• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam454
Toplam Ziyaret738583

Giordano Bruno ve yakılan ‘kâfir’ler

Giordano Bruno ve yakılan '‘kâfir'’ler

27 Ocak 2019

Bir siyasetçi, partisinin bir toplantısında, partisinin adayına oy isterken “Adayımıza vereceğiniz destek, yarın Ruz-i Mahşerde (Kıyamet Günü) berat (kurtuluş) belgelerinizden biri olacak’’ diye konuşmuş. (Gazeteler, 27 Ocak 2019)

Hz. Peygamber'in bile kimseye Ruz-i Mahşer için berat vermediği bir dinde, bir siyasetçi çıkıyor ve kendisini Ruz-i Mahşer için berat belgesi vermekle yetkilendiriyor. 

Siyasetçinin bu sözleri bana Giordano Bruno’yu ve onun bir sözünü hatırlattı. Şöyle derdi Giordano Bruno: "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." 

İşte bu sözleri söyleyen Bruno, Engizisyon Mahkemesi tarafından dinsiz diye yakılarak öldürülmesine karar verilir ve Roma’da Campo de' Fiori Meydanında 1600 yılında diri diri yakılarak öldürülür...

Giordano Bruno soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya'nın Nola kasabasında dünyaya gelir. Ölümü; 1600. On altı yaşındayken Dominiken tarikatına girer. Kopernikus sistemi ile tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrılır ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları kopartır. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlanır. Engizisyon baskısından kurtulmak için Roma'ya, ardından Kuzey İtalya'ya kaçar.

Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamaz, sürekli gezer. Cenevre'ye geçer, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra'da devam eder yaşamına. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde eder. Londra'da yapıtlarının bir bölümünü bastırır. Londra'dan kısa bir süreliğine yine Paris'e geçen Bruno, bu defa da Almanya'ya gider ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürür. 

O dönemlerde Bruno'nun yayımlanan eserleri şunlardır: Candelaio (Şamdancı) 1582,  Della Cause principio et uno (Neden, ilke ve birlik üzerine) 1584, De l'infinito universo et mundi (Sonsuz evren ve dünyalar üzerine) 1585, De gl'heroici furori (Yiğitçe öfkeler üzerine) 1585.

Daha sonra Zürih'e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik'e davet edilince bu daveti kabul eder. Burada Galileo Galilei ile tanışır. Ama Mocenigo adlı bir aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon'a teslim edilip yargılanır.

Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylenir. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermez ve ölüme mahkûm edilir.

Bruno, dinsiz diye yakılma kararı verilirken, ölüm kararını kendisine bildiren yargıca, "Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz" diye haykırır.

En sonunda da engizisyon kararı ile meydanda halk karşısında dili koparılarak yakılır Giordano Bruno. Yakılmadan önce kendisine öpmesi için ‘'kutsal haç'' uzatılınca tiksinerek yüzünü yana çevirir ve yanarken hiç bağırmaz Bruno…

Şimdi Roma’da yakıldığı yerde Campo de' Fiori (Çiçek Tarlası) Meydanında bir heykeli mevcuttur.

Yazar Dinçer Yıldız’ın Bruno’yu en iyi anlatan ‘'Giordano Bruno - Yakılan 'Kâfir'in Yaşamı ve Felsefesi'’ isimli (Sun Yayınları, 2012) çıkan güzel bir kitabı var…

Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser, Ortaçağ felsefesinde temel alınan gök ile yer ayrılığını reddeder. Bruno; Tanrı'nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür.

Tuncar Tuğcu ''Batı Felsefesi Tarihi'' (Alesta Yayınları, 2003) isimli kitabında, Bruno için yaptığı yorumda şöyle der: "İnsan yaşamının anlamı, Tanrı'nın var ettiği bu evreni kendi bütünlüğü içerisinde kavrama çabasında yatar. Tanrı'nın kendisi kadar olağanüstü ve sonsuz bir güzelliğe sahip olan bu evreni seyretmek, onu kavramaya çalışmak bizi ölümün ve tek tek şeylerin verdiği üzüntüden, acıdan kurtarır. Tek tek şeylerle uğraşmaktan kurtulup evrenin birliği içerisinde Tanrısal öze yaklaşmak ancak 'kahramanca bir coşkunlukla' olanaklıdır... Giordano Bruno olağanüstü bir tutku ile o kocaman ozan yüreği ile seviyordu, Tanrı'yı ve onun eseri olan bu evreni".

Bruno, Copernicus sisteminden esinlenerek evrenin sonsuzluğunu kavramış, Tanrı’nın da ancak böyle bir sistem içinde, sonsuzlukta gerçekleşebileceğini düşünmüştür.

XVI. yüzyılda resmi evren görüşüne göre merkezde dünya hareketsiz durmakta, güneş, ay ve diğer gezegenler onun etrafında dönmekteydi. Kopernik, güneşin merkezde olduğu ve dünyanın da hem güneş hem de kendi etrafında döndüğünü öne sürerek, insana ayrıcalıklı bir yer veren dini görüşü sarsar. Kopernik, bu görüşlerinden dolayı kilise tarafından mahkûm edilir. Giordano Bruno, Kopernik’in görüşlerini savunur, onları aşar da. Evrenle ilgili görüşleri bugünkü bilimsel görüşlere şaşırtıcı derecede yakındır: Sonsuz, dolayısıyla bir merkezden yoksun ve ebedi olan uzay içinde, can verilmiş sürekli bir devinim ve evrim içindeki sayısız yıldız…

Bruno’ya göre Tanrı Bir’dir, her yerdedir, hem de her şeyin üzerindedir. Birbirinden ayrılmaz olan Zekâ, Ruh ve Madde, Tanrısallığın üç görünümüdür.

Bruno der ki: ''Evren bir türdendir, aynı maddeden yapıldı. Sonsuz evrenin içinde sonsuz dünyalar vardır. Her şeyin nedeni yaratıcı doğadır. Bu sonsuz birlikteliğin içinde sonlu varlıklar, yeni yaratıklarının tohumu olmak üzere, sürekli olarak göçüp giderler. Tek tek varlıklar yetkin değildirler ama bütün her bakımdan yetkindir. Evrende her şey bu yetkin bütünü yansıtır. Ne doğum, ne de ölüm vardır. Sürekli değişmeyle bu bütün her an yenilenmektedir. Bu yüzdendir ki evren, en küçük zerrelerinde bile, canlı ve doğurgandır. Öte dünya yoktur, çünkü evren herhangi bir öteye imkân bırakmamacasına sonsuzdur. İnsanın ve dolayısıyla Felsefenin ödevi, evreni bilmek ve tanımaktır. Evreni bilmek, Tanrı’yı da bilmek demektir.''

Bruno’nun ‘'evrenin sürekli değişim içinde olduğu'' düşüncesi,  kendisinden iki binyıl önce, İS 161- 180 yılları arasında yaşamış Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius’un ve kendisinden iki yüzyıl sonra yaşamış diyalektik kuramın yaratıcısı Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in düşünceleri ile benzerlik gösterir.

‘'Meditasyonlar'’ ismiyle kaleme aldığı yazılarında Marcus Aurelius (Ülkemizde ''Düşünceler'' ismiyle yayınlandı, Yapı Kredi Yayınları, 2016) düşüncesini şöyle ifade eder; "Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

Hegel’e göre ise; biricik canlı felsefe çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların felsefesidir. Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği hem çiçek, hem de meyve olmaktır. Ölüm; hem ortadan kaldırmadır, hem de yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.

Giordano Bruno’nun bazı deyişlerini de şu şekildedir;

‘‘Zorluk, öyle bir şeydir ki alçakları vazgeçirmek için düzenlenmiştir. Kolay ve kaba şeyler kaba insanlar ve sokak insanları içindir.’’

‘‘Doğanın her üretimi bir değişikliktir ama öz, daima aynı kalır çünkü sadece tek bir öz vardır. O da ilahi ve ölümsüz olandır.’’

‘‘Herkes, Gerçeğin, Birin ve Var olanın aynı şeyler olduğunu söylemeyi bildi ama insanlar bunu anlamadılar. Bazıları gerçek bilgelerin düşünme şekline ulaşmadan, konuşma tarzlarını uyguladılar.’’

‘‘Yaşamın amacı kaderi anlayabilmektir. Çünkü bu bilgi gerçek kurtuluş olan Tanrı ve sonsuzla birleşme bilincine bizi yöneltebilen tek şeydir.’’

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."

İşte bu düşüncelere sahip olup da dinsiz diyerek yakılan ve Engizisyonun karanlık geçmişinin son kurbanı Bruno; yaşadığı evreni sevmiş, öldüğünde ona karışacağını bilmiş, yaşarken de onunla karşılaşmış bulunmanın sevincini duymuş biriydi.

Ne yazık ki insanoğlu garip bir yaratıktır; anlayamadıklarını hemen infaz ederler, hatta diri diri yakarlar sonra da yaktıkları yerde heykellerini dikerler.

Bruno gibi Jeanne d'Arc da anlaşılmadı, 19 yaşında canlı canlı yakıldı, beşyüz yıl sonra da azize ilan edildi.

Hallacı Mansur da böyle gitti; ‘'En el Hak- ben Tanrı’yım’' dedi, Emevi zihniyeti anlayamadı, astı onu…

Cüneyd-i Bağdadî de böyle gitti; ‘'leyse fî cübbeti sivallah – cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur’' dedi, Abbasi zihniyeti de anlayamadı, kâfir diye astı onu…

İbn-i Rüşt de anlaşılmadı, İbn-i Rüşt ulemanın '‘kâfir’' ilanıyla Endülüst’den kaçmak zorunda kaldı.

Hallac gibi ‘'En el Hak'’ diyen, Tanrı’nın insanın içinde olduğunu, insanın Tanrı’yla bütünlük gösterdiğini söyleyen, ‘'Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam’' dizelerinin sahibi Seyyit İmameddin Nesîmî de böyle gitti. Memlûkler anlamadı onu, zındık diye derisi yüzdüler. (Efsaneye göre o anda soyulmuş derisini omzuna alarak Halep şehrinin on iki kapısından geçerek şehri terk etmişti.)

Anlamak zordur…

Çünkü Bruno’nun söylediği gibi kolay ve kaba şeyler kaba insanlar ve sokak insanları için geçerlidir.

Bruno gibi, Jeanne d'Arc gibi, Hallac gibi, Cüneyd-i Bağdadî  gibi, İbn-i Rüşt gibi, Seyyit İmameddin Nesîmî gibi ruhlar her devirde olduğu gibi içindeki yaşadıkları yüzyıla ait değildirler; çünkü kendi çağdaşları arasında, onların derinliklerini ve yüceliklerini anlayabilecek olan ruhları pek bulamazlar.

Her zaman geçerli olan ve günümüzde de halen geçerliliğini koruyan Galileo’ya ait şu sözü bu insanlar bizzat yaşayarak tecrübe etmişti;

‘'Hiçbir kin, cahilin bilime duyduğu kinden daha büyük olamaz.’'

Ki; hem Galileo'nun bu sözünün hem de Bruno'nun; "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar" sözünün gerçekliğini aradan bin yıl geçse de hemen hemen her gün meydanlarda, TV'lerde, basında görüyor, duyuyor ve okuyoruz zaten...

Yeri gelmişken klasik Alman filozoflarının sonuncusu olan Ludwig Feuerbach’ın bir sözünü buraya almaktan geçemeyceğim. Çünkü bu ülkede yaşananlar bana bu sözü doğruluyor gibi geliyor: "Ahlakın temeli ne zaman dine dayandırılsa, adalet ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hale getirilse, en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir."

Görelim mi artık; Tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır...

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz