• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam39
Toplam Ziyaret627224

The Post

The Post

12 Ocak 2018 tarihinde gösterime giren usta yönetmen Steven Spielberg'in bir filmi var… Tom Hanks ve Meryl Streep'in başrolde olduğu ‘’The Post’’ filmi… . Meryl Streep filmde Washington Post gazetesi sahibi ve Amerika’nın ilk kadın gazete yayıncısı Katherine Graham'ı (Kay) canlandırıyor…

Film Vietnam Savaşı'nı bitiren ve Başkan Nixon'ın koltuğunu sallandıran Pentagon Belgelerini yayımlama kararı alan Washington Post gazetesi çalışanlarının hukuk ve basın mücadelesini konu alıyor.

Biraz daha detaya girecek olursam:

Filmin giriş sahnesi Vietnam Savaşıdır. ABD Vietnam bataklığında debelenip asker kaybederken Vietnam’a cephede ne gibi sorunlar yaşanmaktadır diye bir gözlemci göndermiştir. Gözlemci de gördüklerini rapor eder:  Rapor ABD halkının ve senatonun uzun yıllar boyunca Vietnam konusunda yanıltıldığını ortaya koymaktadır. Vietnam’da ABD’li askerler ölmektedir. Durum hiç de iç açıcı değildir. Oysa bu savaşın kazanılamayacağı en başından bellidir ve iç siyasette kullanılmak için Vietnam’a ilave askerler gönderilerek savaş sürekli uzatılmaktadır. Ancak Savunma Bakanı Robert McNamara kamuoyuna olumsuz raporun aksine siyasetinin gereği ‘‘zafer’’ yolunda açıklamalar yapar.

Suskun kalmaya vicdanı elvermeyen gözlemci birkaç yıl sonra bu gizli belgeleri The Times (The New York Times) gazetesine verir. 13 Haziran 1971 tarihinde The New York Times Yazarı Neil Sheehan, tarihe ‘’Pentagon Papers’’ diye geçecek ilk belgeyi yayımlar. Belgeler özetle Amerika Devleti’nin Vietnam Savaşı ile ilgili kamuoyuna söylediği yalanları ifşa etmektedir. Belgeler yayınlandıktan hemen sonra gazete hükumet tarafından uyarılarak vatan hainliği ile suçlanır ve belgelerin yayınlanması yasaklanır. Daha sonra da devlet sırlarının açığa çıkarılması casusluktur diyerek The Times'a dava açılır. Bunun üzerine gözlemci, belgeleri Washington Post gazetesine verir.

Filmin ikinci yarısı The Times gazetesine dava açılmış ve belgelerin yayını yasaklanmış olmasına rağmen Washington Post gazetesi elde ettiği bu belgeleri yayınlayıp yayınlamama tartışmasıyla geçer ve sonunda belgeleri yayınlama kararı alarak belgeleri yayınlarlar. Bu şekilde aynı davaya Washington Post da dâhil olur.

Sonuçta mahkeme Vietnam savaşı ile ilgili gizli belgelerin gazetede haber yapılmasının basın özgürlüğü olduğuna, casusluk olmadığına karar verir. Filmin sonunda mahkeme kararı verilirken gerekçe olarak basın özgürlüğünün ABD kurucu büyüklerinin değerlerinden olduğu söylenir…  

Film bu kadar…

Ancak film Steven Spielberg'in filmi olunca insan ister istemez filmde gözünü dört açması gerekiyor.

“Kötüler vardır ama atalarımızın kurduğu sistem iyilerin kazanmasına olanak tanır” düsturuyla hareket eden, “Amerikan Rüyası”na inanmaktan vazgeçmeyen ve  “Amistad” (1997) ve “Lincoln” (2012) gibi filmlerde ülkenin kurucu yasalarına olan güvenini tam olarak dile getiren Steven Spielberg ‘’The Post” filminde de nasıl bir mesaj verecek diye merakla bekliyor insan… .

Steven Spielberg bu filmde de ülkenin kuruluş ilkelerine ve Anayasası’na referanslarla bir kez daha ABD’yi taltif etmekten geri kalmıyor. Ama öte yandan - Spielberg'e haksızlık da etmemek lazım - gazetecilik, basın özgürlüğü, halkın haber alma hakkı, hukuk ve ahlak üstüne ve mesleki dayanışmanın önemi, gazetecilerin devletin değil kamunun çıkarını gözetmesi gerektiği gibi mesleğin evrensel ilkelerinin mesajlarını da veriyor.  Ve medya-sermaye-devlet ilişkileri konusunda da üzerine kafa yorulmayı hak eden malzemeler sunuyor.

Film, Oliver Stone’un Vietnam dramalarının aksine, ana hattıyla Vietnam savaşına ve orada olan bitene karşı değil, sadece savaşın kaybedilmesine ve kamuya yalan söylenmesine karşı. 

Yani filmin esas problemi Vietnam halkına yapılan acımasız saldırı veya savaş ahlâkını bile yerle bir eden ihlaller değil. 13 milyona yakın sayıda Vietnamlının katledilmesi ve Amerika’nın emperyalist emelleri hiç değil. Film, yetkilileri sadece savaşı kaybetmekle ve halkı bilgilendirmemekle suçluyor. Basın da olaya bu bakış açısıyla yaklaşıyor, “kaybediyormuşuz, bizi bilgilenrdirmediler ve bize yalan söylediler, Amerikan evlatları boşuna öldü…” diyor. Kaygı bu… Vietnam’ın evlatları kimsenin umurunda değil.

Filmde Amerikan efsaneleri Eisenhower ve Kennedy bir cümlede geçiştirilerek, bütün kötülükleri -tarihi olarak da günah keçisi olan- Nixon’ın üzerine atılıyor. Yani kötü olan Amerika değil, kötü olan Nixon mesajı veriliyor…

Filmdeki her bir diyalog adeta mesleğin temel ilkeleri üzerine hatırlatmalardan oluşuyor. Hele bir gazeteci dayanışması var ki, unutulmaz: The New York Times’a yönelik mahkeme kararının ardından Washington Post'un idealist genel yayın yönetmeni Ben Bradlee (Tom Hanks), ekibine “Onlar kaybederse biz de kaybederiz” uyarısında bulunuyor...

Filmde geçen bir cümle; ''Bir askerî harekât siviller (hükümet) tarafından çok sıkı kontrol edilmelidir.''

Filmin sonunda geçen tarihi bir cümle daha; “Basın yönetenlere değil yönetilenlere hizmet için vardır.”

Yine filmin sonunda bizlere de tanıdık gelen bir talimat: ‘’Hiçbir Washington Post muhabiri bundan sonra bir daha Beyaz Saray'a girmeyecektir!’’

Filmin gösterdiği bir diğer gerçek: ‘’Bir ülkede bağımsız yargı olmadan basın özgürlüğü asla söz konusu olamaz.’’

Filmin bir de bizimle, ülkemizle bir bağı var. ''Filmin bizimle ne ilgisi olabilir ki'' diyecek olursanız – boşuna beklemeyin – ülkemizdeki basına açılan çeşitli davalara atıfta bulunmayacağım. Filmin bizimle şöyle bir ilgisi var:

Film başrol oyuncuları girişte söylediğim gibi Tom Hanks ve Meryl Streep. Özellikle Meryl Streep filmde fevkalade üstün bir performans sergiliyor. Ancak filmde öne çıkan bir karakter var ki işte o karakter bizimle ilgili...

İşte filmde öne çıkan o karakter, oyuncu Bob Odenkirk’in canlandırdığı Washington Post muhabiri Ben Bagdikian'dır.  İşte o karakter Ben Bagdikian da bizim hemşerimizdir. 1920 Maraş doğumludur. Aynı zamanda gazetecilik profesörüdür. Noam Chomsky’yi etkilemiştir. Medya ve iletişim uzmanı olan Robert W. McChesney tarafından yüzyılın en iyi gazetecilerden biri olarak tarif edilmiştir… 1983 yılında yazdığı ''The Media Monopoly'' kitabında medyanın tekelleşmesi uyarısında bulunarak bütün Amerikan medyasının toplam 50 kişinin elinde toplandığını, bir salona sığacak kadar az sayıda insanın bütün medyayı yönetmesinin oldukça tehlikeli olduğunu söyler. Kitabının 2004 basımında ise bu sayıyı beş olarak güncelleyerek, tehlikenin geldiği boyuta işaret eder. (Sahi ülkemizde medya kaç kişinin tekelindedir?) 2016 Mart ayında da vefat etmiştir.. Toprağı bol olsun…

Sinema sadece bir eğlence aracı değildir. Eğer sinemaya bu gözle bakılırsa bu film hiç de eğlenceli bir film değildir, aksine sıkıcıdır da denilebilir. Basın hürriyeti, yargı bağımsızlığı ve sınır ötesi askerî bir harekât konusunda zor dönemlerden geçen bir ülkenin vatandaşı olarak bu filmi kesinlikle kaçırmayın derim.  Geleceğin Oscar’lık filmlerinde birisi diye düşünüyorum…

Osman AYDOĞAN

Bağlantıda filmin tanıtımı var:

https://www.youtube.com/watch?v=nrXlY6gzTTM


Yorumlar - Yorum Yaz