• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam621
Toplam Ziyaret890310

Mavi Vatan

Mavi Vatan

19 Ağustos 2020

Son günlerde sıkça duyduğumuz bir kavram var: ‘’Mavi Vatan’’... Mavi Vatan’ın, kısaca Türkiye’nin Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz’deki sınırlarını belirleyen bir kavram olduğu, Türkiye'nin farklı hak ve egemenliğini içeren deniz alanlarının bütünü olduğu iddia ediliyor… Mavi Vatan, 2015 sonrası Türkiye'nin deniz alanlarındaki aktif ve askeri güce dayalı stratejisinin temelini oluşturuyormuş…

Ben denizci değilim, denizle, denizcilikle ilgili hiçbir bilgim, ilgi ve alakam da yoktur ama bu kavram üzerine de yazmadan duramadım… Her konuda yazan ben, bu konuda da yazmasam olmaz!... Malum; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak toplumsal hastalığımızdır… Korona’dan beter bu hastalık… Bana da bulaşmaması mümkün mü?

Ancak, lütfen yazdıklarıma hemen kızıp da beni yargılamayın… Gelin önce bir dinleyin!...

Mutat olduğu üzre önce her zamanki gibi kısa bir tarih turu yapalım…

Çaka Bey

Çaka Bey, 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesinde Alpaslan’ın sol cenah komutanıdır. Alpaslan’ın sağ cenah komutanları da Hamur Bey ve Tutak Bey’dirler… Bugün Malazgirt Meydan Muharebesi’nin yapıldığı alandan Ağrı’ya doğru giderseniz ilk ilçe Tutak, ikinci ilçe de Hamur’dur...

Çaka Bey, 1081’de İzmir’de bir Türk Beyliği kurar… Aynı yıl, İzmir tarihindeki ilk Türk hâkimiyetini sağlar… daha sonra Çaka Bey, Çeşme’de bir donanma kurar ve denize açılır… Bir müddet sonra sınırlarını genişleterek Ege Denizi'ndeki bazı adalar ile denizin kıyı şeridindeki bazı yerlerde hâkimiyet kurar. Böylece Çaka Bey, tarihteki ilk Türk amirali unvanını alır.. Bugün Çeşme limanı yakınında Çaka Bey’in bir heykeli vardır… Tabii Çaka Bey’in bu hizmeti de Selçuklular tarafından karşılıksız bırakılmaz!... Çaka Bey, 1092 yılında Bizans ile ittifaka giren Selçuklu Sultanı I. Kılıçaslan tarafından davet edilip, merasimle karşılanıp, ziyafet sırasında bizzat Sultan I. Kılıçaslan tarafından kılıçla öldürülür…

Çaka Bey, Türklerin denizde fiilen savaşan ilk, tek ve son denizci komutanıdır, Çaka Bey’in Akdeniz’deki faaliyeti de Türklerin ilk ve son deniz faaliyetidir… Çünkü ne Selçuklu, ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman ama hiçbir zaman denizci bir devlet, Türkler de hiçbir zaman ama hiçbir zaman denizci bir millet olamamışlardır...

Dedim ya, lütfen bana kızmadan beni bir dinleyin, sonra kızarsınız…

Haçlı Seferleri ve Moğol istilası

Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyetinin bir denizci devlet, Türklerin de bir denizci millet olamayışı hakkında Fransız tarihçi Frenand Braudel şöyle bir açıklamada bulunur:

Braudel’e göre, 13. yüzyılda Moğol istilasında İslam’ın bütün şehir medeniyeti yıkılmış, kütüphaneleri yakılmış, milyonları öldürülmüş ve bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülmüştür… Braudel’e göre Haçlı Seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatmıştır. Bu maddi çöküşe psikolojik travmalar da eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlamış ve zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşmiştir…

Braudel’in bahsettiği bu süreçten de en çok Selçuklu ve Osmanlı etkilenmiştir… Hem Selçuklu ve hem de Osmanlı bu sürecin ve başka nedenlerin de etkisiyle karaya hapsolmuşlar ve hiçbir zaman denizci bir devlet ve denizci bir millet olamamışlardır…. Türkiye Cumhuriyeti de bu sürecin bir devamıdır…

Barbaros Hayrettin, Turgut Reis ve Piri Reis…

Şimdi bu iddiam karşısında muhtemeldir ki içinizden bu isimleri saymışınızdır… Barbaros Hayrettin’in kardeşleri; Oruç Reis, İlyas Reis, İshak Reis.. Ardından da Turgut Reis, Piri Reis.. Sadece şu kadarını söyleyeyim bu dahi ve kahraman denizciler Osmanlının yetiştirdiği denizciler değildi… Akdeniz’de korsanlık yaparak kendilerini geliştiren ve güçlendiren bu denizcileri Osmanlı hizmetine almıştı… Bu denizcilerin kökenlerini de saymıyorum… 1513 tarihinde ilk dünya haritasını çizen Piri Reis’in Osmanlı denizciliğine yaptığı hizmetleri de karşılıksız kalmamış, Kanûnî Sultan Süleyman'ın fermanı üzerine 1553'te Kahire'de boynu vurularak idam edilmiştir…

Yavuz Sultan Selim ve Turgut Reis

Rivayet olunur ki Yavuz Sultan Selim Mısır için sefere çıktığında yolda Konya Ovasında konaklar… Bu seferi Akdeniz ortasında haber alan Turgut Reis, hızlı bir kadırga ile hareket ederek Marmaris civarında karaya çıkar.. Hanlarda at değiştire değiştire uyumadan Konya ovasında Yavuz Sultan Selim’e yetişir. Turgut Reis, destursuz bir şekilde Yavuz Sultan Selim’in çadırına girerek padişaha şöyle söyler: ‘’Padişahım! Duydum ki Mısır’a sefer gidermişiniz… Vazgeçin bu seferden. Bizim gemilerimiz Portekiz ve İspanyol kefere gemilerinin yanında zayıf kalıyor. Bize imkân verin, onlardan daha iyi gemiler yapalım. Değil Mısır’ı size tüm Akdeniz’i fethedeyim!’’

Tabii ki Yavuz Sultan Selim, Turgut Reis’i dinlemez… Dedim ya, Osmanlı ne denizci bir devletti ne de Osmanlı denizci bir milletti… Ve Akdeniz ne yazık ki Turgut Reis’in söylediği gibi hiçbir zaman bir Osmanlı gölü olamadı…

Preveze Deniz Muharebesi

Preveze Deniz Muharebesi, 28 Eylül 1538 tarihinde Yunanistan'ın kuzeybatısındaki Preveze'de Barbaros Hayreddin Paşa, Amiral Andrea Doria’yı mağlup etmişti…

Bu zaferden sonra idi ezberimdeki bu türkü:

‘’Deniz üstünde yürür
Düşmanı arar buluruz
Öcümüz komaz alırız
Bize Hayrettinli derler’’

Türküye dikkat ediniz, ‘’Bize Hayrettinli derler’’ diyor, ‘’Bize Osmanlı derler’’ demiyor… Anlıyorsunuz değil mi? Başka bir şey söylemiyorum…

İnebahtı Deniz Muharebesi

İnebahtı Deniz Muharebesi, Preveze zaferinden tam 33 yıl sonra 7 Ekim 1571 tarihinde Osmanlı Devleti ile Haçlı donanmaları arasında, Korint Kıstağı'nda, İnebahtı yakınlarında yapılan deniz muharebesidir. II. Selim dönemindeki bu muharebede Osmanlı donanması büyük hasar görür. Bu muharebe Osmanlı Devleti'nin yükselme dönemindeki en büyük deniz mağlubiyeti olarak addedilir. 

Ancak bu mağlubiyet göz göre göre gelmiştir. Turgut Reis’in Yavuz Sultan Selim’e söylediği gemilerin yenilenme işi hiçbir zaman yapılmamıştır.

Sokollu Mehmed Paşa, bu mağlubiyetten sonra yeni bir donanma hazırlamasını istediğinde bunun için çok sayıda malzemeye ihtiyaç olduğunu, kısa süre içinde böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olacağını söyleyen Uluç Ali Paşa'ya, "Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al" dese de, Tersane Baş Mimarı Mustafa Ağa idaresinde altı ay içerisinde 150 tane kadırga inşa edilse de bu kadırgalar teknolojik olarak gelişen İspanyol ve Venedik gemileri karşısında yine zayıf kalırlar… Çünkü özellikle İspanyollar Amerika gibi Ümit Burnu gibi uzak diyarların keşfi için daha büyük, daha teknolojik gemiler yapmakta ve bunları kullanmaktadırlar…

Fakat daha vahimi İnebahtı’nda kaybedilen denizci insan kaynağıdır. Bir daha asla bu denizciler yerine konamaz…

Çeşme Deniz Muharebesi

Rus donaması Baltık'ı, Kanal'ı, Cebelitarık'ı, Akdeniz'i dolaşıp gelerek 5-7 Temmuz 1770 tarihleri arasında Çeşme Körfezi açıklarında Osmanlı Donanmasını imha eder… 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nın bir parçası olan bu çatışmanın sonucunda Osmanlı Donanması Ruslar tarafından tamamen yok edilir… Bir Osmanlı düşünün ki, Rus donaması teee Kuzey Denizinden kalkıp Baltık'ı, Kanal'ı, Cebelitarık'ı, Akdeniz'i dolaşarak Osmanlının burnunun dibine kadar gelir de Osmanlının ruhu bile duymaz ve tüm donanması imha edilir… Bana yazımın başında kızmış mıydınız Osmanlı ne denizci bir devlet ne de denizci bir millet değildi dediğimde? İsterseniz henüz kızmayın…

Sanayi devrimi

Sanayi devriminin de Avrupa’da başlamasıyla gemilere yelken yerine makine yerleştirilir. Bu ise Osmanlı denizciliğinin tamamen ölmesine sebep olur… Artık Osmanlı gemi için Avrupa’ya özellikle İngiltere’ye gemi siparişinde bulunmak zorunda kalır… Ancak siparişi verilen gemilerin de ne bir amacı, ne bir konsepti, ne de bir stratejisi vardır… Rastgele gemi siparişi verilir… Alınan gemilerin de işletecek personeli yoktur.. İngiltere’den alınan gemiler uzmanları ve çarkçıbaşısı ile beraber alınır…

Haliç’e hapsedilen donanma…

Mademki denizdeki her savaşı Osmanlı donanması kaybetmektedir, o zaman da çözüm basittir: Donamayı Haliç’ hapsetmek! Hem de "sömürgemiz mi var ne donanması?’’ diye, değil mi?

Sultan Abdülhamit anılarında şunları söylüyor: "İstanbul Konferansı göstermişti ki, Abdülaziz Han'ın orduyu ve donanmayı güçlendirme yoluna girmesi, büyük devletleri telaşlandırmış ve bu teşebbüs hayatına mal olmuştu. Daha sonra kopan Rus muharebesi ordunun güçlendiğini ortaya koymuştur. Eğer hanedana başkaldıran subaylar ve hanedana bağlı subaylar meselesi olmasaydı Rus ordularını durdurabilecek ve zaferi kazanabilecektik. Demek orduya verilen emekler boşa gitmemişti.

Buna karşılık bu muharebe, donanmanın sayı üstünlüğüne rağmen bir iş göremediğini de ayrıca ortaya koymuştur. Çünkü bizim gemilerimizin hemen hepsinde İngiliz çarkçıbaşılar vardı. Bu çarkçıbaşıların bazılarını muharebenin başında değiştirmek istediğimiz zaman, İngiltere Elçisi saraya koşmuş ve bu teşebbüsün İngiltere'ye itimadımız olmadığı biçiminde yorumlanacağını açıkça söylemekten çekinmemişti. Öyleyse, bir donanma yok demekti. Çünkü bu donanma, hem Fransızlarla İngilizleri bize düşman ediyor, hem savaşta bir işe yaramıyordu. Faydası olmayan fakat mazarratı (zararı) olan bir şeyi muhafaza etmek aklın icabı dışındadır. Donanmayı Haliç'e çektirdim ve böylece Fransız ve İngilizlere, Akdeniz'de kendileri ile boy ölçüşmeye niyetimiz olmadığını anlatmış oldum. Gerçekten bu tedbir uzun süre İngilizleri ve Fransızları bizimle uğraşmaktan uzak tutmuştur".

Mantığı görüyor musunuz?

Donanmanın Haliç'e tıkılışının üzerinden 20 yıl geçtikten sonra Yunan isyanı (1897) çıkar… Ardında yaşanan Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı'nda donanmanın içler acısı durumu ortaya koyar…

Ertuğrul Fırkateyni

Burada Ertuğrul Firkateynine uzun uzun yer vermemin nedeni koca Osmanlı’da böylesi bir sefere çıkacak bir başka gemisinin olmayışıdır…

Japon İmparatorunu ziyaret için 14 Temmuz 1889'da İstanbul'dan hareket eden Ertuğrul Firkateyninde 56'sı subay olmak üzere mürettebatla birlikte 609 bahriyeli bulunuyordu.

Ertuğrul Fırkateyni'nin 79 metre boyunda, 15,5 metre eninde bir yelkenli olarak 1874'de İstanbul Tersanesi'nde inşa edilmişti. Gemiye İngiltere’de 600 beygir gücünde bir kazan monte edilmişti.

Seyir için tahsisi gündeme geldiğinde adı geçen gemide başçarkçı olarak görev yapan İngiliz Binbaşı Harty bir rapor hazırlayarak Bahriye Nezareti'ne sunar. İngiliz Binbaşı Harty bu raporunda; bu geminin köhne olduğunu, bilhassa kazanının eski olduğunu ve kazan altının hiçbir zaman tamire tabi tutulmadığını, geminin makinesinin harap ve kuvvetsiz olduğunu, bu sebeple gemiyi 8-9 milden fazla götüremeyeceğini, yelkenler ne kadar elverişli olursa olsun Ertuğrul'un bu seferi yapmaya muktedir olamayacağını ifade eder. Ayrıca Şura-yı Bahriye azasından Şükrü Paşa ve Bahriye Erkan-ı Harp Dairesi'nde görevli Ferik Woods Paşa da Ertuğrul Fırkateyni'nin Uzak Doğu seferi için uygun olmadığına dair görüş bildirirler…

Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, raporlardan padişaha bahsetmez… İngiliz Binbaşı Harty'i de başka bir gemiye atanır.

Ertuğrul Fırkateyni bu rapora ve görüşlere rağmen bile bile sefere çıkarılır. Gemi Süveyş Kanalı'ndan geçerken, 28 Temmuz 1889'da kanalın sığ sularında kuma saplanır, kanal idaresinin yardımıyla kurtarılır…

Altı ay sürmesi planlanan bu seyir, yaşanan aksaklıklar sebebiyle yolda Hindistan gibi İngiliz sömürgelerine uğraya uğraya 10 ay 3 hafta sürerek, Fırkateyn, 7 Haziran 1890'da ise Yokohama Limanı'na demir atar…

Üç ay kadar Japonya'nın Yokohama Limanı'nda kalan firkateynin Japon yetkililerin tayfun mevsimi uyarılarına rağmen İstanbul'dan gelen hareket emrini geciktirmemek için gemi yola çıkar…

Firkateynin hareketinden kısa bir süre sonra fırtınaya yakalanır…  Açıktan gidemediği için kıyıya yakın giden gemi Oşima Burnu'nun kayalıklarına çarparak 16 Eylül 1890 saat 21.00 sıralarında batar. Gemi Komutanı, Gemi Süvarisi ve 54 subayın da içinde bulunduğu 526 mürettebat şehit olur. Sadece 69 kişi kurtulur.

Bu ziyaretin, yaklaşan Cihan Harbi için, geminin İngiliz sömürgelerinde bayrak göstermesi için Almaya tarafından empoze edildiği rivayet edilir.

Hani yazı girişimde bahsetmiştim ya Osmanlı ne denizci bir devletti ne de denizci bir milletti diye… Bana kızmıyorsunuz değil mi?

İngiltere’de gemi yapımı esnasında gözlemciler

İngiltere’ye verilen gemi siparişlerinde anlaşma gereği tersanede gemi yapımı süresince iki Osmanlı personeli gözetim görevinde bulunacaktır. Bu maksatla da Osmanlı İmparatorluğu iki Osmanlı paşasını görevlendirir. O zaman Osmanlıda amiral unvanı yoktur, amiral yerine paşa unvanı kullanılır.

Bu iki paşa gemi inşa süresi olan iki yıl boyunca elde tespih tersane içindeki yolda volta atarak süreyi tamamlarlar…

Aynı tersanede Japon İmparatorluğu da gemi siparişi vermiştir. Aynı anlaşma Japonlar için de geçerlidir. İki Japon personeli gemi inşasına nezaret edecektir. Japonlar tersaneye yakın bir oteli komple kiralarlar, otelde otuz kişi kalırlar... Ancak her gün anlaşma gereği farklı iki kişi gemi yapımına nezaret ederler. Bu farklı iki kişi ihtiyaca göre; elektrik mühendisidir, makine mühendisidir, çarkçıdır, gemi tesisatçısıdır, gemi topçusudur, gemi tasarımcısıdır… Akşam otelde bir araya gelip gemi yapım planının sürecini çıkarırlar… Sonuç ortada, bugün Japonya gemi inşa alanında dünyada bir numaradır…

Değişen bir şey var mıdır? Yoktur!... Gözlerimle, yerinde gördüm ki yoktur… 1995-1997 yılları arasında Yüksek Lisans eğitimi için Almanya’da Hamburg’dayım. Türk Deniz Kuvvetleri’nin Almanya’ya gemi siparişi var. Gemiler Hamburg’da Blohm + Voss tersanelerinde yapılıyor. Yine anlaşma gereği tersanede bir Türk irtibat (gözetim- nezaret) timi bulunuyor. Sadece bulunuyor!...

Ege’de adaların kaybı

Attik ve Mora yarımadaları ve bu yarımadaların çevresindeki tüm adalar ile kuzey Sporadlar, Ege’nin ikinci büyük adası Eğriboz dâhil yüzlerce ada  1829 Edirne Anlaşması ve 1832 yılında yapılan düzenlemelerle Yunanistan’a bırakılır….

Ege’deki 12 Ada, Balkan Savaşı sırasında 1912 yılındaki Uşi Anlaşmasıyla İtalya'ya bırakılır. Balkan savaşı sonunda yapılan 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve neticesinde Şubat 1914 tarihinde yapılan Büyükelçiler Konferansında; başta Girit Adası olmak üzere, 12 Ada İtalya'ya; İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan'a verilir… Bu anlaşmaya göre Osmanlı’nın elinde sadece Gökçeada, Bozcaada ve Meis adası kalır… I. Dünya Savaşı'nda da Osmanlı ile İtalya'nın karşı karşıya gelmesiyle adalar İtalya'da kalır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra da 1947'deki Paris Barışı ile İtalya 12 Ada'yı Yunanistan'a bırakır.

Donanmanız olmazsa Ege’de Meis adasını bile kaybedersiniz… Ki öyle oldu… Bazı aklı evveller ki onlar tarihi bilmezler, Osmanlıyı Boğazın hasta adamı değil de sanki dünyanın en kudretli devleti zannederler, Osmanlıyı bir denizci devlet Osmanlı milletini de bir denizci millet zannederler, Oniki Adayı, Ege adalarını hatta Kıbrıs’ı hatta hatta Mora’yı, Epir’i, Selanik’i, Filibe’yi niye kaybettik diye hayıflanırlar.

Niye kaybettik bu adaları? Osmanlı Devleti denizci bir devlet, Osmanlı milleti de denizci bir millet değildi de ondan… Donama yoktu donanma!...

Ve günümüz

Burada yazılacak çok şey vardır... Ama ben yine de özetlemeye çalışayım…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkenin bir Denizcilik Bakanlığı yoktur… Bir garipler ülkesiyizdir zaten; Kültür Bakanlığı vardır da Denizcilik Bakanlığı yoktur işte…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkenin yolcu ve yük taşımacılığında deniz taşımacılığının payı neredeyse sıfırdır… Dünyada sahile paralel otoyolu yapan tek millet biziz (Karadeniz Otoyolu) Ülkenin en büyük şehri İstanbul’dan ne Ege ve Akdeniz kıyılarına ne de Karadeniz kıyılarını yük ve yolcu taşımacılığı yapılır.

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak denizci bir devlet ve denizci bir millet olmadığımız için iç şehirlerin deniz bağlantısının varlığının ne anlama geldiğini hiç mi hiç idrak edemedik... İdrak edemediğimiz gibi var olan bağlantıları da kopardık… Zamanında DPT; Ankara – Sivas – Erzincan - Erzurum – Otoyolunu, Erzurum’dan bir hat Kars – Gümrü – Azebaycan – Hazar Gölü, bir hat da Ağrı – Doğubayazıt – İran güzergâhını, Samsun, Giresun, Trabzon ve Rize limanlarını da tünellerle bu hatta bağlanması planlamış, bu şekilde Hazar Gölü üzerinden Orta Asya, Ağrı üzerinden İran, Erzurum – Ağrı üzerinden Doğu Anadolu, Giresun, Trabzon Rize bağlantıları ile Karadeniz limanlarına bağlanması öngörülmüştü...  Ancak bunun yerine Karadeniz Otoyolu yaparak Orta Asya, Doğu Anadolu ve Orta Anadolu Karadeniz limanlarına bağlanmadığı gibi bütün Karadeniz şehirleri de denizden koparılmıştır.

Sanırım 1990’lı yıllar, STFA grubu Pakistan’da bir otoyol ihalesi almıştı. Bu Pakistan’ın kuzeyini Hint Okyanusuna birleştirecek 600 Km.lik bir otoyoldu. Bir başka şekilde de bu otoyol Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine Hint Okyanusuna çıkış sağlayacaktı. Rusya bastırdı ve proje iptal edildi. STFA tazminatını alarak Pakistan’dan geri döndü… Karaların bir denize açılması ne demek? Anlıyorsunuz değil mi?

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkede doğru dürüst Denizcilik Meslek Liseleri yoktur... Ülkede hala Denizcilik Üniversitesi yoktur… Ülke üniversitelerinde hala yeteri kadar Denizcilik Fakülteleri yoktur… Ülkede hala Deniz Ürünleri Lisesi yoktur.. Ülkede hala Deniz Ürünleri Fakülteleri yoktur… Şimdi bana numune olarak bir iki tane deniz mektebi gösterirseniz ben de bunların ihtiyacın yüzde biri bile olmadığını söylerim…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkede doğru dürüst Yelkencilik Kulüpleri, Kürek Kulüpleri, Bot Kulüpleri, Denizcilik Sporları Klüpleri yoktur…  Marmara bir iç deniz... Orada bir tane bile –ilaç niyetine- yelkenli gören yoktur…

Dünyada yelken sporuna uygun üç tane deniz vardır. Bunlardan birincisi ve en uygunu Ege Denizi'dir... İkincisi ABD'nin Kaloforniya Bölgesidir. Üçüncüsü ise Avustralya'nın Güneybatı Bölgesidir. Bunlardan ilk ikisini gördüm... Birincisinde (Ege'de) denizde yelkenli gözükmezken, ikincisinde (Kaliforniya) yelkenliden deniz gözükmez...

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülkenin sahillerinde bir tane bile Deniz Sporları Merkezi yoktur… Ülkenin insanları denize, suda ıslanmak ve güneşte yanmak için sahillere gelirler… Sahiller, bot ve yelkenli limanları ile değil, beton yazlıklarla doludur…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak ülke insanı yüzme bile bilmediği için her yıl denizlerinde, göllerinde ve nehirlerinde yüzlerce vatandaşı boğulur…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak şehirlerinde, şehirlerinin semtlerinde yüzme havuzları yoktur…

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ancak neredeyse ülkenin bütün deniz komşularıyla arası kötüdür…

Bir mezhep aşkına, İhvan uğruna Suriye, İsrail ve Mısır ile aynı anda büyükelçimiz yoktur… Bu ülkelerle neredeyse düşman halindeyiz.. Libya’nın yarısı ile dost yarısı ile düşman halindeyiz… AB ile, Fransa ile Almanya ile aramız yoktur… ABD’yi düşman, Rusya’yı dost belledik… Yunanistan’la zaten FIR Hattı, Kıta Sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge sorunları vardır…

Akdeniz’de sular her zaman sıcaktır… Yunanistan ile yüzyıllık bu sorunlar vardır.

Ülkenin üç tarafı derya deniz… 1992 yılında Karadeniz’i çevreleyen ülkeler için Türkiye’nin önderliğinde Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) kuruldu… Denizci bir devlet ve denizci bir millet olmadığımız için biz kurduk ama unuttuuuk gitti… Şimdi hiç hatırlayan var mı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütünü?

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Neden Türkiye’nin liderliğinde bir ‘’Doğu Akdeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’’ kurulmaz! Kavga, döğüş, savaş, hır, gür, İhvan aşkı dururken ‘’işbirliği’’ de neymiş, değil mi?

Ülkenin üç tarafı derya deniz… Ülkenin güçlü bir Deniz Gücüne ihtiyacı vardır… Ama Deniz Kuvvetlerinin daha Deniz Lisesi bile yoktur, kapatılmıştır… Deniz Astsubay Hazırlama Okulu yoktur, kapatılmıştır… Deniz Kuvvetlerinin kırk yılda yetiştirebildiği pırıl pırıl denizci subayları, amiralleri Balyoz – Ergenekon kumpasları ile harcanmıştır… Balyoz – Ergenekon kumpasları ile harcanan sadece Deniz Kuvvetlerinin subayları ve amiralleri değildi, Balyoz – Ergenekon kumpasları ile harcanan aslında Mavi Vatan’dı, bu ülkenin deniz geleceği idi…

Neyse… Bu satırlar daha uzaaaar gider… Devam etsem ülkenin içi, doğusu dağ, dağcılığı bilmediğimiz söyleyeceğim… Tarım ülkesiyiz, tarımı, hayvancılığı bilmediğimizi söyleyeceğim… En iyi ben burada bırakayım…

Mavi Vatan demeniz için önce Mavi Vatan’ı hak etmeniz lazımdır. Tıpkı denizde yüzmek isteyenin yüzmeyi çok iyi bilmesi gibi… Tıpkı uçmak isteyenin uçmayı çok iyi bilmesi gibi… Öyle Mavi Vatan durduk yerde olmaz!

Bu topraklarda Likyalılar, Frikyalılar, Kayralılar yaşamıştır. Hemen hepsi denizci millettir. Daha yakınlarda anlattım Karya’nın iki kadın kraliçesinin (I. ve II. Artemis) tarihteki ilk kadın amiraller olduğunu… Ancak hiçbir kavim Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti gibi denize bu denli uzak, denize bu denli yabancı, denize bu denli ilgisiz kalmamıştır… Yazımın başında belirttiğim gibi Çaka Bey, bu milletin gördüğü denizde fiilen savaşan ilk, tek ve son amiralidir.

Mavi Vatan, Mavi Vatan derken denizden bu kadar uzak bir yaşamla, değil Mavi Vatan’a sahip çıkmak, korkum o ki, ana vatandan da olacağız… Çünkü gidiş hiç de hayra alamet değildir!...

Allah sonumuzu hayreyleye!

Osman Aydoğan

Bir not: Yazımın girişinde denizcilikle ilgili hiçbir bilgi, ilgi ve alakam yok demiştim ama kendime haksızlık da etmeyeyim… 1995 -1997 yılları arasında Hamburg’da iki yıl boyunca Bot ve Yelken Kursuna katıldığımı, bir yıl süresince dershanede navigasyon ve denizcilik temel bilgisi eğitimi aldığımı, sonraki yılın ilk altı ayında Elbe Nehri'nde, ikinci altı ayında da Kuzey Denizi'nde yelken kullandığımı arz etmek istiyorum… Bir nebze de olsa deniz havası almışımdır. Denize olan sevgim bundandır…


Yorumlar - Yorum Yaz