• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam654
Toplam Ziyaret734822

Tuna’dan gelen tehlike…

Tuna’dan gelen tehlike…

30 Nisan 2019

Tuna Nehri, Volga'dan sonra Avrupa'nın ikinci uzun ırmağıdır. Tuna Nehri Almanya’dan doğar sonra sırasıyla batıdan doğuya doğru Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan’dan akıp geçerek Romanya’dan Karadeniz’e dökülür…

Kısmet oldu, Tuna’nın doğduğu kaynağı gördüm, geçtiği bütün ülkelerden Tuna ile beraber ben de geçtim ve son olarak Romanya’dan Karadeniz’e döküldüğü yerde bulundum…

Ve Tuna’nın sadece bir nehir olmadığını gördüm... Tuna Avrupa tarihinin en güçlü aktörlerinden birisiydi. Biz Tuna'nın bu yönünü pek bilmeyiz... Biz sadece Plevne'yi biliriz, onu da Osman Paşa ile biliriz, onu da "Tuna nehri akmam diyor etrafımı yıkmam diyor" türküsüyle biliriz…Biz sadece Estergon'u biliriz, onu da ''Estergon, Estergooon'' türküsüyle biliriz...

Neyse gelelim sadette…

İtalyan yazar Claudio Magris’in Tuna ile ilgili güzel bir kitabı var: ‘’Tuna Boyunca’’ (Turkuvaz Kitap, 2008)  Yazar kitabında işte benim de düşündüğüm gibi Tuna’nın sadece bir nehir olmadığını anlatır. Claudio Magris’e göre Tuna akan bir suyun değil akan biz zamanın tanığıdır.

Kitaptan bazı bölümle aktarmak istiyorum:

‘’Bir noktadan sonra Tuna'nın kaynağına ilişkin tartışmalar anlamını yitirir ve nehrin kimliği, kültürel birikimi ve kapsadığı tarihsel süreçler önem kazanır. Örneğin Tuna, çoğunlukla Alman karşıtı bir simgesellik taşır. Bu yönüyle Ren'den de ayrılır. Farklı ırkların karşılaşıp karıştığı bir coğrafyayı sarıp sarmalar: 'Tuna, Alman-Macar-Slav-Latin-Musevi Orta Avrupası'dır.’’ (s. 22)

‘’Tuna, ırkların yüzyıllar boyu karıştığı bir coğrafyanın da simgesidir. (s. 27) Tuna'nın bir imparatorluk boyu olduğu da ortaya çıkar. Alman, Osmanlı ve Roma imparatorlukları hep Tuna etrafında varolmuş ve hâkimiyetlerini genişletmek için bu bölgede savaş vermiştir. Tuna'nın haritası, daha ileriki bölgelerde, askeri bir atlasa benzer.'’ (s. 80)

‘’Tuna'nın yayıldığı alan bir anlamda Roma da demektir. Roma ise, her şeyden önce hâkimiyet anlamına da gelir ve öne sürdüğü evrensellik, hâkimiyetinin maskesidir.'’ (s. 84)

‘’Tuna, içinde tarih kadar siyaset ve sanatı barındırışıyla da dikkat çeker.’’ (s. 109)

 ‘’Nehir, akıp gittiği şehirler ve kıyılar boyunca şatoları, büyük hükümdarların saraylarını, onların suretlerini ve bir zamanlar ellerinin altında tuttukları görkemli kentler ile meydanları da selamlar. Bunun yanında Tuna kültürü, 'dünyanın tehdidi altında olunca, hayatın saldırısına uğrayınca ve acımasız gerçeğin içinde kaybolmaktan korkulunca sığınılacak bir kaleye dönüşür.’' (s. 134)

 ‘’Attilla Josef (Macar Şair) ise Tuna'yı 'bulanık, bilge ve yüce' biçiminde niteler; Josef'i bu değerlendirmeye iten şey 'annesinin kuman kanı ile babasının Rumen Transilvanya kanının kendi damarlarına karışması'dır. Sonuç olarak Josef için Tuna 'geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek' demektir.’’ (s. 243)

‘’Tuna'nın bir başka özelliği de, sınırlar çizmesidir. (s. 336)

Bu noktadan sonra önemli bir noktaya değiniyor Magris: ‘’Tuna kültürü, 'diğerleri' olarak adlandırılanlara (örneğin Türkler, Slavlar) karşı önemli bir siper işlevi de görmüştür. (s. 340)

‘’Tulcea yakınlarındaki delta, hem tarihi hem de kültürel bir anlam taşır. Delta aynı zamanda halkların ve ırkların havzasıdır, Tuna sanki yüzyılların ve uygarlıkların alüvyonunu, tarihten parçaları denize götürürken kıyılara da taşıyarak etrafa dağıtır.'’ (s. 344)

Yazar Magnis’in kitabında anlatmadığı Tuna ilgili tarihi bir olayı da ben anlatayım.

Haçlı seferi dönüşü İngiltere Kralı Aslan Yürekli I. Richard, Avusturya İmparatoru V. Leupold tarafından esir alınarak Tuna Nehri’nin oluşturduğu Wachau vadisindeki Dürnstein şehri üzerindeki kalede hapsedilir. Uzun aramalar sonunda yerini aralarındaki ıslıkla çaldıkları müzik sayesinde yaveri bulur.  İngiltere ile yapılan uzun süren müzakereler sonunda bir anlaşmaya varılır ve 130.000 Mark fidye ile Kral Richard serbest bırakılır. Bu para ile de Avusturya Viyana yakınlarındaki Wiener Neustad şehrini kurar…

Magris kitabında Tuna vasıtasıyla bizim tarihimizden ve tarihi kişililerden de bahsediyor. Magris kitabında II. Viyana kuşatmasının Avrupa'da nasıl bir iz bıraktığını ve hiç unutulmadığını şöyle anlatır:

“Viyana’yı 200 bin kişiyle kuşatan Kara Mustafa’nın ordusu, yalnız askerlerden ibaret değildi. Orduda aynı zamanda teknisyenler, artizanlar, hokkabazlar, şairler, sadrazamın 1500 cariyesi, cariyelerin teslim edildiği karaderili harem ağaları da bulunuyordu... 60 günlük Viyana kuşatması, bu abartılı ayrıntılarıyla hâlâ bugüne ait bir olaymış gibi hatırlanır. Orta Avrupa tarihinin katmanları, geçen yüzyıllara rağmen, hâlâ sonuçlanmamış çatışmaları ve açık yaralarıyla canlı kalan, bu haliyle eski büyük bir ağacın köklerinde ve dallarındaki yaşam damarlarını andırır...”

Haçlı orduları Komutanı Polonya Kralı III. Jan Sobieski Tuna üzerindeki hâkim tepe olan Kahlenberg’den başlayarak yaptığı saldırı ile kuşatmayı dağıtarak Viyana’yı Türklerden kurtarır. Kahlenberg Tepesii Avrupa’da Alplerin Tuna batısında başladığı noktadır. Bu noktada Tuna'nın doğusunda ise Karpatlar başlar. Burası tam bir boğazdır... Burası tam da Avrupa'nın kapısıdır... Türkler eğer bu boğazı aşabilselerdi tüm avrupa bir sel gibi akabileceklerdi...

1815 yılında Avrupa’nın yeniden düzenlendiği Viyana Kongresi Tuna kıyısında yapılır…

Yazar Magris’in Tuna’yı anlattığı bu kitabında Avusturya ve Viyana’nın ayrı bir yeri vardır. Tuna ve Avusturya sanki tarihin, siyasetin, zamanın ve geleceğin kesişme noktası gibidir.  

Yazar Magris’in yine kitabında yer vermediği bir bilgi daha ben eklemek istiyorum:

19. yüzyıl Alman şair ve oyun yazarı Christian Friedrich Hebbel’in Avusturya ile ilgili bir sözü vardı: “Avusturya, büyük dünya provalarının yapıldığı küçük bir dünyadır.” 

İşte bu noktada günümüze dönmem gerekiyor.

Biz kendi içimizde hır gür, bitmeyen seçimlerle (2014 Parlamento, 2016 Referandum, 2018 Cumhurbaşkanlığı, 2019 Yerel) uğraşırken ve cumhur, millet, illet, zillet diye birbirimizi yerken bakın Avusturya Viyana’da neler oldu neler…

Avusturya’da Avusturya Halk Partisi (ÖVP) Genel Başkanı Sebastian Kurz ve aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri Heinz Christian Strache’nin kurdukları koalisyon hükümeti 18 Aralık 2017 tarihinde göreve başladı.

Kabinedeki 14 koltuktan kilit konumdaki savunma, dışişleri, içişleri, altyapı, sağlık, sosyal yardım bakanlıkları (toplan altı bakanlık) aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi’ne (FPÖ)  verilir. Bunlardan eskiden de savunma bakanlığını elinde bulunduran FPÖ bu sefer bakan olarak aşırı sağcı Mario Kunasek’i görevlendirir. İçişleri bakanı FPÖ’lü yine aşırı sağcı Herbert Kickl, dışişleri bakanı FPÖ’lü aşırı sağcı Ortadoğu uzmanı Karin Kneissl olur…  Altyapı bakanı olan FPÖ’lü aşırı sağcı Norbert Hofer de 2016’da cumhurbaşkanlığı seçimini kılpayı kaybetmişti…

‘’Bunda ne var, bir hükümet kurulmuş işte’’ diyeceksiniz ama demeyin derim.

Şöyle ki Avusturya Halk Partisi (ÖVP) Genel Başkanı ve Başbakan Sebastian Kurz ile aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri ve Başbakan yardımcısı Heinz Christian Strache kabineyi ve bir manifesto niteliğindeki aşırı sağcı, yabancı karşıtı hükümet programını tam da Kahlenberg tepesinde açıkladılar…

Buna da ‘’ne olmuş ki Kahlenberg’de kabine ve aşırı sağcı hükümet programı açıklanmışsa’’ demeyin..

Tuna üstündeki Alplerin başlangıcı, Avrupa'nın kapısı Kahlenberg’in bütün Avusturyalılarca ve bütün Avrupalılarca tek bir simgesel anlamı vardır: “Avrupa’nın Türklerden kurtuluşu ve Türklerin Avrupa kapılarından çevrilmesi.” 

Gelin tekrar Magris’in kitabına geri dönelim… Bir türlü mazi olmayan ve hiç unutulmayan dört yüz yıl öncesinin tarihi ile günümüz arasındaki devamlılığı gözler önüne seren bu başyapıt eserinde ne demişti Magris: ’’Tuna kültürü, 'diğerleri' olarak adlandırılanlara (örneğin Türkler, Slavlar) karşı önemli bir siper işlevi de görmüştür.’’ (s. 340) Kısaca Magris, Tuna halkları için Türklerin ve Slavların “öteki” olduğunu anlatırdı ya. 

Yazar Magris, Tuna ve Avusturya'yı sanki tarihin, siyasetin, zamanın ve geleceğin kesişme noktası olarak görürdü ya ve 19. yüzyıl Alman şair ve oyun yazarı Christian Friedrich Hebbel’in Avusturya ile ilgili olarak; “Avusturya, büyük dünya provalarının yapıldığı küçük bir dünyadır” derdi ya… Almanca bir sözcük vardı: ''Drehscheibe'' Tam Türkçe karşılığı tren istasyonlarındaki lokomotiflerin yön değiştirdiği döner tabla... Ancak politik anlamı siyasal ve kültürel değişimlerin olduğu yer anlamındadır. Yazar Avusturya için tam da bunu söylemek istiyor aslında...

Avrupa, AB, Almanya ve Avusturya ilişkileri içerisinde bir de şöyle bir durum var: Avrupa, AB ve özellikle Almanya kendisinin söyleyemediği politik söylemleri genellikle Avusturya'ya söyletirler, kendilerinin ilk olarak yapmak istemedikleri politik davranışları genellikle Avusturya'ya yaptırırlar...

Bu kadar ahkâm kestikten sonra artık yazının sonuç kısmına gelirsek:

Artık Türkler Avusturya’da ötekilerin de ötekisidir… Ancak anlattığım gibi Avusturya'da çok büyük provaların yapıldığını, Avusturya'nın bir ''Drehscheibe'' olduğunu ve Avusturya'nın Avrupa'nın süflörü olduğunu da hatırlarsak diyebiliriz ki artık Türkler Avrupa’da da ötekilerin de ötekisidir…Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olma ideali önüne Tuna boylarında, Kahlenberg önlerinde, Alplerle Karpatların arasında büyük büyük tahkimatlar yapılmıştır...

Ancak siz gönlünüzü ferah tutun, benim kadar karamsar olmayın. Bütün bunlar olurken ülkenin geleceğinden sorumlu olanlar o vakitler; ‘’Ey Almanya!... Ey Avusturya!... ‘’ diye Anadolu bozkırlarını inim inim inletiyordular..

Muhtemel ki bu ses Tuna boyunda Kahlenberg tepelerinde yankı bulup korkutmuştur Avusturya'yı, Avrupa’yı…

Ve bu yankı Magris’in eserinde ‘’Türkennot’’ diye geçen sözcüğün Kahlenberg tepelerinde tersten yankılanmasıdır aslında..  Bu sözcüğü de şöyle tanımlar kitabında Magris: “Almancada tercüme edilmesi çok zor ‘Türkennot’ diye bir sözcük vardır. Anlamı acı, karşı konulmaz çaresizlik, bela ve de Türk dehşeti demektir...”

Hep övündükleri Osmanlı Şark dediği Asya ile ilişkilerini hiç gevşetmezken hep Garb dediği Avrupa'ya ağırlık verirdi. Tuna tarihe şahitlik edip batıdan doğuya akarken, Türkler de tarih boyunca Tuna’nın tersine doğudan (Ötüken) batıya (Viyana) aktılar. Ancak Tuna kıyılarındaki bu değişilklik, Kahlenberg'deki bu manifesto bin yıllık bu akışın tersine dönmesi anlamına gelebilir. Ancak bu tersine gidişimizde önümüzde bizi bekleyen ne ağuşunu açmış Araplar ne de kucaklarını açmış Asya stepleri vardır... Muhtemel ki Etrüsklerin akıbetidir bizi bekleyecek olan...  

Hani dillerden düşmüyordu ya ‘’Türkiye’nin güvenliği Tuna’dan sağlanır..’’ diye... Ben de naçizane hatırlatayım istedim: 

Tuna'dan gelen tehlike büyüktür!...

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz