• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam147
Toplam Ziyaret630490

Çölleşme

Çölleşme

20 Şubat 2020

Eserlerini Almanca yazan, 1981 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan Bulgar sosyolog, deneme, roman ve oyun yazarı Elias Canetti’nin bir kitabı var: Körleşme (Die Blendung) (Sel Yayıncılık, 2014)

Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen Körleşme, Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılır… Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen Körleşme, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir eder.

Canetti, insanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtarak, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatır…

Canetti’nin anlattığı ‘’Körleşme’’ politikanın kirli dönmelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır… Ülkemizde de sanatın, edebiyatın ve felsefenin politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bu dönemde Türk aydını da körleşirken ülke de çölleşmektedir…

İktidar bir ‘’fikir’’, bir ‘’ülkü’’, bir ‘’hikaye’’ yaratamayınca, basını satın alarak, satın alamadığı basını da baskı altına alarak ve siyaset yapma tekelini de tek kişinin yetkisine alarak bir yeni fikrin, bir yeni ülkünün ve bir yeni hikayenin de yaratılmasına engel olmuştur…

Ülkede sorun olan sadece ''düşünce özgürlüğü'' değildir, ülkede sorun olan aynı zamanda ''ifade özgürlüğü''dür... Kültürel kodlarla baskı altına alınan ‘’düşünce özgürlüğü’’ yanında siyasal iktidarca ‘’ifade özgürlüğü’’ da baskı altına alınınca gerçek ülke sorunlarının fikirlerle tartışılıp çözüm yolları bulunmasının önü de kapatılmıştır… ‘’Müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat doğar’’ sözü bile artık eskilerde kalmış, ülke bu anlamda bu sözün söylendiği çağın dahi gerisine düşmüştür...

Zaten ülke aydınının fikri temeli zayıftır… Mithat Paşa'nın Taif'te boynunun kırılmasından beridir bu ülkenin kurak bahçelerinde, susuz havuzlarında, gübresiz tarlalarında, ışıksız tarhlarında zaten ‘’fikre sahip aydın’’ yetişmemekte, boy atmamaktadır…

Satın alınan veya baskı altına alınan medyaya alternatif olarak düşünülen ve avunulan ‘’Sosyal Medya’’ ise anlıktır… Felsefi, edebi ve siyasi derinliği, uzunluğu ve gerçekliği yoktur… Sosyal medya fikri zenginliğe katkı sağlamamakta, sosyal medya gerçek medyanın yerini tutmamaktadır…

Fikirlerin tartışılmadığı yerde bir de üstüne ‘’karşıtlık’’ pompalanmaktadır… Yazılı, sözlü ve görsel medyada tartışılan fikirler değil, olaylar ve kişilerdir… Topluma haber diye verilenler magazindir, onlar da ‘’et’’ ve ‘’top’’ haberlerinden ve fotoğraflarından ibarettir…

Muhalefet de bu tuzağa düşerek bu girdaba katılmakta ve politikasını ‘’fikri’’ bir temel üzerine değil de bu ‘’karşıtlık’’ zemini üzerine inşa etmekte ve tek kişinin belirlediği bir alanda siyaset yapmaktadır.

İktidarın ve muhalefetin yarattığı bu karşıtlık ise sistematik bir şekilde yine iktidar tarafından gerginlik ile beslenmekte ve ülke bu şekilde ‘’karşıtlık’’ ve ‘’gerginlik’’ sarmalında kaosa doğru sürüklenmektedir…

Bilim adamları ‘’duyguların bulaşıcı’’ olduğunu söylerler… Bu anlamda siyaset kürsülerinden yayınlan ‘’kızgın duygular’’ dalga dalga bütün ülkeye yayılmakta ve bütün ülke sathını gerim gerim germektedir. Bir Çin atasözüdür: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’ Bu anlamda siyasette kullanılan ‘’lisan’’ da ‘’çirkin bir doğa’’ yaratarak ülke sathını zehirlemekte, ülkenin ‘’fikir bahçesi’’nde olması gereken çiçeklerini yok etmektedir…  

Bu şekilde ülke fikren çölleşmekte, çoraklaşmaktadır… Artık kimse ‘’Harâbat’’a ‘’Tahrib-i Harâbat’’ diye cevap verememektedir…

Bu durum durduk yerde de ortaya çıkmamıştır. Bu durum bir sürecin sonucudur.

Şİmdiye kadar ülkeyi yönetenlerin ellerinde körü körüne bir ABD yandaşlığı ve jandarmalığı dışında hiçbir şey yoktu... Ülkeyi yönetenlerin ellerinde sadece içeriğini bilmedikleri ve meta haline getirip ticaretini yaptıkları bir kutsal kitap, Arap hayranlığı, ne olduğunu bile bilmeden peşine sürüklendikleri kuru bir milliyetçilik ve taklit bir liberallik vardı.  

Günümüzde bile dinin en yüksek temsilcisi Diyanet İşleri Başkanı Ortaçağ’da Papa’nın cennetten toprak satması gibi kur’an kurslarına yardım edenlere Hz. Peygamber’in bile vaat etmediği cenneti vadediyor. (Gazeteler, 10.02.2020) Ülkeyi yönetenlerin elindeki din tacirinin içine düştüğü sefalete bakar mısınız!

Mustafa Kemal Atatürk'ten sonraki iktidarlar sonunda ülkeyi, İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni T.S. Eliot’un (Thomas Stearns Eliot) ‘’The Waste Land’’ (Çorak Ülke) ismindeki şiirindeki gibi hiçbir kökün kavramadığı, hiçbir dalın büyümediği bir taş döküntü, çorak bir ülke haline getirdiler… (What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish? Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)… 

Ülkenin en meşhur şairleri bile Fransız şairler Baudelaire’nin, Mallarme’nin, Verlaine’nin taklidinden bile öte gidemediler…

Siyaset; sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır. Ülkeyi yönetenler bu kısır ve çölleşmiş fikri yapılarıyla siyaset üretemeyince ülke insanlarını doğunun dağlarında, Arabın çöllerinde harcadılar... Hala da harcamaya kalkıyorlar...

Çölleşen; kurutulan sulak alanlarla, kesilen ağaçlarla, yanan ormanlarla sadece arazilerimiz değildir…  Tüm bir ülkenin aydını körleşirken, arazileri gibi ülkenin zihni de bu şekilde çölleştirildi...

Çöller; dağların arasında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyadır. Çöller; kurak, çorak ve susuzdur... Bitki örtüsü dikendir… Çöllerde yılan, kertenkele, kokarca, akrep, yarasa ve kemirgenler yaşar... 

Gidilen yol yol değildir...

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz