• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam512
Toplam Ziyaret886527

Ben buralarda yokken!

Ben buralarda yokken!

03 Ocak 2019

Bir süredir bu ortamda yoktum… Sanırım buralarda yokluğumda neler yaptığımı merak etmişsinizdir… Anlatayım o zaman…

Ama önce kısa bir bilgi…

Zaman, mekân ve bilinç arasında doğrusal bir bağlantı olduğuna inanırım ve zaman zaman da yaşarım... Anlatılası, izahı, mantığı oldukça güç, diyalektik düşünürüm, ama bu metafizik bir duygu; aynı mekânda belirli bir bilinç seviyesine ulaştığımda zaman boyutu kaybolur, aynı zamanda belirli bir bilinç seviyesine ulaştığımda da mekân boyutu kaybolur... Sanki zaman ve mekân sınırlaması olmayan gaybdaymışım gibi gelir bana… Çok sık yaşarım ben bunu, bu duyguyu... Gerçek dünya ile gerçek dışı dünya arasında, bir '' hâyâl'' dünyası ile bir ''gerçek'' dünya arasında, ‘’bilinç’’ ile ‘’bilinç dışı’’ arasında gider gider gelirim...  Asaf Hâled'in ''Mâra'' isimli şiirinin son kısmında olduğu gibi; ''ne uykudayız ne uyanık.'' Ne uykuda olurum, ne de uyanık...

İşte böyle anlarımda, bu dünyadan sıkıldığımda, bu dünya bana dar geldiğinde, ruhum bedenimden sıyrılır, zaman ve mekândan bağımsız özgürlüğüme kavuşurum. Artık kimse tutamaz beni.

''Gönül gitmek isterse gidilecek yol bitmez. Göz görmek isterse görülecek yer bitmez. İnsan çekilirse içindeki mağaraya, her yanı karanlık bilir. Her yer ona mağara görünür. İçindeki aydınlığa yürümenin yolu yollara düşmektir'' derdi Mevlânâ… Ben de Mevlânâ’nın bu düsturu ile işte o zaman düşerim yollara…

Zaman olur Güneş sistemimizin gezegenlerini dolaşırım… Buradan da sıkılır, Samanyolu Galaksisinin diğer yıldızlarına gider, buradan da sıkıldığımda Andromeda Galaksisinin yıldız sistemlerini dolaşırım… Oradan yaşadığımız dünyaya bakarım, bu sonsuz mekân içinde bir nokta, bir zerre bile olmayan bu mavi gezegenin sadece yönünü tahmin edebilirim, kendisini göremem bile…

Zaman olur bu yaşadığım mekânda kalır, zamanca geriye giderim, çooook geriye, geriye, gerilere giderim…

Bu sefer de öyle oldu... Ben bu ortamda yokken bu mekânda, bu dünyada kalıp Batı’ya doğru zamanca geriye, gerilere gittim, çoook gerilere… Ve bu gerilerde kimlerle karşılaşmadım ki, kimlerle konuşmadım ki!… Gelecek günlerde bu zamanca geriye olan yolculuğumda karşılaştığım kişileri ve yaşadığım, tanık olduğum olayları sizlere uzun uzun (her zaman olduğu gibi!) anlatacağım… Ama benim bu ortamdaki yokluğumdan sonraki bu ilkyazımda geçmişe olan yolculuğumda nerelere gittim, oralarda kimlerle karşılaştım, onlarla neler konuştum, onları sizlere kısa kısa (!) anlatmak istiyorum…

***

Önce MÖ 1. yüzyıldaki Roma’ya gittim…

Tabii Roma’ya gitmişken Sezar’ı ziyaret etmesem olmazdı. Özel kaleminden randevu talep ettim... Sağ olsun beni kırmadı Sezar.  Hemen randevu verdi bana. Bir paket çikolata alıp gittim Sezar’ın sarayına. Kapıda güvenlik kontrolünden sonra sarayının kapısında karşıladı beni Sezar. Sohbet ettik… Siyasetten, ekonomiden, askeriyeden konuştuk… Müzikten, edebiyattan, felsefeden, aşktan, Kleopatra’dan konuştuk...

Söz Kleopatra’dan açılınca onun bir hatırasını anlattı bana Sezar:

Kleopatra bir gün Sezar’a ABD marka bir pilli çakmak hediye etmiş. Tabii çok sevinmiş bu hediyeye Sezar. Ancak bir gün çakmağı kaybetmiş. Kleopatra’nın hediyesi olduğu için çakmağa da çok önem veriyormuş. Sarayın her tarafını aramış, aratmış, ancak bulamamış. Bir gün sarayda çakmağını ararken Brütüs’le karşılaşmış Sezar.. ‘’Sen de mi Brütüs?’’ diye sormuş Brütüs’e.. Brütüs: ‘’vallahi Sezar amca, ben de yok, görmedim çakmağını’’ demiş..

Saray’da bulamayınca çakmağı, düşünmüş Sezar; ‘’Belki de şehirde bir yerde kaybettim!’’ diye düşünerek Belediyeye telefon edip halka anonsla duyurmak istemiş. Telefonu tuşladığında, - pardon, o zaman tuşlu telefon yokmuş henüz- telefonun manyeto kolunu çevirdiğinde daha Sezar ‘’Ben Sezar’’ diye kendisini tanıtamadan karşıdan bet bir ses gelmiş: ‘’Kapat o telefonu! Henüz icat etmedim!’’ Meğer cevap veren Graham Bell imiş.

Sezar çaresiz çakmağı Roma sokaklarında kendisi aramaya karar vermiş. Bir sokak başında Arşimet ile karşılaşmış... Arşimet çığlık çığlığa ‘’Buldum, buldum!’’ diye bağırarak geliyormuş. Sezar, ‘’hah işte çakmağımı bulan birisiyle karşılaştım’’ düşüncesiyle sormuş Arşimet’e; ‘’Benim çakmağımı mı buldun?’’ Arşimet de Sezar’ı tersleyerek şöyle cevap vermiş; ‘’Bana ne be kardeşim senin çakmağından… Ben suyun kaldırma kuvvetini buldum!’’

Daha çok şeyler anlattı Sezar. Onları gelecek yazılarıma saklayayım. Ziyaretin kısası makbuldür deyip veda ederek ayrıldım Sezar’ın yanından.

***

Hazır Roma’ya gelmişken MS 40 yılına gittim. Bu sefer de İmparator Caligula’yı ziyaret ettim. Yediğim, içtiğim, çay, kahve ve sohbetimiz bende kalsın (dedim ya, bunları ben gelecek günlerdeki yazılarımda anlatacağım) sadece Caligula’nın çok kızgın ve asabi olduğunu söyleyeyim. Senatörlere çok kızmıştı. Bu nedenle yanında fazla kalamadım. Sizlere sadece söylediği şu sözü aktarayım şimdilik: ‘’Bu şerefsiz senatörler hakkımda benim hasta, deli ve diktatör olduğuma dair söylenti çıkarmışlar. Bu şerefsizler ben istiyorum diye atım Incitatus’u senatör yaptılar. Bu sayede dünyada ilk defa bir at bu şerefsiz senatörler sayesinde senatör ilan edildi. Aslında benim maksadım; usulüne uygun olarak çıkarılan her kanunun ''hukuk'' olamayacağını bunlara göstermek idi. Bu şerefsiz senatörler bunu bile anlamadılar. Bu şerefsiz senatörlerin karılarını gözleri önünde ellerinden aldım, gıklarını bile çıkaramadılar. Şimdi ben deliyim, ben diktatörüm, ben ahlaksız birisiyim de bu şerefiz senatörler dürüst, ahlaklı, akıllı ve cumhuriyetçi, öyle mi?’’

