• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi14
Bugün Toplam468
Toplam Ziyaret738597

Aydın, Dönek ve Diktatör

Aydın, Dönek ve Diktatör

Osman AYDOĞAN, 14 Haziran 2015

***

AYDIN

Aydın kavramının eski dildeki karşılığı ‘’münevver’’dir. Karşılığı ise aydınlatandır. 
Aydının değişik yazarlara göre tanımları farklı farklıdır: 
Tevfik Fikret’e göre: Aydın "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insan’’dır. Fikret’e göre aydın olmanın, olmazsa olmaz koşullarında birisi de "özgür ve bağımsız düşünmektir."
İlbey Ortaylı'ya göre: Aydın dünyaya, atalarından devraldığı değerlerle veya tartışmasız bir tavırla değil; kendi kavram ve araçlarıyla bakan kişidir. 
Macit Gökberk'e göre: Aydınlar, düşünceleri ve değer ölçüleriyle topluma öncülük etmek görevini yapan ya da bunu yapmaları gereken kişilerdir. 
Emre Kongar'a göre: Aklı ve bilgisi ile toplumuna öncülük eden kişidir... Aydın, evrensel olarak her şeyi sorgular. (Türkiye'de ise her şeyi sorgulamak aydın olmak değil, ancak "hain" olmakla olanaklıdır..)
Melih Cevdet Anday'a göre: Aydın, akıllı zeki ve bilgili olmanın yanında, sadece aydınlanmış değil aydınlatıcı da olmalıdır. 
Kısaca aydın, Toplumu aydınlatandır, evrensel değerleri kendi ülkesi için de isteyendir. Aydın olmanın olmazsa olmaz koşullarından birisi de özgür düşüncedir.

Ve aydın denince de aklıma Yalçın Küçük’ün beş ciltlik ‘’Aydın Üzerine Tezler’’ isimli kitabı gelir. (Tekin Yayınevi, 1990)
Ve Yalçın Küçük denince de aklıma onun 12 Eylül’den kalan şu öyküsünü hatırlarım: Yalçın Küçük 12 Eylül zindanlarında yatarken kendisine kullandığı ilaçları demir parmaklıklar arasından vermek isterler. Yalçın Küçük; ‘’Ben Türk aydınının gururunu ve onurunu taşıyorum. Bana bu şekilde davranamazsınız.’’ der ve ilaçlarının bu şekilde kendisine verilmesini kabul etmez.

“Aydın Üzerine Tezler”de Yalçın Küçük, aydın sorununu şöyle anlatıyor:
“Türkiye, tarihinin en aydınsız dönemini yaşıyor. 10 yıllara sıkışan bu yüksek tansiyon, Türkiye aydınında süreksizlik yaratıyor. On yılda yükselen, arkasından gelen on yılda alçalıyor, alçalmayı, ebedileştiriyor. Bunun edebiyatını yapmaya çalışıyor. Aydın, aklıyla ve inatla mücadele eden insandır. Mithat Paşa’nın Taif’de boğulması aydın tarihinde bir dönüm noktasıdır. O tarihten bu yana aydın etkinliğini kaybetmiştir. Günümüzde ise aydınlar toptan kırıma uğradığından, aydınlanma doktrininin yerini postmodernizm ile dinsel gericiliğin aldığı bir dönem yaşıyoruz.
Olumsuzluklara tepki göstermeyen, buyruklara boyun eğen, pasifize edilmiş toplumda, aydınlar toplumun aykırı bireyleri olarak küçümsenir hale gelmiştir.”

Yalçın Küçük 1980’li yıllarda aydın sorununu böyle anlatıyordu. Ancak o günden bu güne ise ilaçlarının bile kendisine demir parmaklar ardından verilmesini kabul etmeyen aydından siyasi iktidara yamanan, el etek öpen ve emir kulu haline getirilen aydınlar zamanına geldik…

Aydınlar sorununa teşhisi teee on dokuzuncu yüzyıldan Osmanlı devlet adamı ve şâiri Keçecizade İzzet Molla koymuştu. Teşhisin aslı Osmanlıca;

''Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap
Eyler onu müdahanei âliman harap''

Türkçesi şu;
''Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz, 
Onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.''

Derim ki başımıza ne gelmişse gerçek aydınların pasifize edilerek küçümsenmeleri ve sahte aydınların dalkavukluğundan gelmiştir.

Aydını gerçek aydın olmayan toplumların sonu karanlıktır.

***
DÖNEK

Hintli şair Sri Chinmoy Ghose’nin güzel bir sözü vardı: ‘’Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak.’’ 
Dünyada da böyle ama güce olan sevgi ve biat özellikle Doğu toplumlarına özgü bir özelliktir. Doğu'da güç merkezi mıknatıs gibi bütün dönekleri, yandaşları, yalakaları üzerine çeker. Siyasi tarihimizde bunun sayısız örnekleri vardır. 
Muhtemeldir ki önümüzdeki günlerde ülkemizde güç merkezi değişecek gibi gözüküyor. Dolayısıyla dönekleri, yandaşları, yalakaları ve fırıldakları önümüzde hareketli bir dönem bekliyor.

Tarihten bir döneğin akıbetini Ahmet Cemal, 05 Mayıs 2014 tarihli Cumhuriyet’teki köşesinde kendilerine ders olur diye şöyle aktarıyordu:

Fransız İhtilali döneminin ve hemen sonrasının ünlü devlet adamı Joseph Fouché (1759-1820), siyasi tarihte yandaşlığın, yalakalığın ve dönekliğin piri sayılabilecek olanlardandı. Sıradan bir din adamı iken Fransız İhtilali ile birlikte devrimcilere katılıp kiliseleri yakan, Robespierre’in saflarında çalışan, onu deviren komploda yer aldıktan sonra kendini var gücüyle Napolyon’un yükselişine adayan, Waterloo’dan sonra ise bu kez Fransa Kralı XVIII. Louis’nin yanında bir bakanlık kapan Fouché, dönekliği ile kralı aldatamayınca her şeyini yitirir ve Fransa’dan sürülür.

Fouché üzerine olağanüstü bir biyografi yazmış olan Stefan Zweig, bu kadar dikkatli bir siyasetçinin nasıl olup da kraldan bir şeyler bekleyebildiği sorusuna şu karşılığı vermiştir:

“İhanet etmeye o kadar alışmıştı ki, sonunda ihanet edecek birini bulamayınca kendine ihanet etti!”

***
DİKTATÖR

Bir gün bir bostan korkuluğuna dedim ki, bu ıssız tarlada dikilmekten yorulmuş olmalısın.
Ve o dedi ki, korkutmanın zevki derin ve devamlı ve beni hiç yormuyor.
Bir an düşündükten sonra dedim ki, bu doğru; ben de o zevki bilirim.
Dedi ki, bunu sadece içi samanla dolu olanlar bilir.
Sonra, beni yücelttiğini mi yoksa küçümsediğini mi anlamadan yanından ayrıldım.
Bir yıl geçti, o bir yıl boyunca korkuluk bir filozofa dönüşmüştü.
Ve tekrar yanından geçtiğimde iki kargayı şapkasının altına yuva yaparken gördüm.
Halil Cibran, Deli, Anahtar Kitaplar, 1998, Sayfa 14

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz