• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam141
Toplam Ziyaret630484

Pusudaki Suikast!

Pusudaki Suikast!

22 Ekim 2018

Günümüzde hem Türkiye’de hem de tüm dünyada bütün ajanslar bir isimden ve bir ülkeden bahsediyorlar: Cemal Kaşıkçı ve Suudi Arabistan… İsimlere, kişilere ve şimdiki zamana odaklanırsak yanılırız ve büyük resmi kaçırırız diye düşünüyorum.

Önce gelin sizi biraz geriye, eskiye, her zaman olduğu gibi sizi tarihe götüreyim…

Son yıllarda bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia edrek 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan mezhep savaşları dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl mezhep savaşlarına girmekte olduğunu yazmaktadır.

Bütün Batılı gazeteler Ortadoğu'nun 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazmaktadırlar. Tabii ki yüzde yüzlük bir benzeme değil. O dönem dünyanın süper gücü Britanya’nın yerini bugün ABD almıştır. Almanya ve Rusya Birinci Dünya Savaşı arifesinde aynı bugün olduğu gibi yükselen devletler olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Ancak bugün bir de fazladan göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir Çin faktörü var.

Ancak o dönem muharebe sahası Avrupa kıtası iken bugün muharebe sahası olarak (mamur Avrupa mahvolmasın diye) Ortadoğu seçilmiştir. Bu muharebe sahasında ise; filler (ABD, AB, Rusya ve Çin) inlerinde, vekil muharip güçler (Suudi Arabistan, İran) tetikte, çiğnenen çimenler (Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin) yerlerde ve Franz Ferdinand suikastı ise pusuda beklemektedir.

Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” (Pegasus Yayınları, 2017) isimli bir kitabı var. Yazar kitabında I. Dünya Savaşı’na yol açan krizin nasıl meydana geldiğini anlatıyor. 28 Haziran 1914 Pazar günü̈ Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sophie Chotek, Saraybosna tren garına geldiğinde Avrupa barış içindedir. Otuz yedi gün sonra ise tüm Avrupa savaştadır. Bu savaş 15 milyondan fazla insanın ölümü̈, üç imparatorluğun yıkılması ve Dünya tarihinin kalıcı olarak değişmesiyle sonuçlanır... Kitaba göre o dönem Avrupalı güçler, yükselen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya modernleşme, Almanya sanayileşme çabası içerisinde, İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet, Amerika ise kendi iç dünyasındadır. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya- Macaristan, Rusya; hiçbirisinde savaş belirtisi yoktur. Kamuoylarının, entelektüellerin, devletlerin de inancı artık savaşların olmayacağı, sonsuz bir barışa kavuştukları doğrultusundadır… Ancak Franz Ferdinand suikastı ile savaş birdenbire tüm dünyayı sarar.

İşte anlattığım gibi şimdi de bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzeterek dünya güçlerinin ve kamuoyunun ve entelektüellerin de benzer bir ‘’aymazlık’’ içinde olduğu görüşünü savunuyorlar…

Günümüz Dünyasında da tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi yükselen popülist milliyetçilik, ırkçılık, ABD’de yeni Trump politikası, Avrupa’nın iç kavgaları, Rusya’nın yükselen imparatorluğu vardır. Bir de Birinci Dünya Savaşında olmayan bir Çin faktörü var...

Günümüz Ortadoğu’sunda ise; mezhep ve vekâlet savaşları, Irak, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye, İŞİD, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, Ilımlı İslam, Lübnan ve Yemen gibi çok karmaşık sorunları var…

Bu sorunlar devam ederken geçen seneden itibaren haberlerde hep Suudi Arabistan yer almaya başlıyor: Suudi Arabistan Kralı Kral Salman’ın 32 yaşındaki genç veliahttı Prens Muhammed Bin Salman’ın (Kısaca kendisine MbS deniyor) elindeki Suudi rejimi, kraliyet ailesinden 11 prensi, düzinelerle bürokratı yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla tutuklayarak toplam 800 milyar dolara ulaşan varlıklarını hedef alıyor, iki prens de şüpheli şekilde ölüyor.

Suudi yönetimi ayrıca, Suudi pasaportlu, kendisine göbekten bağlı ve kısa bir süre önce İran’ın dini liderinin danışmanı Velayeti’yi ağırlayıp ülkesine katkılarından ötürü teşekkür etmiş olan Lübnan’ın Başbakanı Hariri’yi özel jetle Riyad’a getirtip istifa ettiriyor. Hariri, istifa mektubunda 2005’te gizemli bir suikasta kurban gitmiş babası gibi bir akıbete uğramaktan korktuğunu söyleyerek Hizbullah’ı ve İran’ı suçluyor.

Bundan başka Yemen’deki savaş nedeniyle Prens Muhammed Bin Salman, İran’ı suçluyor. Filistin yönetimi başkanı Abbas, muhtemelen Hamas’ın İran ile yeniden gelişmeye başlayan ilişkileri nedeniyle Riyad’a çağrılıyor.

Bu noktada biraz geriye gitmek istiyorum…

Suudi Arabistan veliaht prensi, savunma bakanı ve Kral Salman'ın oğlu Prens Muhammed Bin Salman ayrıca Suudi Kraliyet Mahkemesi başkanı ve Ekonomik İşler ve Kalkınma Konseyi başkanıdır. Ülkesinde babası Kral Salman'ın tahtının arkasındaki güç olarak tanımlanır. Haziran 2017'de kraliyet kararnamesi ile Veliaht Orens Muhammed bin Nayif'in yerine atanarak tahtın vârisi ilan edilir ve Başbakan Yardımcılığı görevine getirilir. Prens Muhammed Bin Salman'ın genç, deneyimsiz, hırslı ve agresif bir kişilik sahibi olduğu söyleniyor.

Prens Muhammed Bin Salman yönetime gelir gelmez iki konu üzerinde çalışıyor. Birinci konu; ülke ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltarak ülkesini bir uluslararası finans ve teknoloji merkezi olarak yeniden şekillendirmek, diğer ikinci konu ise; Ortadoğu’da, İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak.

Birinci konu, Prens Muhammed Bin Salman’ın ekonomiyi yeniden şekillendirme projesi petrol fiyatlarının düşmesi ve giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşüyor.

İkinci konu olan, Suudi rejiminin İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesi ise tamamen fiyasko ile sonuçlanıyor. Bu uğurda Suudi rejimi; Yemen’de savaşa girer iflas eder, Suriye’de asileri destekler iflas eder, Katar politikası geri teperek iflas eder, Körfez İşbirliği Konseyi’ni ise işlemez hale getirerek iflas eder, Lübnan’da Hizbullah karşıtı hamleler yaparak hükümet krizine neden olur iflas eder. 

Şimdi biraz daha geriye gidelim…

Suudi rejimin meşruiyetinin ve siyasi gücünün dayandığı iki temel dayanağı vardı. Bu dayanaklardan birincisi dinci Vahhabi yapılanmasının başından beri Suudi ailesine verdiği destekti. İkinci dayanak ise Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş ''mutabakat'' ve ''meşveret'' geleneği idi…

Ancak bu iki dayanak da genç Prens Muhammed Bin Salman’ın deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği nedeniyle zayıflamaya başlıyor.

Birinci dayanak olan Vahhabi desteği;  Prens Muhammed Bin Salman’ın hiç de samimi olmayan ancak Batı'ya ve özellikle ABD'ye şirin gözükmek amacıyla kadınlara otomobil kullanma hakkının tanıması, din-ahlak polisinin yetkilerini kısıtlayarak içişleri bakanlığına bağlaması ve nihayet, Vahhabi İslam’ından ılımlı İslam’a yönelme iddiası ve buna paralel, Eylül 2017’de Vahhabi entelektüellerini hedef alan tutuklamalar ile zayıflıyor.  

İkinci dayanak olan Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş olan ‘’mutabakat'' ve ''meşveret'' geleneği de sarsılmaya başlıyor. Suudi rejimi, iyi-kötü yarım yüzyıldır bir cins ‘’meşveret’’ sistemiyle yönetilen bir monarşiydi. Orada bazı dengeler, bazı güç odakları vardı. Prens; Suudi klanının, ailelerinin temsilcilerini tutuklamasıyla ''mutabakat'' ve ''meşveret'' geleneğini bir kenara atıp bu dengelerin hepsini dağıtarak bu geleneği de koparıyor...

İşte sorun da burada başlıyor…

Prens Muhammed Bin Salman’ın aklındaki modernleşme projesi için belki de bu dayanaklardan kurtulması gerekiyordu. Ancak, “bu dayanakların yerini ne alacak’’ sorusu halen cevapsızdır. Bu cevapsızlık Prens Muhammed Bin Salman’ın aklındaki modernleşme projesinin kendi katı, mutlakiyetçi rejimi için Batı’ya karşı bir göz boyama olduğunu düşündürmektedir...

Bu iki dayanağın sökülmeye başlaması ve Prens Muhammed Bin Salman’ın İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesindeki fiyasko ve iflaslar ülke içinde rejime karşı şiddetli bir karşı tepki ve toplumsal kargaşa olasılığını güçlendiriyor.

Prens Muhammed Bin Salman’ın dış politikasındaki bu fiyaskoları, ekonomiyi yeniden şekillendirme projesinin de giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşmesi ve içerideki bu muhalefet ise Prens Muhammed Bin Salman’ı daha önce hiç olmadığı kadar ABD’ne yaklaştırmaktadır.

Bu dönem ABD’nin de Suudilere geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardır. Prens Muhammed Bin Salman, İsrail ile birlikte ABD’nin Ortadoğu projelerinin merkezinde yer almaktadır. Prens Muhammed Bin Salman Ortadoğu’daki İran karşıtı cephenin liderliğine oynamaktadır. Suudi Arabistan, Amerikan savunma endüstrisinin en büyük alıcılarından birisidir. İsrail’in güvenliği, Rusya’nın ve Çin’in bölgede frenlenmesi, enerji kaynaklarının kontrolü ve Suriye, Lübnan, Yemen, Bahreyn ve Katar konularında ABD Suudi Arabistan’a muhtaçtır.

Daha yeni Mayıs 2017’de ABD Başkanı Trump’ın yaptığı Riyad ziyaretinde, Suudi Arabistan ile 100 milyar dolarlık silah antlaşmasının imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre Suudi Arabistan’a satılacak silah tutarı önümüzdeki 10 yılda 350 milyar dolara ulaşacaktır... Bu anlaşmayı İsrail de desteklemiştir.

Prens Muhammed Bin Salman’ın bu politikalarına karşı ülkede şimdilik şiddetli bir karşı tepki ve toplumsal kargaşa olmasa da itirazlar başlamıştır. Bu itirazlar arasında Suudi Arabistan’ın, ABD’yi ürkütmeden Rusya ve Çin’le de ilişkilerini geliştirmesi istekleri de vardır. Buna örnek olarak Prens Muhammed Bin Salman, Suudi Aarabistan'ın dev petrol şirketi Aramco'yu New York Borsası'na sokmak isterken, ülke içinde bazı muhalif güç odakları ise Aramco'yu Çin Borsası'na sokmak istemektedirler. 

Batılı bir ülkede olsa ‘’demokratik muhalefet’’ diyeceğimiz, ancak otoriter Doğu ülkelerine özgü her türlü muhalefeti vatan hainliği ile bir tutan bir anlayış nedeniyle bu itirazlar ve muhalefet Prens Muhammed Bin Salman tarafından ihanetle, vatan hainliği ile suçlanmaktadır.

İşte bu noktada Kaşıkçı olayının mercek altına alınması gerekmektedir.

Cemal Kaşıkçı, baba tarafından Kayseri kökenli olan, dedesi Muhammed Kaşıkçı Suudi Arabistan’da saray doktorluğu yapmış, milyarder Adnan Kaşıkçı’nın da yeğeni olan muhalif bir gazetecidir.

Ancak Cemal Kaşıkçı, önceden yirmi beş yıl süreyle Suudi gizli servisinin başında görev yapan, sonra da sırasıyla ABD ve İngiltere büyükelçiliklerinde çalışan, daha sonra da anne tarafı Türk kökenli olan Prens Turki’nin danışmanlığını yürüten ve son olarak da Washington Post da makale yazan bir muhalif gazetecidir. Bu gazetedeki yazılarında da Arap Baharı, Yemen ve Suriye politikaları gibi temel konularda hep Suudi rejimini eleştirir. Bu şekilde de ülkedeki muhalefetin neredeyse sözcüsü haline gelir.

Muhalefetin sözcüsü haline gelen Cemal Kaşıkcı’nın Suudi rejimi (siz onu Prens Muhammed Bin Salman’ın rejimi diye okuyun) tarafından susturulması veya çok daha başka yollardan ortadan kaldırılması mümkünken, İstanbul’da Konsolosluk içerisinde göz göre göre, dünyanın gözü önünde, fütursuzca, alenen ve vahşice katledilmesi Ortadoğu ülkelerine özgü diğer muhalif çevrelere verilen bir gözdağı olduğu değerlendirilmektedir. 

Bu cinayete ABD yukarıda anlattığım çıkarları gereği sessiz kalmakta, olayın örtbas edilmesini istemektedir... Muhtemel ki ABD, sadık bir müttefikinin bir baş ağrısından kurtulmasından mutlu bile olmuştur. ABD'nin kendi BOP projesine karşı çıkan, ulusalcı TSK'nin pasifize edilmesi sürecinde Balyoz ve Ergenekon gibi kumpas davalarında işbirlikçilerine verdiği destek hâlâ hafızalardadır.  

Türkiye ise Mısır ve Katar nedeniyle arasının soğuk olduğu Suudi Arabistan’ı zora sokmamak ve iyice karşısına almamak için ve biraz da ''mezhep'' güdüsüyle Kaşıkçı olayının üzerine gidiyor gözüküp de işi ağırdan alarak gitmemektedir.

Sanılanın ve söylenenlerin aksine Kaşıkçı olayı; deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği ile Prens Muhammed Bin Salman’ın yönetimindeki Suudi Arabistan'ı, dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'yi İran'a karşı olan politikalarında birbirlerine daha çok yaklaştıracaktır. Bu olaydan sonra muhtemel ki  Suudi Aarabistan'ın dev petrol şirketi Aramco'nun New York Borsası'na giriş işi de kolayşacaktır. Belki de bu cinayetin ardında Aramco'nun istikbali, hangi borsaya gireceği, New York Borsa'sına mı yoksa Çin Borsası'na mı gireceği kavgası yatmaktaydı!. Yani bir ABD - Çin çatışması!

Böyle bir yaklaşma ise İran'a karşı olan yaptırımlarda isteksiz olan Türkiye'yi daha fazla sıkıştıracaktır. 

Burada vahim olan olasılık; içerideki muhalefeti bu şekilde fütursuzca bastırarak yok eden ancak politik hırsları ile devlet kapasitesi arasında uçurum olan genç, tecrübesiz, hırslı ve agresif Prens Muhammed Bin Salman’ın krallıkta birlik sağlayarak gücünü pekişmek için yakınlaştığı dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'nin de desteğiyle doğrudan İran ile  bir savaşı göze alması durumunda tüm Ortadoğu’yu yutacak bir ateşin içine atabilecek olmasıdır.

Ancak bu sefer, günümüzde yaşadığımız gibi bir vekâlet savaşı değil, tüm Ortadoğu’yu kapsayacak, arkasında ABD, İsrail ve Mısır’ın bulunduğu Suudi Arabistan ile arkasında Rusya, Çin ve Suriye’nin bulunduğu İran’ın yer alacağı bir Sünni – Şii savaşı yaşanabilir…Böylesi bir savaşın Türkiye'yi de en ağır biçimde etkilemesi pek bir mümkündür.

Montaigne bir denemesinde; ‘’Adamın biri, zaten karanlıktan korkarmış. Bir gün büyük bir hangarda elindeki mumla tek başına kalmış. O an o kadar korkmuş ki elindeki mumu üfleyivermiş’’ derdi.

Elde kalan son mumu da üfleyerek tüm Ortadoğu’nun kopkoyu bir karanlığa gömülmesini sağlayacak bir Franz Ferdinand suikastı ise pusuda beklemektedir. 

Kaşıkçı olayı işte böylesi bir ''Puzzle'' oyununun bir parçasıdır. Allah tavla oynayanların yâr ve yardımcısı olsun!

Osman AYDOĞAN 

 


Yorumlar - Yorum Yaz