Caligula’ya Roma sokaklarındaki kendisi hakkındaki izlenimlerimi anlattım, halkının kendisinden nefret ettiklerini ve kendisinden korktuklarını söyledim. Caligula bu izlenimimden, bu sözlerimden hiç etkilenmedi, omzunu silkti ve umursamaz bir tavırla; "korktukları sürece bırakın benden nefret etsinler" dedi…

Caligula’nın sarayından ayrılırken kapıda Caligula’nın amcası Claudius ile karşılaştım… Beni kolumdan çekip kuytu bir yere sürükledi ve bana fısıldayarak dedi ki: ‘’Yeğenim, bu deli, bu ahlaksız Caligula, çürümüş ve yozlaşmış Senato’nun, senatörlerin, soyluların, tiranların, Roma kurumlarının ve toplumun bir aynasıdır. Caligula ve toplum aslında bir tencere ve kapak hikâyesidir. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur...’’

***

Caligula’yı ziyaretim kısa sürünce, hazır Roma’ya da gelmişken, vaktim de vardı, biraz dolaşayım dedim… Yolda Romalı devlet adamı Cato ile karşılaştım. Sadece selamlaştık... Yanından ayrılırken gözlerini bana dikmiş vaziyette kendi kendisine söyleniyordu Cato: “Ahmaklardır uygarlığı görkemli binalarda arayanlar.” 

Cato, Roma’da gördüğüm son kişi oldu. Roma’dan da, o zamandan da ayrıldım…

***

Roma’dan dönerken yolda, MÖ 6. yüzyılda Atina’ya uğradım. Atina sokaklarında dolaşırken üstü başı per perişan, belli ki darp edilmiş, üzerindeki elbiseleri parçalanmış tanıyamadığım bir adam kalabalıkları başına toplamış bağırarak konuşuyordu: ‘’Atinalılar! Bakın şu benim halime! Düşmanlarım beni kırlarda gezerken ne hale koydular. Ben ki, hayatını vatana vakfetmiş bir halk dostuyum…’’

Kalabalık arasında Heredot’u gördüm. Heredot’un yanına gittim, sordum ‘’bu adam kimdir?’’ diye... Heredot uzun uzun anlattı bana bu adamı... ‘’Sizin tarihçileriniz pek bilmez bu adamı’’ diye başladı sözüne Heredot… Ve başladı bağırarak konuşan bu adamı anlatmaya: ‘‘Bu adamın bu kıyafetine aldanma… Halkını kandırmak için kendisini bu hale koyan da yine kendisidir. Adamın adı ‘Pizistratus’ (Pisistratus), Hipokrat’ın oğlu, Solon’un yeğenidir. Bir askerdir... İhtiras sahibi tam bir demagogdur. Demagog; sokak kalabalıklarının akıllarına değil, hislerine,  kolay harekete getirilebilir komplekslerine hitap ederek, onları peşinden sürükleyen adamdır. Bu böyle olunca da, demagogun girmeyeceği kılık, yapamayacağı oyun yoktur. Pizistratus da böyle biridir işte. Pizistratus, halk içinde, halkla beraber, onların dostu, halk için kurtuluş yolları düşünen, bu uğurda kendini feda edercesine çaba harcayan biri olarak görünür. Her demagog gibi o da her şeyi kolayca vaat eder. Ama muhakkak ki büyük vasıfları var.

Bu adam dağlar bölgesinde keşfettiği bir Yunan güzelini Tanrıça Athena kıyafetine sokarak kendisi de Athena diye bu kadının eteğine yapışıp şehre inerek kutsallık iddiası ile halkı kandırıp bir darbe ile iktidara el koydu. İktidara el koyduktan sonra da Pizistratus ölene kadar tam bir tiran, tam bir müstebit kesildi. Gerçi kendisi Homeros’un destanlarını derleyip toparlamışsa da, Atina’da ilk milli kitaplığı yapsa da, toprak reformu yapsa da, Atina’nın muhteşem geleceğini hazırlasa da, ‘Milletin Babası’ olarak benimsense de hulâsa Pizistratus, ilkçağın; hem düzenbaz, hem yüksek vasıflı, dikkate değer bir tiranı, bir despotu, bir darbecisi, bir ihtilalcisidir…’’

Durduğum yer ve zaman pek tekin değildi. Teşekkür ederek Heredot’a, ayrıldım hemen oradan ve o zamandan.

***

Doğu Roma’ya geldim MS 5. yüzyılda. Konstantinopolis'e uğradım. İmparator Justinianus ve karısı Theodora ile ve tarihçileri hemşerim, Kayserili Procopius ile görüştüm. Justinianus ve karısı Theodora bana Konstantinopolis'i gezdirdiler. Haliç’i, Boğazı dolaştık... (Tabii o zaman her yer yemyeşil, şimdiki gibi beton yığını değil!)  Justinianus ve karısı Theodora bu gezi esnasında bana uzun uzun sıra dışı kendi hayat hikâyelerini, Doğu Roma için yaptıklarını, ‘’Sarı Yelekli’’ Nika isyanını ve bu isyanı nasıl bastırdıklarını anlattılar. Bu görüşmemi de sizlere gelecek günlerde uzun uzun yazacağım.

***

Artık günümüze dönmem lazımdı. Ancak hemen dönmedim… Yavaş yavaş, mola vere vere dönmek istedim. Bu nedenle 20. yüzyıla Paris’e geldim... Fransız yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist ve oyuncu Boris Vian, benim Paris’e geldiğimi duymuş. Boris Vian beni ‘’Generallerin Beş Çayı’’na davet etti. Davete icap etmemek olmazdı. Katıldım bu davete ama onca generalin arasındaki gülünç sohbete katılmayarak başlangıçta dinleyici olarak kaldım. Generaller Fransa'nın Suriye'ye -pardon- Cezayir'e iç politik bir nedenle savaş açmasını tartışıyorlardı. Fransız Genelkurmay Başkanı Audubon’a bu savaş sebebi nedeniyle saçmaladıklarını söyledim.  Fransız Genelkurmay Başkanı Audubon da bana şöyle cevap verdi: ‘’Saçmalarım. Cümle âlemin derin derin düşündüğü şu günlerde, özgür ve bağımsız bir fikre nasıl sahip olunur sanıyorsunuz siz? Tabii ki saçmalayarak…’’

***

Fransa’dan İngiltere’ye geçtim. Shakespeare’i ziyaret ettim orada. ’’Kral Lear’’ isimli trajedisinden bir tiradı seslendiriyordu Shakespeare: ‘’Beterin beteri olduğu sürece umut etmek gerekir."

Shakespeare’in yanından ayrılırken önce Hamlet’den bir trad seslendirdi: ‘’Öyle çarpık bir dünyada yaşıyoruz ki, namus günahtan özür dilemek zorunda kalıyor, eğilip izin istiyor ona yardım etmek için.’’ Sonra da Othello’dan bir trad: "En büyük kaygısı vicdanlarının, günah işlememek değil, gizlemektir günahlarını."

***

Londra’da Hyde Park'ta gezerken parkta T.S. Eliot diye tanınan, ABD doğumlu İngiliz şair, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni ve 1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Thomas Stearns Eliot’u gördüm. ‘’The Waste Land’’ (Çorak Ülke) isminde o meşhur uzun şiirini okuyordu. Şiirine kulak kabarttım, şu dizelerini duydum: ‘’What are the roots that clutch, what branches grow / Out of this stony rubbish?’’ (Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür / Bu taş döküntüde?)… Şiirini bitirince kendi kendisine şöyle mırıldanırken ayrıldım T.S. Eliot’un yanından: "En büyük yanılgılardan bir tanesidir; kendi içinde bulamadığın huzuru, bir başkasının yanında bulacağını sanmak..."

***

İngiltere’den de dönerken Viyana’ya uğrayıp Mozart’ı ziyaret ettim… Türk olduğumu da öğrenince ‘’ ‘Saraydan Kız Kaçırma’ (Die Entführung aus dem Serail) operamı sizinkiler hep yanlış anlıyorlar. Operamda geçen ‘Selim Paşa’dır, Padişah Selim değil, mekân da Topkapı Sarayı değil, Selim Paşa’nın Akdeniz kıyısındaki yazlığıdır. Yaz da sizinkiler düzeltsinler’’ dedi bana… Mozart’ın yanından ayrılırken operasının son kıtasını seslendiriyordu:

‘’Bassa Selim lebe lange!
Ehre sei sein Eigentum!
Seine holde Scheitel prange
Voll von Jubel, voll von Ruhm.’’

