• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam864
Toplam Ziyaret897394

Kaçış (2): Montaigne ve İç Kalesi

Kaçış (2): Montaigne ve İç Kalesi

07 Ekim 2019

Michel de Montaigne (1533 -1592) ‘’Denemeler’’ini ailesinden kalan şatonun bir kulesine on yıl boyunca kapanıp öyle yazar. Montaigne bu sürede hem bedenini bu kuleye hem de kendisini kendi iç dünyasına (İç Kale) hapseder…  Daha doğrusu kendi iç dünyasına kaçar…

Montaigne’nin ‘’Denemeler’’ini ayrı bir yazı konusu olarak ayrıca anlatacağım… Bu yazıdan maksadım ise Montaigne’in biyografisini ve iç kalesini Stephan Zweig’in kaleminden anlatmaktır. Montaigne’i anlatmak o kadar kolay değilse de geçmişte Nietzsche bunu bir cümleyle başarmış. Nietzsche şöyle demiş Montaigne için: “Bir zamanlar böyle bir insanın yaşamış olması, bugün şu yeryüzünde yaşamanın hazzını gerçekten artırıyor.” 

Daha önce de bahsettiğim gibi Zweig, hümanist düşünür Erasmus'la başladığı içsel yolculuğuna yine bir hümanistle, Montaigne'le noktayı koyar.  Zweig, 20’li yaşlarında karşısına çıkan Montaigne’inin “Denemeler” adlı kitabına ilk başlarda büyük bir önyargı ile yaklaşır. Ancak Zweig, Montaigne’i okudukça onu kendisiyle özdeşleştirir ve benimser… Ve Zweig, "En gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir," diyen Montaigne'de kendini bulur. Sonunda Zweig, Montaigne’in biyografisini yazar.(*) 

Stefan Zweig’ın yazdığı Montaigne’in biyografisi okuyanı Montaigne’in iç dünyasına doğru kısa bir yolcuğa çıkarır… 

Zweig’ı en çok etkileyen ise Montaigne’inin benliğini bulma yolundaki uğraşıdır. Hayatı boyunca benlik üzerine ve kişinin kendi iç savaşını kazanıp özgürleşmesine dair arayışını sürdürmüş olan Montaigne ile tanışan Zweig, onun her sözünde kendi arayışına dair yeni bir anlam bulmanın sevincini yaşar…  

Zweig’ın Montaigne’e sarılmasını kitabı Almancasından çeviren Ahmet Cemal önsözde şöyle özetliyor: “...Her türlü özgürlük anlayışının yerini kan kokan yeni bağnazlıklara bıraktığı bir dönemde insanlığını korumakta hâlâ kararlı olan insan ne yapabilir? Nereden yardım alabilir? Nasıl bir insanlık ve erdem anlayışının surlarının arkasına çekilebilir? Her şeyden önce insanı insan kılan değerlere ve ideallere yeniden bağlanabilecek gücü nasıl ve nereden bulabilir? ...”

Ancak Montaigne’nin ‘’iç kale’’sinin bir özelliği vardır… Bu ‘’iç kale’’ ancak ve ancak iyi bir eğitim ve kültür temeline oturursa fayda sağlar... Bu şekilde iyi bir eğitim ve kültürle beslenmiş hayat, yeteneğiyle, becerileriyle kendi ‘’iç kale’’sinde insanı yeniden biçimlendirir. Bu anlamda biçimlenme, “iç kale”lerini aklıyla ayakta tutanlara özgüdür. Montaigne’e göre iç kaleleri olmayanlar, alışılmışın dışında başka bir hayat yokmuşçasına yaşarlar. …

‘’İç Kale’’ aynı zamanda insanın kendisiyle böylesi bir kültür temelinde diyaloğu demektir. Bu diyalog için de Montaigne şöyle der: ‘’İnsanın kendisi ile diyaloğu erişilebilecek en yüksek sanat formudur…’’

Şimdi gelelim Zweig’in kitabında anlattığı Montaigne’ye…

Zweig’in Montaigne’i anlattığı kitabında giriş cümlesi şöyle başlıyor:  ‘’Homeros, Shakespeare, Goethe, Balzac ve Tolstoy gibi bazı seçkin yazarlar vardır; bunlar, hangi yaşta ve hayatlarının hangi evresinde olurlarsa olsun herkese hitap ederler. Bir de belirli bir anı yaşayana dek ne kadar önemli olduğu iyi bir şekilde anlaşılmayan yazarlar vardır. Montaigne bunlardan biridir. Gerçek değerinin farkına varabilmeniz için çok genç ve hayat acemisi olmamalısınız.’’

Montaigne’in kökleri tüccar olan bir aileden gelir.  Babasının dedesi Bordeaux başpiskoposundan bir şato satın alarak asalet sahibi olur. Montaigne’in babası da ticareti bırakıp “şövalye” olur ve ailesine unvan kazandırır… Montaigne doğduğunda artık zengin ve asil kabul edilen bir ailenin çocuğudur. Montaigne’in babası oğlunu bir sütanne yerine bir orman köylüsüne verir. Montaigne çocukluğunu burada geçirir. Montaigne’in babasının amacı oğlunun çocukluğundan itibaren üst sınıftan, unvan taşıyan elitlerden biri olduğunu hissetmesini önlemek, konforsuz yaşamaya alışmasını sağlamak ve ‘’kendisine sırtını dönenlere değil, el verenlere yakın hissetmesini’’ sağlamaktır.

Okul çağına geldiğinde Montaigne, Fransızca’dan çok Latince konuşulan, sabahları ruh sağlığı iyi olsun diye başucunda keman ve flüt çalınarak uyandırıldığı evine geri alınır. Montaigne döneminin iyi bir okuluna gönderilir. Fakat Montaigne okuldan, öğretilenlerden, öğretilme şekillerinden hiç mi hiç hoşlanmaz. Bunun üzerine ailesi onun evde iyi bir eğitim almasını sağlar. Alman bir eğitmen tarafından yetiştirilir. Eğitim süresince Yunan ve Latin edebiyatını ve dilini öğrenir. Daha sonra da Bordeaux Edebiyat Fakültesi'nde felsefe okur.

1568’de babası ölür; şato ve yönetimi Montaigne’e kalır. Aile mirası olarak yürüttüğü yüksek mahkeme üyeliği, belediye meclisi üyeliği gibi resmi görevler ve unvanları vardır. O zaman öyledir; 1570’te bu görevleri satış yoluyla devreder.

Montaigne, şatoda kullanılmayan bir kulenin ilk katını yatak odası ikinci katını kütüphaneye çevirir. Sonra gövdesini bu kuleye ve kendisini de Goethe’nin “İç Kale” dediği kendi içine kapatır. Montaigne içindeki “ben”i, içindeki “özgür insan”ı arama işine bu kulede ve kendi içinde aramaya başlar. Aradığı tek şey vardır; “içindeki özgür insan”... Montaigne’in aradığı aslında kendisidir… 

Montaigne, bu kuledeki günlerini kitaplarıyla ve yazılarıyla geçirir. Kilisenin insanların aklını sürekli çelmesini eleştiren yazılar yayınlar. Avrupalıların coğrafi keşiflerde tanıdığı yeni uygarlıkları köleleştirme, yok sayma girişimlerine ve bu yeni medeniyetlere ''barbar, yamyam'' nitelemelerine karşı çıkar… Bu çalışmaların sonucu olarak daha insancıl bir dünyayı hayal ederek ünlü ‘’Denemeler ‘’adlı kitabı ortaya çıkar. 

Montaigne, 1570 ile 1580 arası tam on yıl bu kulede kalır. Nadir zamanlarda dışarı çıkar.  Tavan kirişlerine, kafasını kaldırdığında kılavuzu olacak yıldızlar misali (zaten kubbe şeklindeki tavana da Montaigne gökyüzü gibi yıldızlar işletmiştir) hepsi de Latince 54 özdeyiş yazar... Bir tanesi hariç o da kendi dilinde Fransızcadır; “Ne biliyorum?”

Montaigne için görkemli şatosunun kulesi, yani iç kalesi dokunulmazdır. O, zaman zaman dışarı çıkabilir. Ancak dışardan hiçbir şey içeri giremez. Çünkü o kule ya da o kale onun özgürlüğünün, dokunulmazlığının sembolü değil aynı zamanda somut yansımasıdır. 1882 yılında çıkan yangında bütün şato yanar. Bir tek yer hariç; Montaigne’in kulesi…

Montaigne’nin bu kendini arama süreci (1570 -1580) Fransız dini savaşlarına (1562 ile 1598 arasındaki sekiz iç savaş dönemi) ve isyanlar dönemine denk gelir. İsyanlar ise zayıf bir krallığın ve Katolikler ile Fransız Protestan grubu olan Huguenotlar arasındaki dini çatışmaların sonucuydu…

Montaigne, ailesinden ve insanlardan kendisini soyutlayıp, kaçıp, kendisini şatosuna hapsettiğinde 38 yaşındadır. Bu yolculuk kendisi ile birlikte “insanoğlu”nu arama yolculuğudur... On yılın sonunda anlar ki Montaigne, insanı tanımak ve anlamak insanla iç içe olmaktan geçer. Bundan sonra da soyut yolculuğu bırakıp gerçek yolculuklara başlar... Ülke ülke, coğrafya coğrafya gezerek insanı keşfe çıkar. Bu yolculukta görülmeye değer yerler arama peşinde değildir; çünkü farklı olan her şey, ona göre görülmeye değerdir. Tersine herhangi bir yer çok ünlüyse eğer, Montaigne orayı görmekten kaçınmayı yeğler; çünkü orayı zaten çok kişi görmüş ve anlatmıştır.

22 Haziran 1580 tarihinde başladığı yolculuğu 30 Kasım 1581 günü sona erer… Bu yolculuğu kendi ifadesiyle on yedi ay sekiz gün sürer…

Yolculuğundan sonra 7 Eylül 1581 tarihinde oybirliği ile seçildiği Bordeaux Belediye Başkanlığı görevini istemeye istemeye yerine getirir.

Montaigne için tüm yaşamı ve deneyimleri çalışıp bitirdikten sonra geriye öğrenilecek tek şey kalmıştır: Ölüm… Ve Montaigne bilgece yaşadığı gibi bilgece ölür. Montaigne için son dini ayinler yapıldığında takvimler 13 Eylül 1592 tarihini göstermektedir.

Şimdi bu kitaptan, Zweig’in kaleminden Montaigne’in anlatıldığı bazı bölümler:

"İnsanın imkân varsa karısı, çocuğu, parası hele sağlığı olmalı; ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkânın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada hiçbir konuğa yer vermeksizin kendimizle dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın."

‘’Bütün bu curcunayı neden bu kadar ciddiye alıyorsun? Yaşamak zorunda olduğun çağın saçmalıklarının ve fesatlıklarının seni bu kadar etkilemesine neden izin veriyorsun? Bunlar ancak bedeninin sıyırıp geçebilir, iç dünyana erişemezler. Dış dünya, sen buna izin vermediğin sürece, senden bir şey alamaz, sinirini bozamaz. Yaşadığın çağın olayları bunlara dâhil olmayı reddettiğin sürece etkisizdirler, benliğini saf tuttukça dönemin delilikleri gerçek tehlike oluşturmayacaklardır. Hatta ilişkilerinden en moral bozucu şeyler, aşağılamalar, talihsizlikler; tüm bunları, ancak onlar karşısında zayıflık gösterirsen hissedersin, olgulara değer, önem, neşe ve acı yükleyen senden başka kim var? Dışarıdan hiçbir şey moralini bozamaz ve yükseltemez; iç dünya özgür ve samimi kalabildiği sürece dışarıdan gelen en güçlü baskıyı dahi kolaylıkla def eder.’’

‘’Dünyayı sadece kendinize bakarak tanımlayamazsınız. Bu nedenle tarih okur, felsefe çalışır; dersler ve hükümler çıkarmak için değil, geçmişte başka insanların nasıl davrandıklarını anlamak için.’’

‘’Özgürlüğün gerçek esası, başkalarının özgürlüğünü kısıtlamamaktır.’’

“Ben, Montaigne, dünyadaki her homme libre’in, yani her özgür insanın ilk atası, koruyucusu ve dostu, bu yeni, ama yeniliğine rağmen sonrasız bilim dalının, kendini her şey ve herkes karşısında ayakta tutabilme biliminin en iyi öğreticisi sayıyorum.”

‘’Dünyadaki hiçbir konum ne ait olduğu ırk ne de yetenek seviyesi, insanın asaletini belirlemez. Bunu sadece kendi kişiliğini koruma ve hayatını yaşama seviyesi belirler. Bu nedenle Montaigne’e göre insanın kendisi ile diyaloğu erişilebilecek en yüksek sanat formudur: ‘Sanatın özgürleşmesinden bahsederken, öncelikle bizi özgür kılan sanattan başlamalı.’ ’’

“Özgür olabilmesi için insanın borçlu ve birtakım bağlantılar içinde olmaması gerekir; oysa hepimizin devletle, toplumla, aileyle aramızda bağlar bulunmaktadır: düşünceler, konuştuğumuz dilin egemenliği altındadır; mutlak anlamda özgür insan düşüncesi hayalden başka bir şey değildir. Hepimiz bilincine vararak ya da varmaksızın, aldığımız eğitim sonucu ahlakın, dinin, dünya görüşlerinin kölelerine dönüşürüz; soluduğumuz, zamanın havasıdır.”

‘’Montaigne için doğada gereksiz bir şey yoktur, gereksizliğin kendisi bile gereksiz değildir. Evrende var olan her şeyin kendisine ayrılmış bir yeri vardır. Montaigne güzelliği daha görünür kıldığı için çirkinliği sever, iyiliğin altını çizdiği için kötülüğü sever, aptallığı ve işlenen suçları da sever. Bunların hepsi iyidir, Tanrı çeşitliliği kutsamıştır.’’

‘’Dünyanın çeşitliliğini doktrinler ve sistemler içine hapsetmek düpedüz yalan ve suçtur. İnsanları kendi özgür yargılarından, iradelerinden ayırmak, onlara dışarıdan bir şeyler dayatmak da sahteciliktir.’’

‘’Herkes Sorbonne profesörleri, danışmanlar, sefirler, Zwingli’ler, Calvin’ler ‘Gerçeği biliyoruz’ diye iddia ederlerken; Montaigne, ‘Ne biliyorum?’ diye karşılık vermiştir. Sürgünlerle, işkencelerle onlar ‘Böyle yaşamalısınız!’ diye dayatmak isterlerken; Montaigne, ‘Kendi fikirlerinize sahip çıkın, benimkilere değil! Kendi hayatınızı yaşayın! Beni kör gibi takip etmeyin, özgür kalın!’ diyordu.’’

‘’Kitlesel delilik anlarında hepimizin kendimize telkin ettiğini o da kendisine söylemektedir: Dünyayı umursama! Dünyayı değiştiremezsin, bir şeyleri iyileştiremezsin. Kendine odaklan, kendinde kurtarılabilecek bir şey varsa onu sağlama al. Başkaları imha ederken sen inşa et. Kendini kapat, dünyanı inşa et. ‘’

‘’Yaşadığımız çağda genellikle kadınlar kocaları hakkında olumlu düşünce ve duygularını onlar ölene kadar ifade etmiyorlar. Yaşarken münakaşalardan çekerken öldüğümüzde sevgi ve ihtimam görüyoruz. Dul kaldıktan sonra sağlığı daha iyiye gitmeyen çok az kadın bulunur. Sağlık pek de yalan söylemeyen bir özelliktir.’’ (Bu cümleleri Montaigne evlendikten birkaç ay sonra söylüyor!) (Günümüzde bir araştırma, bir şekilde dul kalmış kadınların kendilerini daha özgür hissettiklerini söylüyor. Montaigne ise bunu dört asır önceden söylüyor!)

’’Ruhumun derinliklerine inebildikleri takdirde onun hiçbir zaman herhangi birine fazla yaklaşabilecek, zarar verebilecek, öç alabilecek ya da kıskançlık duyabilecek, herkesi öfkelendirecek ya da sözünü tutmayacak biri olamayacağını göreceklerdir. Ve içinde yaşadığımız zamanın herkese olduğu gibi bana da fırsatlar sunmasına rağmen, ellerimi hiçbir zaman bir başka Fransız’ın malına ya da servetine uzatarak kirletmedim. Savaşta ve barışta yalnızca benim olanla yaşadım; hiç kimseden karşılığını yeterince vermeksizin bir hizmet istemedim… Çünkü benim, yargılarına boyun eğdiğim kendi yasalarım ve kendi mahkemem var.’’

Bu kitabın; yaşadığı çağdan ve dünyadan yorulduğunu ve ağırlığı altında ezildiğini hissedip de kaçmak duygusuyla dolup taşanların beğenecekleri ve kendilerini bulacakları bir kitap olduğunu düşünüyorum…

Kaçış bir kurtuluştur...

Osman AYDOĞAN

(*) Bu kitabın Türkçesini iki yayınevi yayınlar: Birincisi ve ilk olarak Can Yayınları Ahmet Cemal’in çevirisi ile yayınlar (2012). Diğerini ise Zeplin Yayınları Çağatay Duruk’un çevirisi ile yayınlar (2019). Tercüme eserler ne yazık ki orijinal dilin verdiği anlamdan oldukça uzak oluyorlar. Buna rağmen Ahmet Cemal’in çevirisi kusursuz nitelikte diyebilirim. 


Yorumlar - Yorum Yaz