
Ulusal bayramlarda neyi kutluyoruz, neyi unutuyoruz?
30 Ekim 2021
Ulusal bayramlar olarak ‘’23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’’nı, ‘’19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’’nı ve ‘’29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’’nı kutluyoruz. Ancak neyi kutlamamız gerektiğini tam olarak pek bilmiyor, kutlamalarda da kavramları bilinçsizce birbirine karıştırıyoruz.
‘’23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’’nda ‘’çocuk’’ kavramı öne çıkarılıyor, 23 Nisan’ın Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının ulusal egemenliğini ilân ettiği tarih olduğu unutuluyor, ''ulusal egemenlik'' ve ‘’TBMM’’ kavramı perdeleniyor.
‘’19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’’nda ise ‘’gençlik ve spor’’ öne çıkarılıyor, 19 Mayıs’ın Atatürk’ün emperyalizme karşı ulusal mücadeleyi başlattığı tarih olduğu unutuluyor, ‘’emperyalizme karşı mücadele’’ kavramının içeriği boşaltılıyor.
‘’29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’’nda ise ‘’cumhuriyet’’ öne çıkarılıyor, Atatürk’ün cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırma ülküsü unutuluyor, ‘’demokrasi’’ kavramı gölgeleniyor.
Türkiye’de ulusal bayramlar, kurucu siyasal anlamlarından koparılarak sembolik ve apolitik bir düzeye indirgeniyor. Bu durum ise ulusal bilincin zayıflamasına yol açıyor.
Bu nedenle ulusal bayramlarda neyi kutlayacağımızı anlayabilmek için önce ‘’ulus’’ tanımını açıklamamız ve sonra da – mutat olduğu üzere- bir bütün olarak tarihte kısa (!) bir yolculuk yapmamız gerekiyor.
ULUS TANIMI
Ulus kavramı, siyaset bilimi ve sosyoloji literatüründe tek bir tanım üzerinden açıklanabilecek bir olgu olarak yer almıyor. Aksine, farklı tarihsel ve kuramsal yaklaşımlar ulus kavramını farklı biçimlerde tanımlıyor. Bu çerçevede öne çıkan üç temel yaklaşım bulunuyor:
Modernist yaklaşım
Modernist yaklaşıma göre ulus, sanıldığı gibi kadim ve doğal bir oluşum değil, modern çağın bir ürünü olarak sunuluyor. Bu görüşün en önemli temsilcilerinden biri olan Benedict Anderson, ulusu “hayali bir cemaat” (imagined community) olarak tanımlıyor. (Benedict Anderson, ‘’Hayali Cemaatler’’, Metis Yayınları, 1993) Anderson’a göre ulus, üyelerinin birbirlerini tanımasalar bile zihinsel olarak aynı topluluğun parçası olduklarını hayal ettikleri bir siyasal topluluk oluyor. Bu anlamda ulus, matbaa, eğitim sistemi ve modern iletişim araçlarıyla birlikte inşa edilen bir kimlik oluyor. Bu durum, ulusun modern dönemde inşa edilen bir kimlik olduğunu ortaya koyuyor. Modernist yaklaşımın öngördüğü şekilde, ulusal kimlik burada toplumsal olarak üretiliyor.
Modernist yaklaşımın bir diğer önemli temsilcisi olan Ernest Gellner ise ulusu, sanayileşme ve modern ekonomik yapının bir sonucu olarak açıklıyor. Gellner’e göre milliyetçilik, ulusları yaratıyor; yani uluslar milliyetçiliğin ürünü olup onun önkoşulu olmuyor. Bu bağlamda ulus, modern üretim ilişkilerinin gerektirdiği kültürel homojenliğin siyasal bir yansıması oluyor. (Ernest Gellner, ‘’Uluslar ve Ulusçuluk’’, Hil Yayınları, 2018)
Tarihsel yaklaşım
Tarihsel yaklaşımı temsil eden Eric Hobsbawm ise ulusların büyük ölçüde modern dönemde “icat edildiğini” (invented traditions) ileri sürüyor. Hobsbawm’a göre ulusal kimlikler, geçmişe dayandırılsa da aslında modern devletlerin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanıyor ve yaygınlaştırılıyor. Bu yaklaşım, ulusların tarihsel sürekliliğinden ziyade, modern dönemdeki inşa süreçlerine vurgu yapıyor. (Eric Hobsbawm, ‘’Milletler ve Milliyetçilik’’, Ayrıntı Yayınları, 2010) Bu süreç, ulusal kimliklerin tarihsel olmaktan ziyade inşa edildiğini gösteriyor. Hobsbawm’ın ifade ettiği gibi, burada gelenekler yeniden kurgulanıyor.
Etno-sembolik yaklaşım
Buna karşılık etno-sembolik yaklaşımın önemli temsilcilerinden Anthony D. Smith, ulusların tamamen modern bir kurgu olmadığını savunuyor. Smith’e göre modern uluslar, daha eski etnik toplulukların tarihsel hafızası, mitleri, sembolleri ve kültürel mirası üzerine inşa ediliyor. Dolayısıyla ulus, hem modern hem de tarihsel unsurların birleşiminden oluşan bir yapı oluyor. (Anthony D. Smith, ‘’Ulusların Etnik Kökeni’’, Dost Kitabevi, 2003) Bu örnek, ulusların tarihsel ve kültürel süreklilikten beslendiğini gösteriyor. Smith’in vurguladığı üzere, modern ulusların kökeninde daha eski etnik yapılar bulunuyor.
Ve Türkiye
Modernist yaklaşım Türkiye'de '’yukarıdan aşağıya’' modernleşme projesiyle örtüşürken; etno-sembolik yaklaşım ise Türklerin Anadolu'daki bin yıllık varlığının bu inşa sürecindeki kültürel hammadde olduğunu açıklıyor.
Bu üç yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde, ulusun ne tamamen modern bir icat ne de tamamen kadim bir gerçeklik olduğu; aksine tarihsel miras ile modern siyasal süreçlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan çok katmanlı bir olgu olduğu görülüyor.
Ernest Renan’da ‘’ulus’’ olgusu
Bu konudaki önemli düşünürlerden olan, erken dönem liberal-constructivist (inşaacı) ulus teorisyeni Ernest Renan da bu üç yaklaşım arasında köprü kuruyor. Renan, ulusu yalnızca etnik ya da dilsel bir birlik olarak değil, “geçmişte paylaşılan ortak hatıralar ile birlikte yaşama iradesinin birleşimi” olarak tanımlıyor. Bu yönüyle Renan’ın yaklaşımı, ulusun doğal ve değişmez bir gerçeklik olmadığını vurgulaması bakımından modernist yaklaşımla örtüşürken; ortak tarihsel hafızaya yaptığı vurgu ile etno-sembolik yaklaşımın işaret ettiği süreklilik unsurlarına da yaklaşıyor. Dolayısıyla Renan’ın ‘’ulus’’ olgusu, ulus kuramları içinde modernist ve etno-sembolik yaklaşımlar arasında bir geçiş noktası olarak değerlendiriliyor. (Ernest Renan, ''Ulus Nedir?'', Pinhan Yayıncılık, 2016)
Bu çalışma, ulus kavramını açıklarken modernist ve etno-sembolik yaklaşımların birlikte ele alınmasının daha açıklayıcı olduğu varsayımından hareket ediyor.
Bu çalışmada “ulus” ve “millet” kavramları eş anlamlı kullanılıyor.
Ulus Devlet
Bu açıklamalardan sonra basitçe ulus devletin bir tanımını yapacak olursak; ulus devlet, millet (ya da ulus), yalnızca ırk ve menşe birliğinden veya sadece inanç-mezhep birliğinden ibaret bir kavram olmuyor. Bu sistem içinde dil, kültür, tarih, ülkü birliği, yurt birliği, birlikte yaşama arzusu, siyasi varlıkta birliktelikte, kaderde ve kıvançta birlik duygusu ve arzusu bulunuyor. Ulus devletlerde etnik ve dini farklılıklar da oluyor ve dışlanmıyor. Bunun garantisi de sözde değil özde demokrasi oluyor. Demokrasi olmazsa zaten bu farklılıkların bir arada yaşamaları da mümkün olmuyor. Bir başka ifade ile demokratik çoğulculuğun kurumsallaşmadığı ulus-devlet yapılarında, toplumsal heterojenliğin barışçıl bir şekilde sürdürülmesi güçleşiyor. Çünkü demokrasinin zayıf olduğu ulus devletlerde otoriterleşme eğiliminin arttığı yönünde güçlü bir literatür bulunmaktadır.
AVRUPA’DA ULUS DEVLETLERİN KURULUŞU
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hem emperyalist savaşlar hem de Fransız devriminin yarattığı fikir akımları nedeniyle Avrupa'da imparatorluklar çatırdamaya başlıyor. Birçok araştırmacıya göre 1789 Fransız Devrimi’nden sonra, uzun 19. yüzyıl boyunca kademeli olarak Avrupa’da teokrasinin, monarşinin ve feodalitenin yerine “ulus devlet”ler kuruluyor.
Bu süreç yalnızca ideolojik dönüşümlerle değil, aynı zamanda savaşların devlet inşasındaki rolüyle de yakından ilişkileniyor. Charles Tilly’nin ünlü “war makes states, and states make war” tezi, Avrupa’da ulus-devletlerin oluşumunun askerî ve mali kapasite inşasıyla birlikte ilerlediğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda ulus-devlet, yalnızca kültürel bir kimlik değil, aynı zamanda savaş ve vergi toplama süreçleriyle kurumsallaşan bir siyasal organizasyon olarak şekilleniyor. Tilly’ye göre ulus-devlet sadece kültürel bir inşa değil, aynı zamanda idari bir rasyonalizasyon olarak ortaya çıkıyor. (Charles Tilly, ‘’Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu’’, İmge Kitabevi, 2020)
Avrupa’da ulus devletlerin ortaya çıkışı, çoğu zaman geçmişe dayandırılan tarihsel anlatılarla meşrulaştırılsa da bu süreç büyük ölçüde modern dönemin siyasal ve ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyor. Bu bağlamda Eric Hobsbawm’ın “icat edilmiş gelenekler” yaklaşımı, ulusal kimliklerin nasıl kurgulandığını açıklamada önemli bir çerçeve sunuyor.
Bu uluslaşma sürecinde klasik anlamda ‘’ulus devlet’’ olarak Batı ve Kuzey Avrupa; ''devletten millete’’ (from state to nation) evrilirken, İtalya ve Almanya; ‘’milletten devlete’’ (from nation to state) evriliyor. Bu süreçle beraber Merkez ve Batı Avrupa; ''feodal'' bir toplumdan ''devlet’’e, ''cemaat''ten ''millet''e, ''tebaa'' anlayışından ''vatandaş'' bilincine evriliyor.
Fransa’da ulus devlet
Bu süreçte Fransa’da bulunan başta Alsaslılar olmak üzere Lothringerliler, Bretonlar, Korsikalılar, Oksidanlar, Flamanlar, İtalyanlar, Katalanlar, Basklar, Yahudiler, Sintiler ve Romanlar olmak üzere toplam 50 kadar etnik topluluk feodal kimliklerinden sıyrılıp tek bir çatı altında birleşerek Fransız milletini (ulusunu) oluşturuyor. (Devletten millete - from state to nation)
Fransa’da farklı etnik ve dilsel toplulukların tek bir siyasal kimlik altında birleşmesi, ulusun doğal bir oluşumdan ziyade modern bir inşa süreci olduğunu gösteriyor. Bu durum, Benedict Anderson’ın ulusu “hayali bir cemaat” olarak tanımlayan modernist yaklaşımıyla örtüşüyor.
Almanya’da ulus devlet
Yine bu süreçte Almanya’da ise başta Bayern olmak üzere Alaman, Frank, Flemenk, Thüringen, Hesse, Schawabe, Sakson, Fallen, Fris ve Pfalz gibi toplam 30 kadar Germen kabileleri cemaat (Gemeinschaft) anlayışından cemiyet (Gesellschaft) anlayışına geçerek tek bir çatı altında birleşerek ‘’Deutsch’’ (Alman) ulusunu oluşturuyor. Ve (her ne kadar Almanya federal bir devlet ise de) genel kabul gören görüşe göre bir ulus devlet kuruluyor: Deutschland (Almanya). Resmî olarak Almanya'nın birleşmesi ile siyasi ve idarî olarak birleşik bir ulus devletin ortaya çıkması 18 Ocak 1871'de Fransa'daki Versay Sarayı'nın Aynalar Galerisi'nde gerçekleşiyor.
Almanya örneğinde ise ulusal birliğin siyasal birlikten önce ortaya çıkması, ulus inşasının yalnızca devlet eliyle değil, tarihsel ve kültürel bağlar üzerinden de şekillenebildiğini gösteriyor. Bu durum, Anthony D. Smith’in vurguladığı tarihsel ve kültürel süreklilik unsurlarının ulus oluşumundaki rolünü teyit ediyor.
Ve diğerleri
Avusturyalılar da Cermen kökenli bir etnik grup olmasına rağmen Avusturyalılar, ağırlıklı olarak pan-Cermenist kökenler ile imparatorluk bakiyesi olan çok etnili yapının bir sentezi oluyor. Sırp, Hırvat, Boşnak hepsi Slav kökeni içinde yer alıyor. Bunların dışında Slovenler, Çekler ve daha küçük sayıda da İtalyanlar ve Rumenler ülkenin etnik yapısını oluşturuyor.
Ardından İtalya’da ve İspanya’da kısacası Avrupa anakarasında art arda ulus devletler oluşuyor.
Avrupa'da bu ulus devletler kurulurken tarihsel, toplumsal, ekonomik vb. nedenlerle, içlerindeki en büyük, en güçlü, en ileri olan etnik grup, ulus devlete adını veriyor. Çünkü ulusal kimlikler, siyasal ve kültürel bir kimlik oluyor, çatı kimlik oluyor. Ulusal kimlikler etnik kimlik olmuyor.
Ardından da Doğu Avrupa ve Balkanlar’da kurtuluş hareketleri başlıyor.
Doğu Avrupa ve Balkanlar’da kurtuluş hareketleri
Bu kurtuluş hareketlerinden en çok ve en ağır olarak Avusturya - Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu etkileniyor. Balkanlar’da art arda yeni devletler doğmaya başlıyor. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk birbiri ardına kimi Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na karşı, kimi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşarak kendi devletlerini kuruyor.
20. yüzyılın başlarında kurtuluş hareketleri ve bu hareketler zafere ulaştığında devrimci adımlarla devletler kuruluyor. İmparatorluklar yıkılıyor, yerine genç, kendi ayakları üstüne dikilen, kalkınmacı ekonomik politikalar izleyen, genellikle milliyetçilik ideolojisine sarılmış devletler kuruluyor.
Daha sonra yeni devletler için İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi beklenecektir.
Bütün bu yeni devletlerin, parçalanmış bir imparatorluğun adından kurulmuş olmaları ortak özelliği oluyor. Bu ülkelerin demokrasiye geçişleri ise zaman alıyor, daha sonra oluşuyor.
Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki uluslaşma süreçleri, Miroslav Hroch’un ortaya koyduğu üç aşamalı model çerçevesinde de okunabiliyor. Hroch’a göre uluslaşma süreci; aydınların kültürel farkındalık oluşturduğu “A aşaması”, siyasal ajitasyonun başladığı “B aşaması” ve kitlesel mobilizasyonun gerçekleştiği “C aşaması” olmak üzere üç evrede gelişiyor. Balkanlardaki kurtuluş hareketleri, bu modelin özellikle son aşamasına karşılık geliyor. (Miroslav Hroch, ‘’Avrupa’da Milli Uyanış’’, İletişim Yayınları, 2011)
OSMANLI’NIN EN UZUN YÜZYILINDA SORUNLARINA ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
Avrupa’da ulus devletler ve yeni devletler kurulurken Osmanlı İmparatorluğu ise en sıkıntılı ve en çalkantılı dönemini yaşıyor. İlber Ortaylı, ‘’İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’’ (İletişim Yayınları, 2005) adlı eserinde Osmanlı’nın yaşadığı bu sıkıntılı ve çalkantılı süreci anlatıyor.
Bu büyük sıkıntılı ve çalkantılı dönemde Türkler kurtuluşu değişik alanlarda arıyor. Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan yazar ve siyasetçi Yusuf Akçura’nın (1876 - 1935) 1904 yılında yayımladığı ‘’Üç Tarz-ı Siyâset’’ (Ötüken Neşriyat, 2015) adlı makalesi bu arayışı yansıtıyor.
Yusuf Akçura bu makalesinde Osmanlı Devleti’nin temel devlet politikası olarak ‘’Osmanlıcılık’’, ‘’Pan İslamizm’’ ve ‘’Türkçülük’’ olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak inceliyor ve o dönem için en uygun siyaset tarzının ‘’Türkçülük’’ olduğunu ileri sürüyor. Yusuf Akçura makalesinde Osmanlıcılığı Türklerin asimile olmasına yol açabileceği, etnik milliyetçiliğin bu merhaleye tırmandığı durumda uygulanabilir olmadığını söyleyerek “beyhude bir yorgunluktur” diye açıklıyor. Akçura’ya göre İslamcılık ise, birleştirici olabildiği kadar ayrıştırıcı da gözüküyor. Akçura “Tevhid-i etrak” (Türklerin birliği) teorisinde ise siyasi birlikten yana tavır sergiliyor. Türklere (ya da Türkleşmiş topluluklara) ulus bilinci verilerek, böylece ümmetten millete geçilmesi düşünülüyor. Bu tartışmada Namık Kemal’e göre Arap ülkeleri de vatan, Ziya Gökalp'e göre de ulus, Müslümanların birliği oluyor.
Yusuf Akçura’nın o dönem için en uygun siyaset tarzının ‘’Türkçülük’’ olduğu ileri sürmesi keyfi ve tesadüfü olmuyor. Şöyle ki:
Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve Osmanlı tarihi araştırmacısı Selim Deringil’in ‘’İktidarın Sembolleri ve İdeoloji II. Abdülhamit Dönemi 1876-1909’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2002) adlı çok güzel bir kitabı bulunuyor.
Yazar bu kitabında Osmanlının resmi tarihçisi ve ünlü bir devlet adamı olan Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822 - 1895) bir raporuna yer veriyor. (s.186) Ahmet Cevdet Paşa bu raporunda şöyle yazıyor:
“Devlet-i Âliyye, Yavuz Sultan Selim zamanından berü hilafet-i seniyyeyi haiz olduğuna nazaran din üzerine müesses bir devlet-i azimdir. Lakin andan evveli bu devleti tesis edenler Türk oldukları cihetle hakikat-i halde bir Devlet-i Türkiye’dir. Ve ibtida bu devleti teşkil eden Âli Osman olduğu cihetle Devlet-i Âliyye dört esas üzerine mebnî bir heyet demek olur. Yani hükümdarı Osmanî ve hükümeti Türkiye ve dini İslam ve payitahtı İstanbul’dur. Bu dört esastan hangisine zaaf gelirse bina-i devletin dört direğinden biri sakatlanmış olur.”
Özetle ve günümüz Türkçesiyle Ahmet Cevdet Paşa özetle şöyle yazıyor; ‘’Osmanlı İmparatorluğu dört ayak üzerine kurulmuştur: Osmanlı Hanedanı, Türk Hükümeti, İslam dini ve başkenti İstanbul...’’
Ve raporunun devamında Ahmet Cevdet Paşa şunları yazıyor: “Arab, Kürd, Arnavud, Boşnak kavimlerini yekvücud eden cihet vahdet-i İslam’dır. Vakıa Devlet-i Âliyye’nin asıl kuvveti Türklerdir. Bunlar, mahvoluncaya kadar Hanedan-ı Osmanî uğrunda can feda etmek kendü kavmiyetlerince ve hem de diyanetlerince vacibat-ı umurdandır...”
Günümüz Türkçesiyle raporunun devamında Ahmet Cevdet Paşa şöyle diyor; ‘’Arab, Kürd, Arnavud, Boşnak vs. kavimleri birleştiren İslam birliğidir amma... Devletin asıl kuvveti Türklerdir... Türkler, Osmanlı Hanedanı için canlarını feda etmeyi gerekli işlerden sayarlar...’’
Yusuf Akçura’nın o dönem için en uygun siyaset tarzının ‘’Türkçülük’’ olduğu ileri sürmesi keyfi ve tesadüfi olmuyor.
Günümüzde ‘’Türk’’ adını kullanmaktan imtina edenler, devletin bütün makamlarından ‘’Türk’’ ismini çıkaranlar, okullardan içinde ‘’Türk’’ geçiyor diye öğrenci andını kaldıranlar hem Osmanlıcı geçiniyor hem de görüldüğü gibi Osmanlı tarihini de bilmekte de yetersiz kalıyoırlar. Osmanlı tarihini de bilmedikleri gibi popüler tarih anlatıları ile meşgul oluyorlar ve resmi tarih anlatısı ile popüler siyasi söylem arasında kopukluk yaratıyorlar. Bu durum ise toplumsal hafızada kavram karmaşasına yol açıyor.
Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı
Bu büyük çalkantılar döneminde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun sahibi sayılan Türkler bu şekilde trajik ikilemler yaşıyor. Önce gerçek sahibi olduklarına inandıkları Osmanlı Devleti’nden kopmak için ayaklanan kurtuluş hareketleri ile savaşıyorlar. Beyhude bir direniştir bu. Balkan Savaşı bozgunu ile Balkanlar’daki Osmanlı varlığı siliniyor ki Balkanlar Osmanlının anayurdu olarak biliniyor. Ardından 1. Dünya Savaşı patlıyor. İttihatçıların dizginlerini ele geçirdiği Osmanlı çok daha ağır bir yenilgi alıyor ve bu kez Anadolu işgal ediliyor. Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar Anadolu’yu paylaşıyor. Türklere ise Orta Anadolu’da daracık bir bölge bırakılıyor.
Kurtuluş Savaşı
Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu da işgal edildiğinde ulusal kurtuluş mücadelesi verme sırası artık Türklere geliyor. Emperyalizme karşı “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı” başlıyor. Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıyor. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongreleri yapılıyor.
Ulusal Kurtuluş Savaşı fiilen 19 Mayıs 1919 tarihinde başlıyor. 23 Nisan 1920 tarihinde ise Türk ulus devleti kuruluyor. Sultanın, Osmanlı soyunun değil, halkın egemenliğini kabul eden Türkiye Büyük Millet Meclisi o gün “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” diye son noktayı koyuyor ve modern ulus devlet inşası sürecine dâhil oluyor.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ‘’ULUS’’ ANLAYIŞI
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk Yusuf Akçura’nın önerdiği ırka dayalı bir sistemin mahsurunu da ortadan kaldırarak şu düsturu esas alıyor: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Bugünkü millet siyasi ve içtimai toplumumuz içinde Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Bu millet efradı da (bireyleri de) umum Türk camiası (topluluğu) için aynı müşterek maziye (geçmişe), tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.” (Medeni Bilgiler, TTK, s. 351)
Böylesine bir bilinçten uzak günümüz siyasetçileri ise sanki Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ‘’Türk ulus devleti’’ni bölmek, parçalamak istercesine mikrofon önünde ve kürsülerde nutuk atıyorlar: “Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Boşnak, Roman, Pomak, Ermeni, Yahudi, Rum, Süryani, Gürcü...’’ Sonra da burada da kalmaz, devam ediyorlar: ‘’Müslüman, Nusayri, Hıristiyan, Musevi, Şii, Alevi, Dürzi...” diye.
Atatürk’ün düşündüğü Türk ulusu bu coğrafyada bin yıldır yaşayan ortak geçmiş, ortak tarih, ortak kültüre dayanıyor.
İtalya’da Mussolini, ‘’Matteotti Cinayeti’’ (1924) ile, Almanya’da Hitler de ‘’Reichstag Yangını’’ (1933) ile parlamentoyu ve parlamenter demokrasiyi rafa kaldırıp devre dışı bırakarak diktatörlüklerine ve İtalyan ve Alman faşizmine giden yolu açıyor. (Hem İtalya’da hem de Almanya’da parlamentoların ve parlamenter demokrasinin rafa kaldırılarak devre dışı bırakılmasının ulusal devletleri bir nasıl faşizme götürdüğünü hem ‘’Matteotti Cinayeti’’ni hem de ‘’Reichstag Yangını’’nı bu sayfamda uzun uzun yazarak anlatmıştım.)
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin garantörleri
İşte bu nedenle, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinin böyle bir tehlikeye kaymaması için bazı temel koruması, garantörleri ve özellikleri bulunuyor. Bunlar olmazsa Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, cumhuriyet olmuyor. Adı cumhuriyet ama başka bir şey oluyor.
Bu garantörlerden birincisi ''parlamenter demokrasi'' oluyor.
Dünyaca ünlü Fransız anayasa hukuku uzmanı, siyasetçi, siyaset bilimci ve siyaset sosyoloğu Maurice Duverger (1917 - 2014) '’Siyasi Partiler’’ (Bilgi Yayınevi, 1979) adlı kitabında Türkiye'den ve Atatürk'ten de bahsediyor. (s. 360-364):
Duverger bu kitabında, Atatürk’ün yarattığı anayasada “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur'' ilkesiyle faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite söyleminin yerini Kemalist Türkiye’de “demokrasi söylemi”nin aldığını yazıyor. Bu da tam olarak siyasal demokrasinin ilkelerini içeriyor. Duverger’e göre, Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu alıyor. Duverger'in yanında birçok başka çağdaş siyasal bilimciler de, benzer gerekçelerle, Kemalist siyasî rejime “gizil (potansiyel) demokrasi” sıfatlarını yakıştırıyorlar.
İşte bu nedenle 23 Nisan 1920’de egemenliği sultandan alıp kendinde toplayan Büyük Millet Meclisi de bu demokrasi adımının taçlandığı ve ete kemiğe büründüğü bir kurum oluyor. Çünkü Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk biliyordu ki meclisini dışlayan, parlamenter demokrasi ile taçlandırılmayan ulus devletlerinin sonu ya ırkçı bir faşizme ya da dinci bir faşizme kayıyor.
Bu noktada Ahmet Taner Kışlalı’nın bir görüşüne yer vermem gerekiyor.
Ahmet Taner Kışlalı’ya göre Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet devrimi
Ahmet Taner Kışlalı’ya göre Lenin’in devrimi, demokrasiyi ertelediği için çıkmaza giriyor. Mustafa Kemal Atatürk ise, demokrasiyi sadece ileride ulaşılması gereken bir amaç olarak değil, çağdaşlaşmanın bir aracı olarak görüyor. Müslüman ülkelerdeki devrimler, laikliği içermedikleri için sonuçsuz kalıyor. Mustafa Kemal Atatürk, birliği ‘’ortak payda’’nın, yani benzerliklerin kurumsallaştırılmasında aradığı için devrimi tıkanmıyor. Tito, Yugoslavya’da birliği farklılıkların kalıcı kılınmasında aradığı için Tito’nun devrimi, acıklı biçimde son buluyor. Bu nedenle Kemalizm, geçmişin bekçiliği değil geleceğin öncülüğü oluyor.
Bu garantörlerden ikincisi dışa karşı ''tam bağımsızlık''tır.
Dışa karşı tam bağımsız olmayan bir Cumhuriyet sonunda sömürge oluyor.
Bu garantörlerden diğerleri ise T.C. Anayasasının girişinde zikredilen devletin laik ve hukuk devleti ilkeleridir.
‘’Ulus devlet’’ eleştirisine karşı düşünceler
Günümüzde ulus-devlet modeli, özellikle küreselleşme, çokkültürcülük ve kimlik politikalarının yükselişiyle birlikte yoğun eleştirilere konu oluyor. Bu eleştiriler genel olarak ulus-devletin homojenleştirici bir yapı olduğu, farklı kimlikleri bastırdığı ve demokratik çoğulculukla çeliştiği iddiaları etrafında şekilleniyor. Nitekim Benedict Anderson ve Eric Hobsbawm gibi modernist kuramcılar, ulusların tarihsel olarak inşa edilmiş yapılar olduğunu vurgulayarak ulusal kimliğin doğal ve değişmez bir gerçeklik olmadığına dikkat çekiyor.
Buna karşılık, çokkültürcülük kuramının önemli temsilcilerinden Will Kymlicka, liberal demokrasilerin yalnızca bireysel haklarla değil, aynı zamanda kültürel haklarla da desteklenmesi gerektiğini savunur. Kymlicka’ya göre ulus-devletler, farklı etnik ve kültürel grupların kimliklerini tanımadıkları ölçüde demokratik meşruiyet sorunu yaşayabilirler. (Will Kymlicka, ‘’Çokkültürlü Yurttaşlık’’, Ayrıntı Yayınları, 2000)
Ancak bu eleştiriler, ulus-devletin tamamen işlevsiz ya da aşılmış bir siyasal form olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, çağdaş siyasal sistemler incelendiğinde, ulus-devletin hâlâ egemen siyasal örgütlenme biçimi olduğu görülüyor. Günümüzde uluslararası sistem, büyük ölçüde egemen devletler üzerine kurulu olmaya devam etmekte; siyasal temsil, hukuk düzeni ve vatandaşlık hakları büyük ölçüde ulus-devlet çerçevesinde tanımlanıyor. Bu durum, ulus-devletin yalnızca tarihsel bir aşama değil, aynı zamanda güncel bir gerçeklik olduğunu ortaya koyuyor.
Öte yandan, ulus-devletin demokratik niteliği, onun içsel yapısıyla doğrudan ilişkili halde bulunuyor. Tarihsel örnekler, ulus-devletlerin demokratik kurumlarla desteklenmediği durumlarda otoriterleşme eğilimi gösterebildiğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda 20. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan faşist rejimler, ulusal kimliğin dışlayıcı ve totaliter biçimlerde yorumlanmasının nasıl yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla sorun, ulus-devletin varlığından ziyade, onun hangi siyasal ilkeler temelinde örgütlendiği meselesi olarak ortaya çıkıyor.
Bu çerçevede ulus-devletin sürdürülebilirliği, demokratik çoğulculuk, hukuk devleti ve temel hakların güvence altına alınmasıyla doğrudan bağlantılı olarak görülüyor. Ulus-devlet, farklı kimlikleri dışlayan bir yapı olarak değil; bu farklılıkları kapsayan ve ortak bir siyasal çerçeve içinde birleştiren bir model olarak işlediği ölçüde demokratik meşruiyet kazanabiliyor. Bu nedenle ulus-devlet ile demokrasi arasındaki ilişki karşıtlık temelinde değil, tamamlayıcılık temelinde ele alınması gerekiyor.
Sonuç olarak, günümüzde ulus-devlete yöneltilen eleştiriler önemli ve dikkate değer olmakla birlikte, bu eleştiriler ulus-devletin tamamen terk edilmesini değil, daha kapsayıcı ve demokratik bir biçimde yeniden düşünülmesini gerekli kılıyor. Bu bağlamda ulus-devlet, hem tarihsel bir miras hem de çağdaş siyasal düzenin temel taşı olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Bu noktada Jürgen Habermas’a özel bir yer vermem gerekiyor.
Jürgen Habermas
Jürgen Habermas, küreselleşen dünyada ulusal kimliğin ötesine geçen “anayasal yurttaşlık” (constitutional patriotism) kavramını öne sürerek siyasal aidiyetin etnik ya da kültürel temellerden ziyade demokratik değerler etrafında kurulması gerektiğini ileri sürüyor. (Jürgen Habermas, ‘’Öteki’nin Dahil Edilmesi’’, YKY, 2005) Burada, Habermas'ın "anayasal yurttaşlık” kavramının, Atatürk’ün "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" tanımıyla doğrudan ilişkili olduğunu vurgulamamız gerekiyor.
Habermas, modern toplumlarda bir arada yaşamanın formülünü ortak bir kan bağında değil, demokratik bir anayasaya duyulan bağlılıkta buluyor. Atatürk’ün 1924 Anayasası ile temellendirdiği milliyetçilik de tam olarak buraya temas ediyor. "Türk" tanımı bir ırkı değil, Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsayan hukuki bir statüyü ifade ediyor.
Atatürk’ün "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" tanımı, Habermasçı anlamda bir "siyasi topluluk" inşası oluyor. Burada aidiyet, biyolojik bir miras değil, cumhuriyetin hukuk düzenine dahil olma iradesi oluyor.
"Ne Mutlu Türküm Diyene" sözündeki "diyene" vurgusu, hukuki aidiyetin en güçlü kanıtı oluyor. Aidiyet, kişinin doğumundan gelen bir "yazgı" olmaktan çıkıp, anayasal düzene katılma ve o kimliği benimseme yönündeki aktif beyanına dönüşüyor.
Atatürk milliyetçiliğinin en büyük dayanağı laiklik ilkesi oluyor. Laiklik, farklı inanç gruplarının "hukuk önünde eşitlik" ilkesiyle devlete bağlanmasını sağlıyor.
Bu durum, Habermas’ın "post-seküler toplum" tartışmalarında belirttiği, dini veya etnik referansların kamusal alandan çekilip yerini rasyonel hukuk kurallarına bırakması süreciyle birebir örtüşüyor. Hukuki aidiyet, kişiyi vicdanında özgür bırakırken kamusal alanda "vatandaş" kimliğiyle eşitleniyor.
Bu çerçeve, Atatürk’ün vizyonunun sadece 20. yüzyılın ulus-devlet inşasıyla sınırlı olmadığını, aslında modern demokratik teorinin en ileri aşamalarıyla (Habermas gibi) yapısal bir uyum içinde olduğunu kanıtlıyor.
Atatürk milliyetçiliği, Habermas'ın "anayasal yurttaşlık” kavramında olduğu gibi, aidiyeti kan bağının (jus sanguinis) karanlığından çıkarıp, hukukun (jus soli ve vatandaşlık hukuku) aydınlığına taşıyor. Bu yaklaşımda Türk kimliği, dışlayıcı bir etnisite değil; hukuki hakların, ödevlerin ve demokratik ilkelerin üzerinde yükseldiği kapsayıcı bir ‘’Anayasal Sözleşme'’ haline geliyor.
Bu tartışma, Rogers Brubaker’ın vatandaşlık rejimleri üzerine yaptığı çalışmalarla da paralellik gösteriyor. Brubaker, modern devletlerde vatandaşlığın etnik temelli (jus sanguinis) ve toprak temelli (jus soli) modeller arasında şekillendiğini belirtiyor. (Rogers Brubaker, “Yurttaşlık ve Ulusallık: Fransa ve Almanya’da Yurttaşlık”, Dost Kitabevi, 2010) Türkiye örneğinde Atatürk’ün tanımı, etnik köken yerine siyasal aidiyeti esas alması bakımından bu ikinci modele daha yakın bir karakter taşıyor.
Hans Kohn
Atatürk milliyetçiliği, Hans Kohn’un tanımladığı sivil (civic) milliyetçilik modelinin modern bir tezahürü oluyor. Batı’da yükselen ve bireyi soy ağacına göre tanımlayan dışlayıcı etnik milliyetçiliğin aksine; Atatürk, ulusu hukuki bir düzleme taşıyor. Burada belirleyici olan '’kan’' değil, '’vicdan ve hukuk’' birliğidir. Atatürk’ün ünlü '’Ne mutlu Türküm diyene’' vecizesi, bir etnik kökene (Türk olana) değil, bir aidiyet beyanına (Türk diyene) vurgu yaparak kapsayıcı bir kimlik inşa ediyor. Bu yaklaşım, milliyetçiliği biyolojik bir hapishane olmaktan çıkarıp, anayasal bir çatı haline getiriyor.
Atatürk milliyetçiliği, bu haliyle Batı'daki bazı örneklerin (özellikle o dönemki otoriter rejimlerin) "dışlayıcı" yapısı ile Türkiye'deki "uluslaşma" sürecinin "birleştirici" yapısı kontrast oluşturuyor. (Prof. Dr. Mümtaz Soysal, ‘’100 Soruda Anayasanın Anlamı’’, Gerçek Yayınevi, 1976)
Avrupa’nın çifte standardı
Yazımın girişinde bahsettiğim gibi Fransız ulusu; Alsaslılar, Lothringerliler, Bretonlar, Korsikalılar, Oksidanlar, Flamanlar, İtalyanlar, Katalanlar, Basklar, Yahudiler, Sintiler ve Romanlar gibi elliye yakın etnik gruptan oluşuyor. Ama bir Fransız’a etnik kökenini asla soramazsınız. Bunların tamamı ‘’Ben Fransız’ım’’ (Je suis Français) diyor. Almanya’daki öğrenimim esnasında Alsas Loren’li, kökeni Alman, ana lisanı da Almanca olan Fransız vatandaşı bir hocamız vardı. Bu hocamız her daim Fransız olmakla övünüyor. Kendisine bir türlü ‘’ben Almanım’’ dedirtememiştim…
Aynı şekilde Alman ulusu da başta Bayern olmak üzere Alaman, Frank, Flemenk, Thüringen, Hesse, Schawabe, Sakson, Fallen, Fris ve Pfalz gibi toplam 30 kadar olan etnik gruptan oluşuyor. Rein – Koblenz bölgesinde konuşulan Almancayı diğer Almanlar anlayamıyor. Keza Schwäbische diyalektini konuşanları da diğer Almanlar hiç mi hiç anlayamıyor. Ama hangi etnik kökenden olursa olsun bunlara kimliğini sorduğunuzda ‘’Ben Alman’ım’’ (Ich bin Deutsch) diyor. Bir Alman’a da asla etnik kökenini söyletemezsiniz…
Keza Avusturya da durum aynı oluyor. Avusturyalılar da Macar, Sırp, Hırvat, Boşnak, Sloven, Çek, İtalyan ve Rumen etnik gruplardan oluşmasına rağmen bir Avusturyalıya hangi etnik gruba ait olduklarını, kim olduklarını sorun alacağınız cevap yine aynı oluyor: ‘’Ben Avusturyalıyım’’ (Ich bin Österreicher).
Bu örnekleri İngilizler, İtalyanlar ve diğerleri için de vermek mümkün oluyor.
Ancak Avrupa’da konu Türk’e gelince çifte standartlık başlıyor. Avrupalı ‘’Türk’’ demekten imtina ediyor, ısrarla etnik köken arıyor. ‘’Ben Türk’üm’’ dediğinizde ısrarla kökeninizi soruyor. Kürt müsün? Çerkez misin? Arap mısın? Arnavut musun? Laz mısın? Boşnak mısın? Hatırlarsanız Nobel Ödülü'nü kazanan Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Türk olduğunu Avrupa bir türlü kabul etmiyor ve ısrarla Kürt olduğunu, Arap olduğunu iddia ediyorlardı. Bir röportajında Nobel'i almasının ardından kendisini arayan BBC muhabirinin ilk sorusunun "Kürt müsünüz, Arap mısınız?" diye sormasını saygısızlık olarak niteleyen Aziz Sancar, "Kızıyorum ona, çünkü bunlar Allah’ın gâvuru, orayı karıştırdılar yüz yıl önce, hâlâ karıştırıyorlar. İngiltere’de kaç çeşit etnik grup var, ben sana soruyor muyum?" diye konuşuyor. (Gazeteler, 18 Ekim 2015)
Tabii ki Avrupa’nın bu politikası sıradan bir politika olarak yer almıyor. 1990’lı yıllardaki Alman Dışişleri Bakanı Hans Dietrich Genscher’in şu sözü hala bu gök kubbede sinsi sinsi yankılanıyor: ‘‘Biz Yugoslavya’da bir model oluşturduk. Bu modelin Türkiye’de Kürtler için de uygulanması mümkündür.’’
Tarih bilinci
Aydın olmak için ‘’tarih bilmek’’ yetmiyor, ayrıca ‘’tarih bilinci’’ gerekiyor. Türkiye’de bazı entelektüel çevreler, 50 etnik temelden oluşan gruba; Fransız, 30 etnik temelden oluşan gruba; Alman diyor da aynı entelektüel çevreler sıra Türk’e gelince dili varmıyor, ‘’Türkiyeli’’ diyor. Bazı medya organlarının terminolojik tercihleri, ulusal kimlik tartışmalarında dikkat çekici bir söylem farklılığına işaret ediyor. Örneğin, bir medya grubu haberleri verirken ‘’zehirlenen Rus muhalif Navalny’’ diye bahsediyor, ‘’kazada yaralanan Alman sporcu Jasha Sütterlin’’ diye bahsediyor, ardından da ‘’bir Türkiyeli voleybolcu daha’’ diye haber yapıyor. Bu haber grubunun Türk demeye dili varmıyor. Bu ifadeler hiç de masum ifadeler olmuyor. Bu ifadeler sehven verilmiyor, bu ifadeler Türkiye’nin birliğine, dirliğine hizmet etmiyor.
Keza aynı şekilde “Fransız Edebiyatı”, “Alman Edebiyatı”, “İngiliz edebiyatı”, ‘’İtalyan Edebiyatı’’, ‘’Rus Edebiyatı’’ diye sıralayıp sıra “Türk Edebiyatı”na gelince “Türkiye Edebiyatı” veya ‘’Türkçe Edebiyat’’ demek de Türkiye’nin birliğine, dirliğine hizmet etmiyor. Anayasa'dan ‘’Türk’’ tanımını çıkartmaya çalışmak ile "Türk Edebiyatı" ifadesinden rahatsız olmak aynı ideolojik zeminden besleniyor.
TÜRKİYE CUMHURİYETİNE YÖNELİK YEDİ BÜYÜK TEHLİKE, TEHDİT
Bugün için Türkiye Cumhuriyetine karşı yedi büyük tehlikeden ve tehditten bahsedebiliriz:
Birinci tehlike; TBMM’nin işlevsizleştirilmesi (Kurumsal erozyon)
Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet devrimlerini yürüten, Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıran, Türkiye Cumhuriyetinin temeli, belkemiği, ana direği ve çatısı olan TBMM’nin ve parlamenter demokrasinin; işlevini, önemini ve ağırlığını yitirerek aşındırılması, erozyona uğratılması ve rafa kaldırılması birinci tehlike oluyor. Böyle bir tehlikenin varlığını ve sonuçlarını yazım içerisinde İtalya ve Almanya örneği ile anlattım. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve TBMM’nin önündeki en büyük tehdit ve tehlike bu oluyor.
Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu; Yunanlılar, İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildiğinde, bu işgale karşı yapılan bağımsızlık savaşı, Kurtuluş Savaşı 23 Nisan 1920 tarihinde açılan ve Türk milletinin iradesini temsil eden Büyük Millet Meclisi tarafından yapılıyor. 23 Nisan 1920, egemenliğin kaynağının ilahi olandan beşeri olana geçişinin (sekülerleşme) hukuki tescili oluyor. Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan devrimler de yine bu meclis çatısı altında yapılıyor. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet, yine bu Meclis çatısı altında ilan ediliyor. Cumhuriyet'in demokrasi ile taçlanması yine bu Meclis çatısı altında oluyor.
TBMM, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık sebebi, temeli, ana direği, bel kemiği ve çatısı oluyor. Zira yukarıda anlattığım gibi güçlü bir parlamenter demokrasi ile taçlanmayan ulus devletler zaman içinde etnik veya dini veya her ikisinin karışımı bir faşizme kayma tehlikesi gösteriyor.
‘’Ulus devlet’’ ilkesine karşı olanların Türkiye Cumhuriyeti’ne dönük eleştirilerinin kaynağı da ‘’ulus devlet’’ değil, ülkedeki demokrasi eksikliği oluyor. Ne yazık ki Mustafa Kemal Atatürk’ün ideali olan ‘’demokrasi’’, kendisinden sonraki hükumetlerce geliştirilmiyor, Cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılmıyor, gerek eskinin özlemi içerisindeki yeteneksiz hükumetlerce ve bunu gerekçelendiren askerî darbelerle ve gerekse de ideolojik olarak koşullanmış hükumetlerce Türkiye dünya demokrasi liginde hep küme düşürülüyor. İsveç merkezli V-Dem Enstitüsü’nün yayınladığı ‘’2021 Demokrasi Raporu’'nda Türkiye, Liberal Demokrasi Endeksi'nde 179 ülke arasından 149'uncu sırada yer alıyor. Adını bile bilmediğimiz çoğu Afrika ülkesi demokrasi sıralamasında Türkiye’yi geride bırakıyor. Uluslararası Demokrasi ve Seçim Destek Kurumu'nun (IDEA) hazırladığı “Demokrasinin Küresel Durumu-2019” raporuna göre Türkiye ve Haiti dünyada temel hakların düşük seviyede olduğu iki ülke olarak yer alıyor. Bu raporda Türkiye’nin demokrasisi “kırılgan ve çok zayıf” olarak nitelendiriliyor.
İkinci tehlike; ortak siyasi kimliğimiz olan “Türk” ifadesinin etnik kimlik düzeyine indirgenmesidir. Bu tehlike ülkenin parçalanmasının zeminini hazırlar.
Üçüncü tehlike; Ulus devlet içindeki etnik ve dini farklılıkların bir zenginlik olarak görülmeyip dışlanmasıdır. (Kutuplaşma ve sosyal sermaye kaybı):Bu tehlike faşizme yol açar.
Dördüncü tehlike; Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlıktan uzaklaşmasıdır. Bu tehlike sömürgeleşmeye yol açar.
Beşinci tehlike; Türkiye’nin laik yönetim sisteminden uzaklaşmasıdır. Bu tehlike Türkiye’yi Ortaçağ’ın karanlığına gömer.
Altıncı tehlike; Türkiye’nin hukuk devleti ilkesinden uzaklaşmasıdır. (Demokratik Gerileme) (Democratic Backsliding): Bu tehlike Türkiye’yi faşizme ve monarşiye götürür.
Yedinci tehlike ise Türkiye’nin her yönden, eğitim, kültürel ve maddi açıdan zenginleşmeyip fakirleşmesidir. İngiliz devlet adamı Cecile Rhodes: ‘’İmparatorluk… Ekmek peynir meselesidir. Eğer iç savaşı önlemek istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız’’ diyor. Tabii ki bu alıntı söz ülkenin emperyalist olmasını kastetmiyor. Türkiye’nin her yönüyle, eğitim, kültür ve maddi yönden zenginleşmesidir içerisindeki kavgalarını önlemesinin en basit yolu oluyor. Ülke insanının refahını artırmazsanız eğer sonuç bir bahane ile iç savaş oluyor. Soğuk Savaş’ın bitiminden hemen sonra etnik kökenli iç savaşların Avrupa’nın en yoksul ülkesi Yugoslavya’da ve dinsel kökenli iç savaşların ise Asya’nın en yoksul ülkesi Afganistan’da yaşandığının unutulmaması gerekiyor.
Eğer bir bekâ sorunu aranacaksa bu yedi maddede aranması gerekiyor.
ULUSAL BAYRAMLARDA NEYİ KUTLUYORUZ?
Yazımın girişinde de değindiğim gibi; "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"nda "çocuk" unsuru öne çıkarılırken, bu tarihin Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve halkın ulusal egemenliğini ilan ettiği gün olduğu göz ardı ediliyor. "Ulusal egemenlik" ve "TBMM’nin önemi" anlatılmıyor; bu kurucu kavramlar adeta hafızalardan siliniyor.
"19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı"nda ise "gençlik ve spor" temaları vitrine taşınıyor. Oysa 19 Mayıs, Atatürk’ün emperyalizme karşı topyekûn bir ulusal mücadeleyi başlattığı tarihtir; ancak bugün "emperyalizmle mücadele" vizyonu gölgede bırakılıyor.
"29 Ekim Cumhuriyet Bayramı"nda ise "cumhuriyet" bir biçim olarak yüceltilirken, Atatürk’ün bu yapıyı "demokrasi" ile taçlandırma ülküsü unutturuluyor. Cumhuriyetin özü olan "demokratik değerler" geri plana itiliyor.
Ulusal bayramlar; sanki bilinçli bir tercihle asıl kurucu değerlerinden koparılıyor. ''Çocuk'', ''gençlik'' ve ''cumhuriyet'' gibi kavramlar vitrine çıkarılırken; ''ulusal egemenlik'', ''tam bağımsızlık'' ve ''anti-emperyalizm'' gibi bayramın ruhunu oluşturan temel sütunlar geri plana itiliyor. Bu durum, kutlamaların demokratik özünden uzaklaşmasına neden oluyor.
Günümüzdeki ulusal bayram kutlamalarında temel ve kurucu kavramlar olan ‘’ulusal egemenlik’’, ‘’tam bağımsızlık’’ ve ‘’demokrasi’’ vizyonu perdeleniyor. Ulusal bayramları sadece birer anma töreni veya şekli kutlamalar olarak değil, bu temel ve kurucu değerlerin güncel siyasal krizlere karşı birer çözüm reçetesi olduğunu hatırlama günleri olarak görülmesi gerekiyor. Zira TBMM iradesinden, laik hukuktan ve demokratik denetimden yoksun bir ulus yapı, modern dünyanın savrulmalarına karşı korumasız kalmaya mahkûm hale geliyor.
Ulusal bayramlar yalnızca tarihsel olayların anılması değil, aynı zamanda modern ulus-devletin temel sütunlarının yeniden üretilmesi işlevini görmesi gerekiyor. Ancak bu kavramların içeriklerinden koparılarak sembolik birer gösteriye indirgenmesi, ulusal bilincin zayıflamasına yol açıyor.
Gülten Akın, "İlk Yaz" şiirinde "Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" diyor. Herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı bu çağda, böylesi "ince" ve hayati meseleleri hatırlatmak da bana kalıyor.
Osman AYDOĞAN