(Çok yaşa Selim Paşa!
Şeref onun mülkü olmalı!
Onun güzel parlak tacı
Şeref dolu, zafer dolu.)

***

19. yüzyıla geldim. Münich’te Bavyera Kralı II. Ludwig’i ziyaret ettim… Bana hayat hikâyesini ve Neuschwanstein Şatosunu nasıl yaptırdığını anlattı hazin hazin…

***

Tekrar Almanya’ya döndüm... Burada ziyaret etmek istediğim çok kişi vardı. Hegel’den Kant’a, Goethe’den Schopenhauer'e… Ancak vaktim de daralmıştı... Bunlardan birisini seçecektim... Ben de Goethe’yi seçtim... Onu ziyaret ettim. Gittiğimde Goethe’nin elinde Faust’u vardı. Beni görünce hemen Faust’un birinci bölümünden bir trajedi (der Tragödie Erster Teil) okumaya başladı:

‘’Nichts Besseres weiß ich mir
an Sonn- und Feiertagen, 
als ein Gespräch von Krieg
von Kriegsgeschrei, 
wenn hinten, weit, in der Türkei,
die Völker aufeinander schlagen.
Man steht am Fenster,
trinkt sein Gläschen aus
und sieht den Fluss hinab
die bunten Schiffe gleiten;
dann kehrt man abends froh nach Haus,
und segnet Fried´ und Friedenszeiten.
Herr Nachbarn, Ja!
So lass ich’s auch geschehen:
Sie mögen sich die Köpfe spalten,
mag alles durcheinandergehn;
doch nur zu Hause bleib’s beim alten.’’

(Uzakta, ötede bir yerlerde, Türkiye’de halklar birbirini boğazlıyorken, pazarları ve tatil günleri savaş ve savaş çığırtkanlığı hakkında konuşmaktan daha iyi bir iş yoktur. Camın önünde durur, akan nehre ve nehirde süzülen rengârenk gemilere bakar, içkisini içer. Sonra akşam mutlu bir şekilde eve döner, barışa ve barış dolu zamanlara -kayıtsızca- şükreder. Evet komşu! Öyle olmasına izin verdin, kafaların kesilmesini, her şeyin paramparça olmasını istedin.)

Ben sormadan bu şiirini neden yazdığını anlattı bana Goethe. '’Türk olduğun için Türkiye örneğini verdim. Bu ikiyüzlü Avrupa politikacısı, şarkın halklarının etnik, dini ve mezhebi diye ayrışarak aralarında çatışma olmasını, birbirlerinin kafalarını kesmelerini ve bu şekilde her şeylerinin paramparça olmasını ister. Bu şekilde şarkta insanlar birbirini boğazlarken, Avrupalı politikacı, camın önünde durup akan nehre ve nehirde süzülen rengârenk gemilere bakıp içkisini yudumlarken savaşlardan bahsederek savaş çığırtkanlığı yapar. Sonra da akşam mutlu bir şekilde evine döner ve barışa ve barış dolu zamanlara şükreder. İşte bu kadar kurnaz ve duyarsızdır bu Avrupa politikacısı. Ben de bu durumu şiirimle eleştirmek istedim… Bunu sana söylüyorum ki Suriye'de, şurada burada, Batı'nın komplosuna, tahrikine, tuzağına düşmeyesiniz ve TV'lerinizdeki savaş çığırtkanlarına kanmayasınız istedim.’’

***

Hazır Almanya'ya gelmişken son olarak da 20. yüzyılın başında Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden Rainer Maria Rilke’yi ziyaret ettim Almanya’da…. Rilke’yi zor buldum. Çünkü o da bir gezgin gibi Prag, Almanya, Rusya ve İsviçre arasında mekik dokuyordu. Rilke’yi ziyaret etmemin özel bir sebebi vardı. Kendisi, Türk tarih yazımında en detaylı olarak benim yazdığım 1664 yılında yapılan bir Avusturya – Osmanlı muharebesi olan ‘’St. Gotthard / Mogersdorf’’ muharebesi için, bu muharebeyi Avusturya’da canlı tutan ve kuşaktan kuşağa yayılmasını sağlayan bir şiir yazmıştı: ‘‘Sancaktar Christoph Rilke’nin aşkının ve ölümünün şarkısı’’ (Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke). Rilke’nin 1899 yılında yazdığı bu şiirinin ana kahramanının yine adı Christoph Rilke idi ve bu Christoph Rilke, bu muharebede Avusturyalı süvari komutanı olan Sporck’un süvari birliğinde bu muharebeye katılmış ve Sporck’un da kendisine sancaktarlık unvanını verdiği bir askerdi.

Rilke ile ‘’St. Gotthard / Mogersdorf’’ muharebesi hakkında uzun uzun konuştuk. Ayrılırken, sanki benim haleti ruhiyemi bilmişçesine, sanki içimden geçenleri okumuşçasına, sanki beni benden daha iyi tanırmışçasına eğilip, kulağıma fısıldarcasına bana dedi ki Rilke; “Yazmak, incelikler senfonisidir. Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma!”

***

Tüm bu ziyaretlerim, gezintilerim esnasında, tüm zamanlarda da bana, Enrico Macias, memleketi Cezayir'den Fransa'ya göç ederken gemide bestelediği ‘’Adieu Mon Pays’’ (elveda ülkem) isimli şarkısıyla eşlik etmişti… Bütün bu geziler ve tüm bu zamanlar esnasında ‘’Adieu Mon Pays’’ şarkısının sözleri kulağımda çınladıııııı durdu hazin hazin: J’ai quittè mon pays, j’ai quittè ma maison. J’ai quittè mon soleil, j’ai quittè ma mer bleue. (Ülkemi terk ettim, evimi terk ettim, güneşimi terk ettim, terk ettim mavi denizimi) Ve devam etmişti şarkı hazin hazin: ''En sevdiğim akrabalarımı terk ettim, en sevdiğim dostlarımı terk ettim, en sevdiğim arkadaşlarımı terk ettim… Bir arkadaşımı terk ettim, hala görürüm gözlerini, yağmurdan, veda yağmurundan ıslanan gözlerini, gülüşünü…‘’ (je vois encore ses yeux. Ses yeus mouillès de pluie, de la pluie de l’adieu. Je revois son sourire...) 

***

Enrico Macias’ın ‘’Adieu Mon Pays’’ isimli şarkısı bilmem kaçıncı tekrarında sanki bir çalar saatmişçesine beni uyandırdı. Kan ter içinde uyandım... Çamaşırlarım terden sırılsıklam olmuştu.

Anlattığım bu her şeyin bir rüya olduğuna sevindim…

Bu rüyadan uyandığımda gecenin bir yarısı idi. Gökyüzüne baktım. Pırıl pırıl bir gökyüzü vardı üstümde. Samanyolu galaksisi gözüküyordu… Gecenin bu saatinde bu sonsuz, uçsuz ve bucaksız gökyüzü altında anlatılması bir imkânsız, tarifi bir mümkünsüz huzur buldum. Ve geceye dedim ki; ‘’Sen ne büyüksün ey gece. Gündüz dünyayı aydınlatır. Sen hem kâinatı aydınlatırsın hem de ruhumu…’’

Rilke’nin söylediklerini hatırladım: ‘’Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma!” Bu söz, beynimde dönüüüüüp dururken, günümüzden genç bir edebiyatçı ve şairi, Birhan Eroğlu’nu ve onun bir dizesini hatırlattı:

‘’Dedim ki sonra:
İyi ki varsın ‘Yazmak’
Yoksa nasıl taşırdı kalbim bunca yükü…?’’

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz