• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam648
Toplam Ziyaret2101146

Nefrîn


Nefrîn


24 Ocak 2022

19. yüzyıl Osmanlı dönemi Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Recaî-zâde Mahmut Ekrem’in ‘’Nefrîn’’ isminde bir şiiri bulunuyor. Nefrîn; ‘’lânet’’, ‘’beddua’’ anlamına geliyor. Şair “Nefrîn”de II. Abdülhamit döneminin baskı ve uygulamalarını yani istibdadı konu ediniyor.

Şiir, Meşrutiyetten önce 1892 tarihinde yazılıyor, Meşrutiyet sonrası oluşan özgürlük ve güven havasında yeniden düzenlenerek yayımlanıyor ve son olarak oğlu Ercüment Ekrem Talu tarafından yeniden tertip ediliyor. Şiire ‘’Nefrîn’’ adını da oğlu veriyor.

“Nefrîn” şiiri “hürriyet” kavramı etrafında şekilleniyor. Şaire göre, bütün umutsuzluklara rağmen bir gün hürriyetin gelmesiyle zulüm sona ermesi bekleniyor. Şiirin düşünce zeminini “meşrutiyet rejimi” oluşturuyor. Öncelikle milletin “içine düştüğü hâli” görmesi ve ardından “hâkimiyeti milliye”nin sağlanması bekleniyor.

Şiir dörder mısralık elli dokuz bent ve bir o kadar beyitten oluşuyor. Recaî-zâde Mahmut Ekrem tarafından şiirin başına “Devr-i menhus-ı istibdada ait olarak 1310 (1892) senesinde yazılmıştır” ibaresi konuyor. Şiir uzun, hepsini almaya imkân bulunmuyor. Bu nedenle şiirdeki bu dizelerin bir kısmına yer veriyorum. Gerçi ben kısaca açıklayacağım ama tam bir metinle günümüz Türkçesine çevirmeyi de sizlere bırakıyorum. Şair Osmanlının İstibdat devri için bu şiiri yazıyor. İbn-i Haldun, “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer” derdi. Bakalım günümüz geçmişe ne kadar benziyor…

Şair, bu uzun mu uzun şiirinde; gözyaşı döken anneleri, vatanın perişanlığını; yanlış dış politik manevraları, savaş ve barış kararlarını; yönetimde emaneti ehline vermemeyi öte yanda hamiyet ehlinin düştüğü zor durumları, rüşvet, haksız maddi güç ve makam elde etmeleri; cellât, akrep, lâin ve yuva yıkan casusluk sistemini; casusluk sisteminin neticesi olan zulüm düzenini; söz tutmama, haydutluk, kanunu ihmal etmek, iftiralar, kalleşlik ve sansürü; memlekette estirilen korku havasını, aydınların yurt dışına kaçma arzusunu, milletteki umutsuzluğu besleyen çaresizlik, kötü yönetimden kaynaklanan toplumsal ve siyasî ahlakî çöküntüyü; yönetenler tarafından dalkavukluğun teşvikini, dalkavukluğun oluşturduğu tahribatı, halkın yoksulluğunu, devleti kötü yönetenlerin israflarını, baskıcı yönetimden kaynaklanan esareti, toplumun içine sürüklendiği zillet halini, her türlü maddi ve manevi çöküntüleri; devleti idare edenlerin Avrupalıya karşı imtiyaz sağlayıcı davranışlarını, Avrupalının Osmanlıyı parçalama niyetlerini, yönetimin içinde çöreklenmiş; devlet imkânlarını gasp edenleri ve menfaat devşirenleri anlatıyor…  

Bu manzara karşısında ümitsizliğe düşen şair şu şekilde sesleniyor:

“Bir ses gelir kulağıma bang-i ceres gibi,
Bir söz mırıldanır durur: "Ümmîdi kes!" gibi...”

Bu durumu şiirinde defalarca tekrar eden şair nihayetinde “Hürriyet”e ermek umudu ile “Lanet”e sesleniyor:

“Seyl ol da yık kılâ'ını zalâm-ı nekbetin
Berk ol da yağ rü'süne ehl-i şekâvetin”

Şair, devletteki çöküşün sorumlularına defalarca lanet okuyor. Şair, “can çekişen devlete, gücendirilmiş dine ve yasalara; Osmanlılık düşüncesinin aldığı yaralara ve milletin içine düştüğü zorluklara” dikkati çekiyor:

“Hâlâ zavallı devletimiz ihtizârda,
Dîn-i mübîn ü şer'-i güzîn iğbirarda
Osmanlılık hacâlet ile ihmirârda
Millet ne eylesin ki fakîr, inkisarda...”

Öfkesi biraz yatışınca da şair Allah’a yakarıyor:

“Kalsın bu gamlı hâtıralar cümleten hayâl!
Pâmâl-i kahr olup hâs u hâşâk-ı bî-meâl,
…Ey Kâ'be, ey Huda evi, ey ravza-i Nebi! …”

El ayak öpen menfaat odaklarının sürdüğü hayatı, kazandıkları makamları ve izzetleri de şu mısralarıyla anlatıyor:

“Sürür ulüvv-câh ü celâletle pây-bûs
Mukbil kemâl-i izz ü sa'âdetle câblûs”

“Zulm ektiler güzel vatanın hâk-i pâkine,
Zulmet çökerttiler ufk-ı tâb-nâkine,
Kasdettiler harabına, hattâ helakine,
Zahm açtılar acıklı dil-i çâk-çâkine,”

“Nefrîn”de söz dağarı daha çok “düşünceye ve tasvire dönük sıfat ve isim soylu kelimeler”den oluşuyor. “Devlet”e ayrılan birinci bölümdeki mısralarında yönetimde yapılan yanlışlar, haksızlıklar; yetkin olmayan kişiliklere menfaat sağlama; rüşvet, casusluk, kötü yönetimin yarattığı ahlakî çöküntü; esaret, zillet, hamallık, Avrupalılara karşı takınılan hatalı tavırlar; Avrupalının Osmanlıyı taksim niyeti, kötü gidişe seyirci kalınması anlatılıyor:

“Bir bî-vukuf kâ'id olur bir nezârete
Bir mürtekib belâ edilir bir vilâyete
Pespayelik delâlet eder bir vezârete
Casusluk önce şart edilir bir sefarete”

Ve birinci bölümün sonunda şair milletin nelere katlandığını anlatıyor:

 “Millet ki katlanıp durur envâ'-ı mihnete
Bin türlü cevr ü şiddete, her yolda zillete,”

Şiirin ikinci bölümünde “millet” tasviri yapılıyor. Millet karınca gibi çalışıyor, çabalıyor fakat yine de perişan halde kalıyor. Yönetim ise buna karşılık mevcut olanakları eşkıyaya, çetelere yediriyor. Sultan, boş harcamalar yapıyor. Devlet malını haksız yere yiyenler, ortalıkta hüküm sürüyor. Casuslar kanunu çiğniyor, haydutluk ediyor, iftira ediyor, menfaat sağlıyor, rütbe elde ediyorlar. Bu arada şair araya girip, mevcut yönetim anlayışının sorunları çözemeyeceğini hükmüne bağlıyor:

“Mümkün müdür bu hâl ile i'mâr-ı memleket?
Mümkün müdür bu hâl ile icrâ-yı ma'delet?
Mümkün müdür bu hâl ile ta'mîm-i ma'rifet?
Mümkün müdür bu hâl ile imhâ-yı meskenet?”

Şair yapılması istenenleri de sıralıyor. Memleketin imarını, adaletin icrasını, eğitim-öğretim imkânlarının sağlanmasını, fakirlik ve tembelliğin giderilmesini istiyor. Şaire göre yoksulluk çeken halk fırsatını bulsa zulümden kaçmak istiyor. İkinci bir hükümle şair Sultan’ın aldığı yeni mektepler açma tedbirinin fayda yerine riya ve fesat getirdiğini söylüyor:

“Mektebler açtı sanki hükümet ne fâ'ide;
Tertîb edildi türlü desâ'isle mâ'ide,
Etfâle dek hulûs u riya oldu kâ'ide,
Yerleştirildi millete ahlâk-ı faside;”

Şair, bu kötü şartların sorumlusunun halk tarafından bilinememesini de “sansür”e bağlıyor:

“Eyler bu haneyi biri zulmüyle münhedim,
Kimdir fakat bilinmez o mes'ûl ü müttehim,
Halka bu dâhiye nasıl olsun ki münfehim
Hürriyyet-i lisân ü kalem mahv u mün'adim?.”

Baskı o kadar artmıştır ki kimse kendisi ile bile dertleşemiyor. Müstebit, düşmanlarından intikam alıyor, cinayetler işliyor... Kötü idare Osmanlının içine tefrika salıyor. “Atî zalâm içinde görünmez mi nazıra?” mısralarında dile getirildiği gibi gelecek bile karanlıklar içinde görünüyor. “Ümitsizlik, korku ve kaçma arzusu” aydınların millete de yüklediği genel ruh hâli oluyor...

Şiirin üçüncü bölümünde “ümit arayışları” başlıyor:

“Yok, kimseden nazar özü insan olanlara,
Sen bak Hüda terahhuma şayan olanlara,”

Şair bu bölümde millete sesleniyor; vatanın perişan halini gez, gör diyor. Milleti, düşünmeye davet ediyor:

“Git gez şu sevgili vatanın her kenârını,
Gör fakr u ıztırâb u sefalet diyârını,
Bî-çâregânın anlayagör ıstıbârını,
Fikr et o ser-girân cebelin ıztırârını,”

Aşağıdaki mısralar ile başlayan dördüncü bölümde şair temennilerini dile getiriyor. Bu bölümde vatanın kurtuluşu için âdeta “dua” ediliyor. Şair, istibdadı yıkması için çaresizliğinden lanete sesleniyor, kutsal değerlerden ve Rabb’inden yardım istiyor:

“Hıfz eyle dîn ü devleti ey Rabb-ı Zü'l-celâl!
Geçsin zevâl-i dehşeti mânende-i zılâl!”

İbn-i Haldun, ne kadar haklıymış değil mi?  Günümüz geçmişe ne kadar benziyor…

Osman AYDOĞAN

Bu yazı için faydalandığım kaynak: Doç. Dr. Mahfuz Zariç, “Recaizade Mahmut Ekrem’in Nefrin ve Tevfik Fikret’in Sis Adlı Şiirleri Üzerine Karşılaştırmalı Birİnceleme”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Ankyra, Yıl 3 Sayı 1, s. 39-59, Ankara, 2013

 


Yorumlar - Yorum Yaz