• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam382
Toplam Ziyaret737733

Kaf Dağları’nın türküsü (2)

Kaf Dağları’nın türküsü (2)

19 Nisan 2020

Dünkü yazımda kırk yıl önceki bir yolculuğumu ve bu yolculuğa eşlik eden bir Erzurum türküsünü anlatmıştım: ‘’Tutam yâr elinden tutam’’ Bugün de bana yolculuğumun sonunda menzilimde eşlik eden bir başka Erzurum türküsünü anlatacağım: ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

Ama önce bu türkünün zihnime bir nasıl nakşedildiğini, beynime bir nasıl mıh gibi çakılıp kaldığını anlatmam lazım…

Kaf Dağlarında mevsimler…

Dün kırk yıl öncesi Kabil’e bir sonbahar ayında geldiğimi anlatmıştım…

Ben bu sonbahar ayında geldiğimde Kabil’e börtü böcek yaz konserlerini kesmiş, kuşların cıvıltıları susmuş, yaz otları da sararıp solmuştu… O zaman bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe bürünmüştü doğa… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Zamanla bir annenin çocuğunun üstünü usul usul örtercesine geceler üstünü örtmüştü ovaların, vadilerin, yamaçların, tepelerin, dağların… Daha erken olmuştu akşamlar… Her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra batmıştı güneş dağların ardından alev alev, korsuuuuz, külsüüüüz, dumansız…  İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Yavaş yavaş pastel bir renk almıştı uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler… Sarı, kahverengi, kırmızı soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere bakmıştı ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Rüzgârın uğultuları gelmişti kayaların arasından, tepelerin üstünden, vadilerin arasından, bayırların yüzünden, yamaçların kıyısından… O beyaz beyaz bulutlar çekip çekip gitmişti evlerine… O beyaz bulutların yerine Hindukuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar gelmişti… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

O muhteşem azameti, o büyük görkemi ve heybeti ile duran Hindukuş Dağlarının zirvesindeki karlar her gün azar azar, yavaş yavaş, usul usul aşağılara inmişti… Sonra da daha yüksek tepelere nazlı nazlı yağmıştı, beyaz beyaz yağmıştı, ince ince yağmıştı karlar… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Günlerdir yağan kardan sona her yer uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlık içine bürünmüştü… Hele hele o uzaklardaki o bembeyaz görkemi ile Hindukuş dağları elimi uzatsam tutacakmışım gibi yakın olmuştu olmuştu bana… Günlerce yağan karlardan sonra hava açılıp, gün batıp da, gökyüzünde soğuktan tir tir titreyen yıldızlar pırıl pırıl gözükmüştü… Işıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş dağları, kıpırdamadan o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile sessiz ve sakin bir heykel gibi durmuştu… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Gökyüzü, yeryüzü, ova yüzü, bayır yüzü, dağ yüzü her yer kül rengi bulutlarla kaplanmıştı… Doğudan bulutlar arasında sanki nurdan bir pencere açılıp da oradan da hâlâ karlı yüksekliklere güneş ışıkları epil epil, pırıl pırıl, ışıl ışıl, parlak parlak, sağanak sağanak saçılmıştı… Doğanın, karların, dağların, ışıkların, vadilerin, yamaçların, parlaklığın ve bulutların o coşkusunu içimde hissetmiştim… İşte o zamanlar zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp durmuştu bu türkü…

Kabil’de ve Celâlâbâd’da mevsimler işte böyle geçmişti…

Zümrüd-ü Anka Kuşu'nun huzurunda

Mevsimler böylesine geçerken, dilimde, gönlümde, zihnimde, hayalimde hep bu türkü varken bu coğrafya ve burada tanıdığım Şehriyar çoook şeyler öğretmişti bana çoook şeyler…

İdrak ettiğim ve algıladığım her şeyin subjektif olduğunu, gördüğüm ya da duyduğum, dokunduğum ya da kokladığım, hissettiğim ya da düşündüğüm, umduğum ya da hayal ettiğim her şeyin gerçekte değil zihnimde olduğunu öğrenmiştim buralarda...

Dışımda gördüğüm dünyayı tanımlamadığımı, hep kendi içimde tanımladığım bir dünyayı gördüğümü, dışımdaki dünyanın içimdeki dünyanın bir yansıması olduğunu, yaşadığım dışsal gerçekliğin aslında kendi içsel psikolojimin somutlaşmış bir hali olduğunu öğrenmiştim buralarda…

Dış hayatımın önemsiz olduğunu, önemli olanın iç âlemimde ne olduğunu, içsel huzurumu ve mutluluğumu kazanmak zorunda olduğumu, bunun da para kazanmaktan çok daha zor olduğunu öğrenmiştim buralarda…

Kendimin dünyanın içinde değil, dünyanın kendi içimde olduğunu öğrenmiştim buralarda… Kendi içimde düzen olmadıkça, dünyada da düzen olmayacağını öğrenmiştim buralarda…

Mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmanın çaresizliğin son kertesi olduğunu öğrenmiştim buralarda… Kendim olmaktan başka hiçbir şeye ihtiyacımın olmadığını, bir şeye sahip olmakla değerimin artmayacağını öğrenmiştim buralarda…

Doğru bir idrak için sakin bir zihnin şart olduğunu öğrenmiştim buralarda… Ruhumun kendisini iyileştirdiğini ancak ona engel olanın zihnim olduğunu öğrenmiştim buralarda…

Esasta isimsiz ve şekilsiz olanlara isimler ve şekiller atfetmemeyi öğrenmiştim buralarda.

Daha çooook şeyler öğrenmiştim buralarda…

Ve oradan getirdiğim en büyük hazinem de Şehriyar’ın bana anlattıklarından aldığım notlarımdı…

Kaf Dağları’nın türküsü (2)

Dünya ve Türkiye ile tek irtibatım sadece elimdeki transistörlü olan küçücük bir el radyosu idi… Tek dinleyebildiğim yayın da  ‘’uzun dalga’’ yayını idi.. Ve bu uzun dalga yayınından da tek dinleyebildiğim radyo ise; ‘’Uzun dalga 1254 m Erzurum Radyosu’’ idi…

Ve Erzurum Radyosu olunca da illaki de halk müziği ve halk müziği sanatçısı Raci Alkır olurdu!... Ve Raci Alkır’ın işte anlattığım gibi o zamanlardan dilimden hiç düşmeyen, zihnime kazınmış, zihnimde takılmış plak gibi dönüüüüp duran işte bu türküsüydü: ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

İşte anlattığım gibi; o dağlarda, o yaylalarda, o vadilerde, yaz aylarında, kış aylarında, ilkbaharda, sonbaharda hep bu türkü vardı zihnimde... Gün doğarken, gün batarken, gece, gündüz bu türkü vardı zihnimde... Dilimde, gönlümde, zihnimde, hayalimde hep bu türkü vardı: ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü de dün anlattığım ‘’Tutam yâr elinden tutam’’ türküsü gibi bir aşk türküsüydü, bir gurbet türküsüydü, bir memleket türküsüydü, bir hasret türküsüydü, bir özlem türküsüydü, bir Türkiye türküsüydü...  Ömrü gurbet ellerde geçmiş her duyarlı, her içten, her hassas insanın her dinlediğinde usul usul, için için, sessiz sessiz ağladığı bir türküydü; ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

Dağların başında, bozkırların ortasında terk edilmiş, yol geçmeyen, kuş uçmayan, kervan geçmeyen, yoksul, garip, mağmum, mahzun ve kavruk bir coğrafyayı ve bu coğrafyaya eşlik eden, bu coğrafyaya uyum sağlamış, bu coğrafyayla bir olmuş, bütün olmuş mahzun bir gönlü anlatan bir türküydü; ‘’Hani yaylam hani senin ezelin?’’

Ve bu gurbet elde Kabil’de, Celâlâbâd’da Raci Alkır benim sadece gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak değil de sanki benim anam, benim babam, benim kardeşim ve orada, o muazzam yalnızlığımda sarıldığım bir can yoldaşımdı…

Gelin, türküdeki gibi hep beraber soralım isterseniz: ''Hani yaylam hani senin ezelin?''

(Ezel: Başlangıcı belli olmayan zaman, öncesizlik.)

Osman AYDOĞAN

‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsünü söyleyen, kendileri de Erzurumlu olan Mükerrem Kemertaş ve Aysun Gültekin’in yorumları da güzeldir. Bir de gençlerden Arzu Görücü isimli sanatçının yorumu güzeldir. Ama illaki Raci Alkır’ın kendi sesinden dinlenmelidir ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü…

Raci Alkır’ın sesinden ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü;
https://www.youtube.com/watch?v=QfnC_BDp25E

Arzu Görücü’nün yorumu ‘’Hani yaylam hani senin ezelin’’ türküsü;
https://www.youtube.com/watch?v=0xhLLr9lVS4

Bundan sonrası Türkü dostları için

Sonra, aradan yıllar geçti. Yıllaaaaar, yıllar geçti… Tam 25 - 30 yıl geçti…

2008 yılıydı.

Bir gün duydum, haber aldım ki Raci Alkır böbrek yetmezliği nedeniyle Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yatıyordu. Benim Erzurum’a görevim gereği gitme imkânım yoktu. Bir arkadaşım da Erzurum’a gidiyordu. Kendisine bir miktar para verdim. Bir ''vefa borcunu'' ödeme adına şunları söyledim ona; ‘’Alabilirsen bir buket çiçek al. Alamazsan bir paket çikolata al. Hastaneye git ve Raci Alkır’ı benim için ziyaret et. Raci Alkır’a selam söyle, geçmiş olsun dileklerimi ilet ve benim için ellerinden öp. O beni tanımaz ama ona de, ona söyle, o benim anam gibiydi de, o benim babam gibiydi de, o benim gardaşım gibiydi de.’’… Arkadaşım görevden döndüğünde dediğimi yaptığını, Raci Bey’in çok mutlu olduğunu ve bana teşekkürleri ve selamları olduğunu söyledi.

2011 yılıydı

Ancak üç yıl sonra Raci Alkır 16 Aralık 2011 günü akşam saatlerinde yine tedavi gördüğü Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde böbrek yetmezliği sonucu hayatını kaybetti. Ertesi gün büyük bir kalabalıkla Erzurum Lala Paşa Camii'nde düzenlenen cenaze töreniyle Erzurum Asri Mezarlığına defnedildi. Cenazesine de gidemedim…

Muhtemeldir ki o gün o mahşeri kalabalık cenazeye Raci Alkır’ı türkü söylediği için, türkücü olduğu için gelmemişlerdi, o mahşeri kalabalık Raci Alkır’ın adam gibi bir adam olduğu için, gerçek bir sanatçı olduğu için gelmişlerdi.

Şimdi doğal olarak sizler, eğer Raci Alkır’ı tanımıyorsanız, soracaksınız bana halk müziği sanatçısı olmasından öte kim bu Raci Alkır diye…

Anlatayım kısaca…

Raci Alkır

Raci Alkır 1933 yılında Erzurum'da dünyaya gelir. Racı Alkır aslen Erzurumludur hem de yedi göbek Erzurumludur.

Sanat hayatına ise tasavvuf müziğine yönelen babasından etkilenerek başlar.

Yedi yaşında iken babası Alkuyruk Şefik Bey (Şefik Alkır) ile halk arasında Avlarlı Efe Hazretleri diye bilinen sufi ve şair Hace Muhammed Lütfü Efendin (Mehmet Lütfi Budak) dergâhına katılarak, hafızlardan ve gazelhanlardan feyz alarak etkilenir ve kendisi de dinlediklerini o yaşlarda icra etmeye başlar.

Âşıklık geleneğine dayalı türküleri, Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi’nin türkü formundaki ilahilerini yorumlamasıyla dikkatleri çeker. Bir yandan da o yıllarda henüz derlenmemiş Erzurum yöresi ezgilerinin yazılı ve sözlü kayıtlarını tutar. Mahalli seslerin izini sürüp onlarla aynı mecliste bulunur.

Ancak Raci Alkır gerçek müzik yaşamına 1955 yılında Erzurum Halk Oyunları Halk Türküleri Derneğinde başlar. 1971 yılında TRT Erzurum Radyosu Halk Müziği Korosu’na girerek müzikte profesyonelliğe adım atar. Bu, ona özellikle Erzurum, Bayburt, Kars bölgesinde büyük şöhret getirir.

Özellikle Erzurum türkülerine getirdiği yorumuyla dikkatleri üstüne çeker. Raci Alkır sadece türkülerin icrası ile ilgilenmez; Erzurum ve ilçelerindeki yöre sanatçılarından ve mahalli seslerden derlediği türküleri derleyip düzenler ve bunları TRT arşivine kazandırır. Tam bir derlemeci olur. Bu şekilde Raci Alkır Türk halk müziği repertuarına seksene yakın eser kazandırır.

Türk halk müziğinde makam ‘’Taytan’’ normunda eserlerini kendi derleyip okumaya başlar. Bu nedenle Erzurum yöresi kendisini ‘’Taytan Baba’’ ve ‘’Türkü Paşası’’ diye anmaya başlar.

Dâvûdî bir sese sahiptir. Aspendos’da dinleyicilerine bu özelliği nedeniyle mikrofonsuz konser verir. Bu şekilde Raci Alkır’ın ünü kısa sürede tüm Türkiye’ye yayılır.

Raci Alkır aktif müzik yaşamına 1980 yılında veda eder. Raci Alkır’ın derlediği türküler ‘’Klasikler’’ adı altında bir CD de toplanır. Bu CD’de ‘‘Hani Yaylam Hani Senin Ezelin’’, ‘’Tutam Yar Elinden Tutam’’,  ‘’Güzeller Bezenmiş’’, ‘’Pelit Meydanı’’, ’'Dün Gece Yar Hanesinde’', '’Aya Bak Nice Gider’' ve '’Beni Sorma Bana Ben Ben Değilem’' gibi derlediği türküler bulunmaktadır.

Raci Alkır yukarıda bahsedildiği gibi babasının Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi’nin meclisinde bulunması sebebiyle Alvarlı’ya ait birçok türkü formunda ilahiyi de seslendirir. ‘‘Seyreyle Güzel Kudret-i Mevlam Neler Eyler’’, ‘’Erzurum Kilid-i Mülk-i İslamın’’, ‘’Gururlanma İnsanoğlu’’’ gibi ilahiler onun sesiyle Türkiye’ye yayılır.

Muhammed Lütfi Efendi’nin eserlerini seslendirdiği ‘’Klasikler’’ albümü 2002 yılında Vatikan’da Aziz Ron Colli anısına düzenlenen bir törende çalınmasının ardından Türkiye'de tekrardan büyük ilgi görür.

İşte böylesi bir sanatçıdır Raci Alkır… Para ve şöhret amacı gütmeden kendini yaşadığı kültüre ve türkülere adayan gerçek sanatçı Raci Alkır’ı saygıyla ve rahmetle anıyorum.

‘’Raci’’ isminin anlamı ‘’rica eden’’ demekti… Öte dünyadan bu dünyaya seslenebilseydi eğer Raci Alkır bizlerden Türk halk müziğine kazandırdığı eserleri nesiller boyu yaşatılmasını rica ederdi! 

Hilafet, kendisi gibi yetiştirdiği ve birçok defa beraber sahne aldıkları ve halen sanatını devam ettiren oğlu Vahit Alkır'a geçmiştir diye düşünüyorum. Erzurum türkülerini derleme görevi oğlu Vahit Alkır'dadır artık!...

Bizler Raci Alkır gibi gerçek sanatçılarımız kaybedince ve onun gibi sanatçıları da çıkaramayınca toplum, şimdi; güpegündüz yol ortasına işeyen, mafya ile içli dışlı olan, uyuşturucu müptelasına dalan, her türlü ahlaksızlığı, kirli işleri yaşayan, siyasi iktidara yamanan, yalaka, cahil, gösteriş budalası, ahlak yoksunu, sonradan görme, şımarık, saygısız, sahtekâr, dolandırıcı, değil sanatçı insan müsveddeleri bile olamayan sözde sanatçılara kaldı. Tek sorulmayan soru ‘’biz bunlara müstahak mıyız?’’ sorusudur... Ama ne diyeyim, nasıl söyleyeyim ki; ''sanatçısı toplumun aynasıdır'' diye boşuna söylememişlerdir herhalde!

Hani yaylam hani senin ezelin

Hani yaylam hani senin ezelin
Güz gelende döker bağlar gazelin
Yaylam senin hiç gelmez mi güzelin
Hani yaylam hani senin ezelin

Yaz olanda yayla yayla otlanır
Arap atlar topuğundan bentlenir
O yaylada koyun kuzu beslenir
Hani yaylam hani senin ezelin

Doya doya Erzurum'u gezmeli
Kalem alıp kaşın gözün yazmalı
Ne hoş olur o yaylanın güzeli
Hani yaylam hani senin ezelin

 


Yorumlar - Yorum Yaz