• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam842
Toplam Ziyaret735010

Çölleşen bir ülke...

Çölleşen bir ülke...

10 Nisan 2020

Çölleşen bir ülkeyi daha iyi anlamak için her zaman olduğu gibi bir kitaptan bahsetmek istiyorum: ''Körleşme''

‘’Körleşme’’ romanı…

‘’Körleşme’’ (Die Blendung) (Sel Yayıncılık, 2014) eserlerini Almanca yazan, 1981 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olan Bulgar sosyolog, deneme, roman ve oyun yazarı Elias Canetti’nin kitabının adıdır…

Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen ‘’Körleşme’’ romanı Almanya'da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılır… Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen Körleşme romanı, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir eder.

Canetti, romanında insanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen "aymaz" aydın karakterinde ustalıkla yansıtarak, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatır…

Fikirsiz kalan bir ülke…

Canetti’nin anlattığı ‘’Körleşme’’ politikanın kirli dönmelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır… Ülkemizde de sanatın, edebiyatın ve felsefenin politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bu dönemde Canetti'nin kitabı ''Körleşme''de de olduğu gibi Türk aydını da körleşmektedir...

Zaten ülke aydınının fikri temeli de zayıftır… Mithat Paşa'nın Taif'te boynunun kırılmasından beridir bu ülkenin kurak bahçelerinde, susuz havuzlarında, gübresiz tarlalarında, ışıksız tarhlarında zaten ‘’fikre sahip aydın’’ yetişmemekte, boy atmamaktadır…

Ülkede iktidarın kendisi bir ‘’fikir’’, bir ‘’ülkü’’, bir ‘’hikâye’’ yaratamayınca, basını satın alarak, satın alamadığı basını da baskı altına ve siyaset yapma tekelini de tek kişinin yetkisine alarak başkaları tarafından da bir yeni fikrin, bir yeni ülkünün ve bir yeni hikâyenin de yaratılmasına engel olmaktadır…

Ülkede sorun olan zannedildiği gibi sadece ''ifade özgürlüğü'' değildir, ülkede sorun olan en başta ''düşünce özgürlüğü''dür... Zaten kültürel kodlarla baskı altına alınan ‘’düşünce özgürlüğü’’ yanında siyasal iktidarca ‘’ifade özgürlüğü’’ da baskı altına alınınca gerçek ülke sorunlarının fikirlerle tartışılıp çözüm yolları bulunmasının da önü kapatılmıştır… ''Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar'' (Hakikat güneşi, fikirlerin çatışmasından doğar) sözü bile artık eskilerde kalmış, ülke bu anlamda bu sözün söylendiği çağın dahi gerisine düşerek insanlar fikirden ve fikri ifade etmekten korkar hale gelmişlerdir… Artık kimse ‘’Harâbat’’a ‘’Tahrib-i Harâbat’’ diye cevap verememektedir… (*)

Yazılı, sözlü ve görsel medyada seviyesizce tartışılanlar da fikirler değil, olaylar ve kişilerdir… Topluma haber diye verilenler magazindir, onlar da ‘’et’’ ve ‘’top’’ haberlerinden ve fotoğraflarından ibarettir…

Satın alınan veya baskı altına alınan medyaya alternatif olarak düşünülen ve insanların fikirlerini paylaştığı ‘’sosyal medya’’ya bile artık iktidar tahammül edememektedir… İktidar, Koranavirüs salgını nedeniyle hazırladığı “torba yasa taslağı” içerisinde sosyal ağlara ilişkin düzenlemeler de yapmak istemektedir. (Gazeteler, 10 Nisan 2020)  

Karşıtlık ve gerginlik…

Fikirlerin tartışılmadığı böylesi bir ortamda bir de üstüne ‘’karşıtlık’’ pompalanmaktadır.

Muhalefet de bu tuzağa düşerek bu girdaba katılmakta ve politikasını ‘’fikri’’ bir temel üzerine değil de bu ‘’karşıtlık’’ zemini üzerine inşa etmekte ve tek kişinin belirlediği bir alanda siyaset yapmaktadır.

İktidarın ve muhalefetin yarattığı bu karşıtlık ise sistematik bir şekilde yine iktidar tarafından gerginlik ile beslenmekte ve ülke bu şekilde ‘’karşıtlık’’ ve ‘’gerginlik’’ sarmalında kaosa doğru sürüklenmektedir…

Çölleşen bir ülke…

Bilim adamları ‘’duyguların bulaşıcı’’ olduğunu söylerler… Bu anlamda siyaset kürsülerinden yayınlan ‘’kızgın duygular’’ dalga dalga bütün ülkeye yayılmakta ve bütün ülke sathını gerim gerim germektedir. Bir Çin atasözüdür: ‘’Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’ Bu anlamda siyasette kullanılan ‘’lisan’’ da ‘’çirkin bir doğa’’ yaratarak ülke sathını zehirlemekte, ülkenin ‘’fikir bahçesi’’nde olması gereken çiçeklerini yok etmektedir…  

Bu şekilde ülke fikren çoraklaşmakta ve sonuçta çölleşmektedir... 

Bu durum durduk yerde de ortaya çıkmamıştır. Bu durum bir sürecin sonucudur.

Şimdiye kadar ülkeyi yönetenlerin ellerinde körü körüne bir ABD yandaşlığı ve jandarmalığı dışında hiçbir şey yoktu... Ülkeyi yönetenlerin ellerinde sadece içeriğini bilmedikleri ve meta haline getirip ticaretini yaptıkları bir kutsal kitap, Arap hayranlığı, ne olduğunu bile bilmeden peşine sürüklendikleri kuru bir milliyetçilik ve taklit bir liberallik vardı.  

Günümüzde bile dinin en yüksek temsilcisi Diyanet İşleri Başkanı, Papa’nın Ortaçağ’da cennetten toprak satması gibi Kur’an kurslarına yardım edenlere Hz. Peygamber’in bile vaat etmediği cenneti vadetmektedir... (Gazeteler, 10 Şubat 2020)  Ülkeyi yönetenlerin elindeki din tacirinin içine düştüğü sefalete bakar mısınız? Yetmedi yine aynı Diyanet İşleri Başkanı, sahih olmayan bir hâdise dayanarak Koranavirüs salgın hastalığı nedeniyle ölenlerin hükmen şehit olarak kabul edilebileceğini de söylüyor. (Gazeteler, 08 Nisan 2020) 

Mustafa Kemal Atatürk'ten sonraki iktidarlar sonunda ülkeyi, İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni T.S. Eliot’un (Thomas Stearns Eliot) ‘’The Waste Land’’ (Çorak Ülke) ismindeki şiirindeki gibi hiçbir kökün kavramadığı, hiçbir dalın büyümediği bir taş döküntü, çorak bir ülke haline getirdiler… (What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish? Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)… 

İsim vermeyeyim, ülkenin en meşhur şairleri bile Fransız şairler Baudelaire’nin, Mallarme’nin, Verlaine’nin taklidinden bile öte gidemediler…

Sonuç

Siyaset; sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır. Ülkeyi yönetenler bu kısır ve çölleşmiş fikri yapılarıyla siyaset üretemeyince ülke insanlarını Doğu’nun dağlarında, Arap’ın çöllerinde harcadılar... Hala da harcamaya devam ediyorlar...

Çölleşen; kurutulan sulak alanlarla, kesilen ağaçlarla, yanan ormanlarla sadece arazilerimiz değildir…  Tüm bir ülkenin aydını körleşirken, arazileri gibi ülkenin zihni de bu şekilde çoraklaşarak çölleşmektedir…

Çöller; dağların arasında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kervan geçmeyen, kuş uçmayan, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyadır… Çöller; kurak, çorak ve susuzdur... Bitki örtüsü dikendir… Çöllerde yılan, kertenkele, kokarca, akrep, yarasa ve kemirgenler yaşar... 

Gidilen yol yol değildir...

Osman AYDOĞAN

(*) ‘’Artık kimse ‘Harâbat’a ‘Tahrib-i Harâbat’ diye cevap verememektedir’’ sözüne bir açıklama yapmam gerekiyor:

‘’Harâbat’’, Ziya Paşa'nın 1874-1875'te yayınlanan ve içerisinde Türk, Arap, İran ve Çağatay sahasında yazılmış şiirlerden seçmeler bulunan üç ciltlik divan edebiyatı antolojisidir.

Ziya Paşa, bu kitaba dil, edebiyat ve şair hakkındaki görüşlerini anlattığı dokuz bölümden oluşan bir mukaddime (önsöz) yazar. Ziya Paşa bu önsözde Osmanlıca'nın Arapça ve Farsça ile zenginleştiğini savunur, Divan edebiyatını över, halk edebiyatını eleştirir. Hâlbuki aynı Ziya Paşa, daha önce Hürriyet gazetesinde yayınlanan ‘’Şiir ve İnşa’’ makalesinde edebiyatın Arapça ve Farsça boyunduruğunda anlaşılamaz hale geldiğini söyleyerek halk edebiyatı biçimlerine dönülmesini savunmuştur... Harâbât’ın bu mukaddimesi, ‘’Mukaddime-i Harâbât ‘’adı altında ayrı bir eser olarak basılır…

Ziya Paşa’nın bu ikili tavrına eleştiri olarak Harabât’ın ilk cildine karşılık Namık Kemal cevap olarak ‘’Tahrib-i Harâbât’’, ikinci cildine karşılık ‘’Takip’’ adlı eleştirilerini yazar.

Ziya Paşa, Nâmık Kemal’in bu suçlamalarına yetmiş dört beyitlik bir manzume ile cevap vermişse de bu manzume yayımlanmaz…


Yorumlar - Yorum Yaz