonrasında amaç ise: Bu devletin güvenliğini sağlayacak bir barış ortamı oluşturmak oluyor.
Liddell Hart’ın büyük strateji anlayışı açısından bakıldığında bunun anlamı açık oluyor:
Zafer savaş meydanında tamamlanmıyor; zafer ancak savaşın ardından yaşanabilir ve sürdürülebilir bir barış düzeni kurulabildiğinde stratejik anlamını kazanıyor. Mustafa Kemal Atatürk'ün 1931 yılında dile getirdiği ‘‘Yurtta sulh, cihanda sulh’’ sözü de bu açıdan yalnızca ahlaki bir barış temennisi olmuyor; savaşın ardından devletin güvenliğini, kaynaklarını ve geleceğini korumaya yönelik bir büyük strateji ilkesi niteliği kazanıyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı stratejisi
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndaki stratejik başarısı yalnızca muharebeleri kazanmasında bulunmuyor. Mustafa Kemal Atatürk önce siyasi amacı belirliyor. Sonra bu amacı gerçekleştirecek siyasi meşruiyeti oluşturuyor. Ardından milleti ve orduyu örgütlüyor. Yeterli gücü bulunmadığında kuvvetini koruyor. Gerektiğinde topraktan vazgeçiyor fakat ordudan vazgeçmiyor. Düşmanın ilerlemesine izin verirken onun ikmal hatlarının uzamasını ve gücünün azalmasını sağlıyor. Zamanı bir kayıp olarak değil, stratejik kaynak olarak kullanıyor. Diplomasiyi askerî mücadelenin dışında değil, aynı stratejinin bir parçası olarak yürütüyor. Milletin ekonomik imkânlarını askerî güce dönüştürüyor. Stratejik inisiyatifi ele geçiriyor. Ve ancak askerî, siyasi, ekonomik ve diplomatik şartların yeterince olgunlaştığına karar verdiğinde kesin sonuçlu taarruza geçiyor. Büyük Taarruz başladığında ise aylarca hazırladığı gücü çok kısa bir zaman içinde belirlediği noktada yoğunlaştırıyor, düşmanın ana kuvvetlerini hedef alıyor ve kazanılan meydan muharebesinin ardından takibi kesmeden sürdürerek düşmana yeniden toparlanma imkânı vermiyor.
Böylece Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejisinin özünü birkaç kavramla ifade etmek mümkün oluyor: Amaç, meşruiyet, kuvvet, zaman, mekân, diplomasi, inisiyatif, yoğunlaşma ve kesin sonuç.
Bunların hepsinin üzerinde ise bir başka kavram bulunuyor: Gerçekçilik. Mustafa Kemal Atatürk ne sahip olmadığı kuvveti varmış gibi kabul ediyor ne de ulaşamayacağı hedefler uğruna mevcut kuvvetini tüketiyor. Hedeflerini şartlara, şartları imkânlara, imkânları ise zamanın gereklerine göre değerlendiriyor.
Sonuç
Mustafa Kemal Atatürk yalnızca büyük stratejistlerin düşünceleriyle paralellik gösteren askerî kararlar almıyor. Bunların ötesine geçerek Anadolu’nun kendine özgü siyasi, askerî, ekonomik ve toplumsal şartlarına uygun bir strateji geliştiriyor. Bu stratejinin başlangıç noktası askerî değil, siyasi oluyor: Millî egemenliğe dayanan tam bağımsızlık.
Askerî güç bu siyasi amacın aracı oluyor. Diplomasi, ekonomi, Meclis, millet ve ordu aynı amaç doğrultusunda bir araya getiriliyor. Gerektiğinde toprak bırakılarak kuvvet korunuyor; gerektiğinde beklenerek zaman kazanılıyor; zamanı geldiğinde ise bütün kuvvet belirlenen hedef üzerinde yoğunlaştırılarak kesin sonuç aranıyor. Bu stratejinin askerî seyri de kendi içinde açık bir bütünlük gösteriyor: Stratejik savunma → stratejik denge → stratejik taarruz → takip.
Stratejik savunmada ordu korunuyor. Stratejik denge döneminde zaman kuvvete dönüştürülüyor. Stratejik taarruzda düşmanın ana kuvvetleri hedef alınıyor. Takip harekâtında ise kazanılan askerî başarı, düşmanın yeniden toparlanmasına fırsat verilmeden siyasi sonuca dönüştürülüyor.
Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nı yalnızca İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz gibi muharebelerin toplamı olarak görmek eksik oluyor.
Kurtuluş Savaşı aynı zamanda amaçlarla araçları, imkânlarla hedefleri, askerî güçle siyaseti, zamanla mekânı ve savaş meydanındaki başarıyla diplomatik sonucu uyumlu hâle getiren başarılı bir büyük strateji örneği oluyor.
General Guibert, stratejiyi uygulamak için deha gerektiğini söylüyor: “Kuram boşlukları doldurur ve ilkeleri koyar, ama daha sonra bunları uygulamak için deha gerekir.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün başarısı da yalnızca strateji kuramlarının bazı ilkeleriyle örtüşen kararlar almasında bulunmuyor. Asıl başarısı, değişen şartlar içerisinde doğru siyasi amacı koruyarak hangi aşamada savaşacağını, hangi aşamada geri çekileceğini, hangi aşamada bekleyeceğini ve hangi aşamada bütün gücüyle taarruz edeceğini doğru değerlendirmesinde bulunuyor. Başka bir ifadeyle Mustafa Kemal Atatürk yalnızca muharebeleri yönetmiyor; savaşı, savaşın kaynaklarını ve savaşın sonunda kurulacak barışı birlikte yönetiyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük stratejisinin asıl başarısı da burada ortaya çıkıyor. Doğuda bir cepheyi kapatıyor, güneyde başka bir cepheyi diplomasiyle ortadan kaldırıyor, dış yardımları ve ülkenin ekonomik kaynaklarını Batı Cephesi’nde yoğunlaştırıyor, uygun zamanda kesin sonuçlu taarruza geçiyor ve askerî zaferi kazandıktan sonra bu zaferi yeni bir devlet ve yeni bir barış düzenine dönüştürüyor. Böylece savaşın amacı, savaşın araçları ve savaş sonrasındaki barış aynı stratejik bütünün parçaları hâline geliyor.
Böyle bir büyük stratejiyi kurmak ve uygulamak ise yalnız askerî yetenek değil; siyasi öngörü, gerçekçilik, zamanlama ve olağanüstü bir stratejik akıl gerektiriyor. İşte bu nedenle İngiltere Başbakanı D. Lloyd George'a atfedilen bir sözde Mustafa Kemal Atatürk için şöyle deniliyor: “Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dâhi çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu.”
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN