• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam47
Toplam Ziyaret898381

''Haydar Haydar'' türküsü ve Ali Ekber Çiçek

''Haydar Haydar'' türküsü ve Ali Ekber Çiçek

26 Nisan 2020

On gün önce (16 Nisan 2020) Sıdkı Baba’yı anlatarak onun ‘’Zülf-ü kâküllerin amber misali’’ dizeleriyle başlayan bir şiirini / türküsünü anlatarak başladığım türkü haftasına (!) bugün de Ali Ekber Çiçek'in yine Sıdkı Baba'nın bir şiirinden alarak bestelediği, bizim ‘’Haydar Haydar’’ diye bildiğimiz türküsünü ve Ali Ekber Çiçek'i anlatarak son vereyim... Yoksa bıkacaksınız türkülerden!

Ali Ekber Çiçek'in ‘’Haydar Haydar’’ türküsünde söylediği dizeler ile bu türküye kaynak olan Sıdkı Baba’nın şiirindeki dizeler aynı değildir. Bu nedenle de bu farklılıkları da -Sıdkı Baba'yı anlatırken kullandığım kaynak kitapları esas alarak- anlatacağım.

Tabii ki her zaman olduğu gibi bu yazımın sonunda da Ali Ekber Çiçek’in sesinden bu türküyü ve bu türkünün değişik yorumlarını vereceğim.

Ama önce küçük bir bilgi...

Şiirlerden şarkı / türkü sözü oluşturmak

Bu sayfalarda daha önce Ömer Hayyam’ın dizlerinden yapılan iki şarkıya yer vermiştim. Birinci Mehmet Güreli’in ‘’Kimse Bilmez’’ isimli şarkısı, diğeri de İranlı bir müzik grubu olan Axiom of Choice’nin ‘’Color of Dreams’’ şarkısı idi… Her iki şarkının özelliği; sözlerinin Ömer Hayyam’ın rubailerinden bir seçki oluşturarak hazırlanmış olmasıydı…

Bu yöntem müzikte sıkça başvurulan bir yöntemdir. Aynı şekilde Ali Ekber Çiçek de Sıdkı Baba’nın ‘’Çatılmadan yerin göğün binası’’ diye başlayan dokuz kıtalık ‘’Devriye’’ şiirinden ufak tefek değişikliklerle iki kıtalık bir seçki oluşturarak bahsettiğim bu türküyü besteler… Sıdkı Baba’nın türküye kaynaklık teşkil eden şiirinin tamamını yazımın sonunda veriyorum…

Ali Ekber Çiçek bu türküyü bestelerken Sıdkı Baba’nın şiirlerinde yer almayan ‘’Haydar Haydar’’ nakaratlarını ekleyerek türküye de bir zenginlik katar… Ali Ekber Çiçek bu zenginleştirmeyi Kul Nesimî’nin ‘’Ben melamet hırkasını’’ dizleriyle başlayan şiirini bestelerken de yaparak bu türküye de ‘’Haydar Haydar’’ tekerlemelerini ekler… Kısaca her iki şiirin orijinalinde ‘’Haydar Haydar’’ isimleri ve tekerlemeleri bulunmaz.

Ali Ekber Çiçek’in bu türkülerine eklediği ‘’Haydar’’ Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmıdır… Yiğit, cesur, kahraman anlamına gelir…

''Haydar Haydar'' türküsünde Sıdkı Baba’nın şiirinden yapılan değişiklikler... 

Söylediğim gibi Ali Ekber Çiçek, Sıdkı Baba’nın şiirinden bazı değişiklikler yaparak ‘’Haydar Haydar’’ türküsünü derler. Şimdi bu değişiklikleri görelim:

Sıdkı Baba’nın şiirinin sekizinci kıtası:

“On dört yıl dolandım pervânelikte
Sıdkı ismim buldum dîvânelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum”

Ali Ekber Çiçek’in ‘’Haydar Haydar’’ türküsünde söylediği ilk kıta ve yaptığı değişiklikler:

‘’On dört bin yıl gezdim pervânelikte
Sıdkı ismin duydum dîvânelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum’’

Ali Ekber Çiçek’in türküsündeki ilk kıta Sıdkı Baba’nın şiirinin sekizinci kıtasıdır. Ali Ekber Çiçek, babasından öğrendiğini söylediği bu birinci mısrayı “On dört bin yıl gezdim pervânelikte” şeklinde verir. Ancak Sıdkı Baba’nın şiirinde görüldüğü gibi bu mısra “On dört yıl dolandım Pervane’likte” şeklindedir… Çünkü Sıdkı Baba “Sıdkı” mahlasını almadan önce “Pervâne” mahlasıyla şiirler yazmıştır. Bunu da tam “On dört yıl” sürdürmüştür… Keza türküde Ali Ekber Çiçek şiirde geçen  “Sundular aşk meyin mestanelikte” mısrasını değiştirerek türküsünde “İçtim şarabını mestanelikte” şeklinde söyler...

Tasavvuf ve Bektâşi türkülerinin açıklamasının zorluğu

Tasavvuf ve Bektâşi şiirlerini açıklamak oldukça zordur. Bu zorluğa Yunus Emre’nin dizleriyle bir örnek vererek anlatayım: 

‘’Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu’’

Basitçe Yunus Emre'nin şunu demek istediğini sanırız: ‘’Erik dalına çıktım, orada üzüm yedim; bahçenin sahibi bana kızarak niye cevizimi yedin dedi.‘’ Ancak Yunus Emre'nin anlatmak istediği tamamen farklıdır. Yunus Emre bu iki dizesiyle tasavvuftaki şeriat, tarikât, hakikât ve marifet olan dört aşamayı anlatır. Şöyle ki: Erik, şeriattır. Dışı yenir, içinde kocaman bir çekirdeği vardır. Üzüm, tarikâttır. Tamamı yenir, fakat içinde küçük de olsa çekirdeği vardır... Ceviz, hakikâttir. Cevizin özüne ulaşmak için sert kabuğunu kırmak gerekir. Bostan sahibi kızar. Çünkü hakikâte insan kendi başına ulaşamaz. Mürşid-i kâmilin rahle-i tedrîsinden geçmek gerekir...

Türkünün birinci kıtasının açıklaması:

Pervâne

Geceleri ışığın çevresinde dönen pervâne (ateş böceği) Doğu şiirinde âşığı temsil eder… Pervânenin şahsında pervanenin mum (şem) ışığı etrafında her seferinde ona daha da yaklaşarak döndükten sonra kendini aleve atıp yok etmesi olayı, şairin sevdiğiyle yakıcı bir vuslata ermesini tasvir için anlatılır. Tasavvufta ‘’şem’’ ise “ay, güneş, sevgili” anlamlarının yanı sıra “ilâhî nur, mürşid-i kâmil, Kur’an, Hz. Muhammed” gibi mânalarda da kullanılır…

Divânelik

Şiirde geçen ‘’dîvânelik’’, dîvâne olma durumunu, delilik, çılgınlık, mecnunluk durmunu anlatır… Bu ifadeyi Karacaoğlan da kullanır:  ‘’Karac’oğlan der ki yandım ben öldüm / Her dîvaneliği kendimde buldum.’’  

Mestanelik

Mestane, mest olmaktan, yeni kendinden geçmekten gelir. Mestanelik ise kendinden geçilen yer anlamındadır… ‘’Sundular aşk meyin mestanelikte’’ deyişinden kastedilen; şarap içip sarhoş olup kendinden geçmek değil, ilahi aşk bilgisini şaire sunmaları nedeniyle şairin kendinden geçmesini anlatır.

Dara /zara düş olmak ve kırklar

‘’Dara / zara düş olmak’’ tasavvufta bir makam önünden hesap vermek anlamına gelir. Kırkların ceminde dara düş oldum’’ Burada bahsi geçen ‘’kırklar’’ muhtelif makamlardaki kerâmet sahibi ve ermiş kişilere halk tarafından verilen bir unvandır. Maddi olmayıp kerâmet sahibi ve ermiş kişilerin ruhunu temsil eder… Burada şair eğitiminin sonunda kırklar ceminde dara düş olduğunu, yani kırklar tarafından hesaba çekildiğini ifade eder… Bazen ‘’dara düş olmak’’, bazen de ‘’ ‘’zara düş olmak’’ şeklinde kullanılır…

Türküde geçen ikinci kıta

Türkünün bu kıtası Sıdkı Baba’nın dokuz kıtalık şiirinde beşinci kıta olarak geçer… Sıdkı Baba’nın şiirinde bu kıta şu şekildedir:

‘’Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum.”

Ancak Ali Ekber Çiçek türküsünde bı kıtayı şu şekilde değiştirir:

‘’Gürûh-u Naci'ye özümü kattım
Âdem sıfatında çok geldim gittim
Bülbül oldum Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için zare düş oldum.’’

Görüldüğü gibi türküde geçen “Gürûh-u Naci’ye özümü kattım” dizesi Sıdkı Baba’nın şiirinde yoktur. Ayrıca ikinci mısra olan “Yağmur olup yağdım ot olup bittim” mısrası da türküde söylenmez…

Türkünün ikinci kıtasının açıklaması:

Bu dörtlüğü anlayabilmek için önce tasavvufta geçen "devriye" kavramı hakkında bilgi vermek istiyorum…

‘’Devir’’ ve ‘’devriye’’

Tasavvufta ‘’devir’’ ya da ‘’devriye’’; varlıkların Hak’tan gelişini ve O’na dönüşünü açıklayan bir kavramdır. ‘’Devir’’ ya da ‘’devriye’’; görünen âleme maddî olarak düşen canlının, önce cansız, sonra bitki, sonra hayvan ve en sonunda insan şeklinde görünüşünü anlatan bir süreçtir...  Bu süreç görünen âlemde ‘’insan-ı kâmil’’ oluşla sonuçlanır… Kısaca ‘’devir’’ ya da ‘’devriye’’ insanın dört unsurdan (cemat-nebat-hayvan-insan) geçerek insan-ı kâmil mertebesine yani ‘’fenafi’llah’’a ulaşmasını anlatır. ‘’İnsan-ı kâmil’’ olan kişi daha sonra Allah’a ulaşır ve cennete gider… Devriye, basitçe "Allah'tan geldik yine ona döneceğiz" (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn) (Bakara-156) ayeti ile de açıklanabilir.

Ayrıca İslam kozmolojisinde kâinatta yer alan bütün galaksilerdeki gök cisimlerinin her dönüşü de ‘’devir’’ olarak adlandırılır…

Gürûh-u Naci

‘’Gürûh’’ Farsçada, “topluluk” anlamına gelir, ‘’naci’’ de Arapça bir söz olup “kurtulan” anlamındadır. Bu iki sözün terkibi Gürûh-u Naci’’; “kurtulmuşlar topluluğu, kurtulanlar” anlamına gelir… Alevî ve Bektaşîler kendilerini “Gürûh-ı Naci’’ olarak adlandırırlar… Bunun nedeni ise Alevî ve Bektaşî’lerin 16. yüzyıldan itibaren Sünni İslam’ın yükselişiyle ötekileştirilmeleri karşısında geliştirdikleri bir mitolojik düşüncedir.

Bu mitolojik düşünceye göre Adem'in Havva'dan olan soyu, Kabil'in Habil'i öldürmesi üzerine lanetlenir. Bunun üzerine Naci, Allah tarafından Âdem'e oğul edilir.  Ona eş olarak da cennette bir huri olan Naciye ana verilir.. Havva'nın soyu lanetli iken Naciye ananın soyu temiz bilinir… Birlik ve Hakk nuru Âdem'den Şit peygambere ondan da diğer peygamberlere, son olarak Hz. Muhammed'e (sav) gelinir… Bütün peygamberler Naciye ananın soyundandır. Bu şekilde ‘’Gürûh-u Naci’’; temiz,  kirlenmemiş toplum olarak tasvir edilir.

Firdevs bağı

Bütün ayet ve hadislerde Cennet'in katları olduğu söylenir. Bu katlardan bazıları daha yüce, nimetleri daha güzel ve daha üstündür. Firdevs bağı derecesi en yüksek Cennet katında yer alır...   

Şair burada demek ister ki bülbül olup Cennet’in en üst katında ötmüşken zaman oldu (bu dünyada) bir gül önünde hesap verir oldum…

Görüldüğü gibi Sıdkı Baba’nın bu dizlerinin kaynağını ayet ve hadisler, peygamberler ve İslam tarihi oluşturmaktadır… Ali Ekber Çiçek bir TV röportajında bestesi için "ben bu eser için üç sene çalıştım" diye beyan eder...

Bizler bu türküyü ‘’Haydar Haydar’’ diye ilgiyle, beğeniyle, severek dinliyoruz ama bu türkünün ol hikâyesi işte böyledir.

Ali Ekber Çiçek

Ali Ekber Çiçek; anlattığım ‘’'Haydar Haydar’’' türküsünün yanında ‘'Gönül gel seninle muhabbet edelim’', '’Derdim çoktur hangisine yanayım’', ‘'Böyle ikrar ile böyle yol yolunan’' gibi yüzlerce eseri türkü dünyasına kazandırmıştı…

Ali Ekber Çiçek, bu toprakların yetiştirdiği, Türk halk müziğinin hem sesiyle hem sazıyla yeri doldurulamayacak en büyük değerlerden birisiydi… Türkünün ve sazın çok çok büyük bir ustasıydı… Gelmiş geçmiş en büyük bağlama virtüözüydü... Tek kişilik orkestraydı… Sanki Anadolu’nun bin yıllık ıstırabı onun sesinde can bulmuştu... 

Kendisi için ‘’Fâni’’ mahlasını kullanan Lütfi Filiz’in vefatı (2007) ile nasıl ki ‘’tasavvuf’’ geleneği kesilmişse, Ali Ekber Çiçek’in vefatı ile de ‘’derviş’’ geleneği de Anadolu'da son bulmuştur. Artık yaşayan bir dervişimiz yoktur, kalmamıştır. 

Dervişliğine yakışırcasına; "Herkes mukaddes, herkes insan. Gözyaşı herkeste var’’ derdi Ali Ekber Çiçek…

Rivayet edilir ki Ali Ekber Çiçek bir gün, bir dost meclisinde bağlama çalmakta, türkü söylemektedir. Herkes çıt çıkarmadan, sessizce Ali Ekber Çiçek’i dinlemektedir. O anda  dinleyicilerden bir komiserin telsizine bir anons gelir.. Komiser cevap vermek zorundadır, utana sıkıla sessizce cevap verir… Ali Ekber Çiçek bağlamasının karar sesine vurur... Ortam durulur, kısa bir sessizlikten sonra komiser açıklama yapma gereği duyar: "Baba, şu elimdeki telsizle bir türlü derdimi anlatamadım, kusuruma bakma..." Ali Ekber Çiçek gülümser, komisere döner ve der ki ‘’Oğlum, ben derdimi yedi telliyle anlatamadım, sen telsizle mi anlatacaksın?"

Ne kendisi derdini yedi telliye anlatabildi, ne de Türkiye onun değerini anlayabildi…Başka bir memlekette olsaydı eğer o dünyanın en bütük sanatçısı olarak tanınırdı... 

Bizlere ''Haydar Haydar'' türküsünü ve bu türkü vasıtasıyla da Sıdkı Baba'yı Ali Ekber Çiçek tanıtmıştı.

Bu türküyü ve Ali Ekber Çiçek'i anlatmayı bugüne bıraktım.... Çünkü Ali Ekber Çiçek, Anadolu’nun bin yıllık birikimi derleyip milletine sunmuş ve her derviş gibi tam da ''Haydar Haydar'' türküsünün ilk dizesinde “On dört bin yıl gezdim pervânelikte'' dediği gibi gibi ''bin'' değilse de tam da ondört yıl önce bugün, 26 Nisan 2006 tarihinde bu dünyadan göç etmiş, doğduğu gibi bir fakir olarak Hakk'a yürümüştü. Sanki gideli ondört yıl değil de ondört bin yıl oldu!...

Bu vesile ile de kendisini anmak istedim... Rûh-u revânı şâdû handân ola...

Rengarenk TV'lere, boyalı boyalı ceridelere bir bakın şimdi! Magazin, dedikodu, et ve top haberleri dururken Ali Ekber Çiçek'i kim hatırlar, kim anar?

Türküler bahanesiyle de on gündür anlatmak istediğim şuydu: Bütün iyi adamlar iyi atlara binip binip gidiyorlar... Yerleri doldurulmadan... Bizler de; yok o sağcıydı, yok bu solcuydu diye diye, yok o sucuydu, yok bu bucuydu diye diye varlıklarını, kıymetlerini, değerlerini, ağırlıklarını, zenginliklerini, hazinelerini bilmeden... Anadolu'nun rengarenk bir çiçek bahçesi olmasının ne büyük bir zenginlik olduğunu anlamadan... Gittikçe onlar; daha bir sessiz, daha bir sözsüz, renksiz, fersiz, nefessiz, kelimesiz, aşksız, meşksiz, sevgisiz ve sevdasız kaldığımızın farkına varmadan… Rengarenk çiçek bahçesi Anadolu'nun; susuz, verimsiz, çorak ve kurak bir vahaya dönüştüğünü anlamadan... Bu gidişle, dipsiz kuyularda, kör karanlıklarda; fersiz, havasız, nefessiz kalıp, entübe edilmiş Koronavirüs hastaları gibi boğum boğum boğulacağımızı öngörmeden…

Farkında mısınız? 

İşte bu nedenle Ali Ekber Çiçek türküsünde ‘’ağlama gözlerim’’ dedikçe ben ağlardım… Sonra ‘’Mevlâ kerimdir’’ derdi ben umut bağlardım…

''Ağlama gözlerim, Mevlâ kerimdir!’’

Osman AYDOĞAN

Ali Ekber Çiçek; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=3-EfJBsf_3Q

Müslüm Gürses; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=ymOFW85b-90

Minor Empire ; ‘’Haydar Haydar’’ (‘’Minor Empire’’’’ 2010 yılında Toronto'da kurulan ve Türkçe müzik yapan Kanadalı bir müzik grubudur. ‘’Minor Empire’’ adı Anadolu'nun tarihte kullanılan adlarından biri olan Küçük Asya (Asia Minor) ve Türk müziğinde sık kullanılan minör akorlardan esinlenerek oluşturulmuştur.):
https://www.youtube.com/watch?v=gyy9kG0IKOc&list=PLDB1YZ8qeMv35VRefQRWdGbEHdZairBWr&index=52

Selda Bağcan;; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=YSv9Y3lt8eE

Ahura Ritim Topluluğu; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=rU-x55IZK8U

Mamak Khadem; ‘’Heydar’’ (Mamak Khadem'in Ömer Faruk Rekbilek ile birlikte ‘’jostojoo forever seeking’’ adlı solo albümünde "Heydar" şeklinde yer alır.)
https://www.youtube.com/watch?v=3h8d4o2qic0

Kuan Müzik grubu; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=H_-feF7dToQ

Kaknüs Ensemble; ‘’Haydar Haydar’’
https://www.youtube.com/watch?v=URNNvbgjtuw

Ali Ekber Çiçek'in ''Haydar Haydar'' türküsüne kaynaklık eden Sıdkı Baba’nın dokuz kıtalık ‘’Devriye’’ şiiri:

Nura Düş Oldum

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallâkta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
Lahmike lahmi de bire düş oldum

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cuş etti
Lâl ü mercan inci dür’e düş oldum

Ol derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti carıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf u nun suresin okudum o an
Arş-Kürs binasında yâre düş oldum

Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum

Âdem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Âdem’e can olup Sit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kâra düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inandım kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nâra düş oldum

On dört yıl dolandım Pervane’likte
Sıtkı ismin buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Sıdkı’yam çok şükür didare erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum

Sıdkı Baba


Yorumlar - Yorum Yaz