• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam138
Toplam Ziyaret768679

Fatih Sultan Mehmet (7): Etnik ve folklorik bir kimlik olarak Moğollar

Fatih Sultan Mehmet (7): Etnik ve folklorik bir kimlik olarak Moğollar

02 Haziran 2020

Dünkü yazımda Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında 1473 yılında yapılan Otlukbeli Muharebesi’ni anlatırken Ilısı Barajının yapımı nedeniyle su altında kalacak olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın Otlukbeli Muharebesi’nde şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey için yaptırdığı türbenin taşınmasından bahsetmiştim. Buradan da yola çıkarak şu soruyu sormuştum:  ''Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir?'' 

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmekteydi. Buradan da yola çıkarak ikinci soruyu sormuştum: Böylesine önemli bir muharebeye Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hristiyanlar ile, Batı ile olan savaşları mı olmak zorundaydı?

İşte bu iki sorunun cevabını da Moğollar üzerinden vermek istiyorum... 

Moğol İmparatorluğu

Cengiz Han tarafından 1206 yılında kurulan Moğol İmparatorluğu 1294 yılına kadar yaşar. Kısa zamanda her yönde genişleyip, dünyanın %22'sine yayılıp, 34 milyon km2’ den fazla bir alanı kapsayarak ve tarihin bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluğu olurlar. En geniş döneminde 100 milyondan fazla kişiyi topraklarında barındırır. İmparatorluğun bu denli geniş olması ile Batı ile Doğuyu birleştirir, bu sayede İpek ve Baharat yollarında ticaret yapmak güvenli hale gelir ve ''Pax Mongolica'' denilen bir barış dönemini başlatır… Cengiz Han zamanındaki Moğol Ordusu dünyadaki en organize ve en disiplinli ordu haline gelir. Moğol ordusu da tarihteki önemli ordular arasında sadece atlılardan oluşan tek ordudur.

Moğollar ve Türkler

Moğollar, yüzyıllarca Türklerle yan yana yaşarlar ve bunun sonucu olarak da Türk kültür ve medeniyetinin etkisinde kalırlar ve zamanla Türkleşir ve İslamlaşırlar… Orta Asya’da halen Cengiz Han ve hanedan üyeleri Türk olarak kabul edilir. Türklükle Moğolluk tarihsel, coğrafi, kültürel olarak çok geçişlilik arz ettiği için; Asya bozkırlarında Hunlardan itibaren Türk tarihini Moğol tarihinden ayırmak hemen hemen imkânsızdır. Fransız oryantalist ve Türkolog Jean-Paul Roux (1925 – 2009) Cengiz Han için ''Moğollaşmış bir Türk'', Timur için ise ''Türkleşmiş bir Moğol'' tanımını yapar... Bu nedenle Türk tarihinde Moğollar öteki bir toplum olarak sayılmazlar. Bu nedenlerle de günümüzde Türkler çocuklarına göğsünü gere gere Cengiz, Kubilay, Temuçin, Oktay, Timur, Noyan gibi Moğol adlarını verirler.

Türkçülüğün babası olarak tanımlan Nihal Atsız, oğluna vasiyetinde (1941) ötekileştirdiği toplumları şöyle sıralar: ‘’Yahudiler, Çinliler, Acemler, Yunanlılar, Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler, Japonlar, Afganlılar, Amerikalılar, Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Gürcüler, ve Çeçenler...’’ Ancak bunların arasında Moğollar yoktur.

Anadolu’ya ve İslam dünyasına yapılan Moğol istilası

Biz böyle güzellemeler yapsak da ancak tarih baba tarih sayfalarında Moğolları farklı anlatır.

3 Temmuz 1243 tarihli ''Kösedağ Muharebesi'', Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesiyle sonuçlanır. Bu yenilgiyle bu topraklarda Moğol istilalarının önünü açan Moğol Baycu Noyan’dır. Noyan, Anadolu’yu Moğollara bağlayarak Büyük Han’ın nazarında itibar kazanmak ister…

Kösedağ savaşından sonra Moğollar bu topraklarda çok can yakar… 13’üncü yüzyıl, Anadolu’nun Moğolların baskısı altında inim inim inlediği bir dönemdir. O zamanlar Anadolu’da Moğollara dair sarf edilen adeta efsaneleşmiş söz şudur: ‘’Geldiler, yaktılar, yıktılar, kestiler, biçtiler, gittiler...’’ Haçlılar bile Anadolu’ya Moğollar kadar zarar vermemişlerdir.

Tarihçiler, İslam tarihinde Moğol istilasıyla kıyaslanacak bir felaketin olmadığı hususunda hemfikirdirler. Bu dönemde İslam kültürüne ait eserler yok edilmiş, dini kitaplar hayvanların altına serilmiş ve camiler de ahıra çevrilmiştir. İslam tarihi kaynakları bu istilalardan dolayı Moğolları bir kıyamet alameti olarak görerek, ''Yecüc-Mecüc'' olarak da nitelemişlerdir.

Daha yeni bu sayfalarda Abbasi halifesi El Memûn’u anlatırken Moğol hükümdarı Hülagü'nün ordusunun 10 Şubat 1258'de halifeliğin başkenti Bağdat’ı ele geçirdiğini anlatmıştım. Bağdat Moğollar tarafından yağmalanmış, Bağdat'taki Beyt'ül Hikme yerle bir edilmiş, burada bulunan kitaplar Dicle Nehri'ne atılmış, yüzlerce yıllık bu eserlerden akan mürekkep nehrin suyunu siyaha bulamış ve Dicle nehri aylarca siyah renkte akmıştı… Bu şekilde Bağdat’ın Moğol istilasıyla, yüzlerce yılın birikimi olan matematik, fen, coğrafya, astronomi, tarih, ilahiyat ve fıkıh ile ilgili binlerce eser sonsuza dek kaybolmuştu... 

Bağdat'ın yok edilmesinin, bir şehrin işgalinden daha fazla bir karşılığı vardır. Bu, aynı zamanda İslam Dünyası'nın hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak olan siyasi, kültürel ve dini merkezinin yok edilmesi anlamına da geliyordu...

Büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel, ‘’Medeniyetler Tarihi’’ (A History of Civilizations, Penguin Yayınevi, 1995, sf. 85 - 92) isimli eserinde 13. yüzyılda Moğol istilasının İslam’ın bütün şehir medeniyetlerini yakıp yıktığını, kütüphanelerin yakıldığını, milyonların öldürüldüğünü, bu şekilde tüm İslam dünyasının bir kasabaya dönüştürüldüğünü ve hala etkileri süren İslam dünyasındaki mistisizm ve dogmatizmin Moğol istilasının ve Haçlı seferlerinin yıkıcı etkileriyle başladığını ve zamanla devlet politikalarına dönüşüp kökleştiğini yazar...

Moğolların Anadolu’ya, Türk ve İslam dünyasına yaptığı bu tahribata 3 Temmuz 1243 tarihli Kösedağ Muharebesinde, Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesi yol açmıştır. Dün anlattığım ‘’Otlukbeli Muharebesi’’ gibi bu ''Kösedağ Muharebesi'' de ne yazık ki Türk tarihinde ve askerî akademilerde hak ettiği ilgiyi görmez.

Hal böyleyken Türk tarihinde Moğollar ötekileştirilmediği gibi ''Kösedağ Muharebesi''nin Moğol Komutanı ‘’Noyan’’ın adını kendisine isim, soy isim olarak alan ve gururla taşıyan sayısız vatandaşımız vardır.

Anadolu'daki Moğol baskısı, Selçuklu Sultanlığını zayıf düşürdükçe Türkmen beylikleri bağımsız olma fırsatını yakalamışlar, bunlar arasından da sivrilerek Osmanlı çıkmıştır. Kemal Tahir ''Devlet Ana'' (İthaki Yayınları, 2005) isimli romanında bu süreci çok güzel anlatır. 

Moğolların ardılları ve Timur

Ancak Osmanlı da Moğollardan kurtulamamış, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda 28 Temmuz 1402 tarihinde yapılan ''Anakara Muharebesi'' Geç Orta Çağ tarihinin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olmuş ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanmıştır.

''Ankara Muharebesi'' yenilgisi; Osmanlı Devleti'nin geçici süreliğine dağılarak, devletin imparatorluk aşamasına geçmesinin ve İstanbul'un Fethi'nin 50 yıl kadar gecikmesine, Anadolu`daki Türk siyasal birliğinin bozularak Anadolu beyliklerinin yeniden kurulmasına ve Osmanlı tarihinde ''Fetret Devri'' (1402-1413) olarak bilinen 11 yıllık bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına neden olmuştur.

Moğollar bu kadarı ile de kalmamışlardır.  Timur İmparatorluğunun varisi Akkoyunlu Devleti de Osmanlı’yı rahat bırakmaz. Ne zamanki Akkoyunlu Devleti 1473 yılındaki -dün bu sayfalarda anlattığım- Otlukbeli Savaşını Osmanlı’ya karşı kaybeder o zaman Osmanlı’nın Doğu sınırı da kısa bir süreliğine huzura ve sükûna kavuşur…

Safevi Devleti

Ancak kısa bir süre sonra Akkoyunlu toprakları üzerinde bu sefer Türk Safevi Devleti (1501 – 1736) kurulur… Safevi Devleti kurucusu Şah İsmail, Akkoyunlular’ın anne tarafından torunudur. Şah İsmail’in Annesi, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızıdır.  Ancak bu sefer de Şii inanışa sahip Safevi Devleti ve Osmanlı Devleti savaşır. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadele malumunuzdur. Osmanlı, Safevi Devletini zayıflatıp da yıkılmasına vesile olunca yerine Osmanlı’nın başına bela Fars (İran) devleti kurulur…

Neyse bu hazin faslı geçelim, çünkü Safevi Devleti ayrı bir yazı konusudur…

Neden Moğollar ve Araplar ötekileştirilmemiştir?

Yazının başında ifade edildiği gibi Moğollar; Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ve Anadolu’ya, Moğolların ardılı olan Akkoyunlu’lar da Osmanlı’ya bu kadar kötülükleri yapmasına rağmen nedense Moğollar ve Akkoyunlular bu coğrafyada ötekileştirilmemiş, düşman sayılmamış, Moğol isimleri Türklerce gururla taşınmıştır. Hatta öyle ki Osmanlı ile Akkoyunlu arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey için Türk tarihi ifade ettiğim gibi ''Şehit'' diye not düşmüştür... Ve yine bir önceki yazımda anlattığım gibi günümüzde de Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi Ilısu Baraj Gölü altında kalacak diye uluslararası bir çalışma ile itina ile iki km kuzeye törenle taşınmıştır. (12 Mayıs 2017) Ve bu törende de konuşma yapan siyasiler Zeynel Bey’den ‘’şehit’’ diye bahsetmişlerdir. (Sakın yanlış anlaşılmasın; tabii ki türbenin taşınmasında doğrusu yapılmıştır.)

Şimdi gelelim benim yazımın başında sormak istediğim sorulara:

Benim sormak istediğim Moğolların Osmanlıya, Anadolu’ya ve İslam'a bu kadar kötülüklerine rağmen neden bu coğrafyada ötekileştirilmediği, neden hala gurur ve onurla Moğol isimlerinin taşındığı ve Osmanlıya karşı savaşlarda ölenlerine de neden ‘’şehit’’ diye hitap edildiğidir? Eğer onlar ‘’şehit’’ ise Osmanlının şehitleri neydi?

Ve Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna ve onun türbesine günümüzde gösterilen bu ihtimamın sebebi neydi?

''Otlukbeli Muharebesi'' birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük savaşlarından birisi olarak kabul edilmesine rağmen Türk tarihinde ve askerî akademilerde neden gereken önem verilmezdi? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Batı ile Hristiyanlarla olan savaşları mı olmak zorundaydı?

Osmanlıların, Türk tarihinde ve askerî akademilerde yüzeysel geçiştirilen sadece Akkoyunlularla yapılan ''Otlukbeli Muharebesi'' (1473) de değildi...  Moğollarla yapılan ''Kösedağ'' (1243), yine Moğollarla yapılan ''Ankara'' (1402), Safevilerle yapılan ''Çaldıran'' (1514), Dulkadiroğulları Beyliği  ile yapılan ''Turnadağ'' (1515), Memluklerle yapılan ''Mercidabık'' (1516) ve ''Ridaniye'' (1517) muharebeleri de dönemlerine oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımlarından büyük muharebeler olması ve sonuçları itibariyle de büyük siyasi etkilerine rağmen gerek Türk tarihinde gerekse de askerî akademilerde hep yüzeysel olarak geçiştirilmiş, hatta bazıları görmezden bile gelinmiştir...

Ancak Türk tarihinde ve askerî akademilerde varsa yoksa teferruatıyla incelenen Batı ile Hristiyanlarla yapılan muharebeler olmuştur. (''Malazgirt'' 1071, ''Sırpsındığı'' 1364, ''Niğbolu'' 1396, '' İstanbul'un Fethi'' 1453, ''Mohaç'' 1526, ''Birinci Viyana Kuşatması'' 1529, ''Preveze Deniz Muharebesi'' 1538 vb.) 

Ayrıca ilginçtir ki tarih yazımında Moğolların istilacılıkları söz konusu olduğunda Türklüklerinden pek bahsedilmemiştir. Ancak bir ‘’Taç Mahal’’ söz konusu olduğunda ise hep "karısı için anıt mezar yaptıran Türk İmparatoru’’ndan bahsedilmiştir. Fakat Bağdat'ı yağmalayanlar hiç şüphesiz Moğollardır, Türkler değildir!

Tüm bunların nedeninin sosyal-kültürel antropolojide yer alan kavramlarda yer aldığı değerlendirilmektedir.  

Etnos ve Folk kavramları

Günümüzde sosyal-kültürel antropolojide yer alan ‘’etnoloji’’ ve ‘’folk’’ kavramları şu şekilde açıklanmaktadır: ‘’Etnos’’; (Yunanca kökenli olup) “öteki halk’’, veya ‘’öteki halklar’’ demektir!...  Bu nedenle ‘’etnoloji’’ “ötekinin bilimi”dir. “Folk” ise ‘’bizim halk’’ demektir. “Folk”; bizim olan kırsal, geleneksel, modern-öncesi, kentleşme-öncesi, endüstrileşme-öncesi halkımız, halimiz, ahvalimiz, akrabamız anlamındadır.

Muhtemel ki Moğollar, Akkoyunlular ve Savefiler Türk tarihinde ve de Anadolu’da bir etnik kimlik (“öteki halk’’ veya ‘’öteki halklar’’) olarak değil de folklorik (bizim olan kırsal, geleneksel, akraba) bir kimlik olarak, Memluklar ise dindaş bir grup, ümmet olarak görülmüştür. Bu nedenle de ne Moğollar ne Akkoyunlular ne Savefiler ne de Araplar ötekileştirilmemiş ve bu gruplarla yapılan muharebeler, savaşlar ve çatışmalar ise bir kardeş (folk) kavgası olarak görülüp fazla öne çıkarılmamış ve unutturulmak istenmiştir.

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder...

Bu coğrafyada kardeşin kardeşe yaptığını akrep akrebe yapmamıştır…

Ancak bu coğrafyada anlattığım gibi kardeşin kardeşe yaptığını akrep akrebe yapmamıştır…

Ve halen de öyledir...

Bakın Irak'a, Suriye'ye, Libya'ya...

Aslında ıraka gitmeye de gerek yok...

TV’lerde açık açık komşularına dair katliam listelerini hazırladıklarını söyleyenler ve bu aleni tehdit karşısında sus pus olan yetkililer Hristiyan Yunanlılar değildir…

‘’Cübbeli’’ nam bir cemaat şefinin 17 Ocak 2020 günü yaptığı ‘’silahlanan iki bin selefi dernek var’’ açıklamasını, Emniyetin kayıp 200.000 profesyonel silahını, İçişleri Bakanlığından valiliklere devredilerek valilerin kontrolsüz bir biçimde bol keseden dağıttığı silah ruhsatlarını ve fütursuzca kurulan Osmanlı Ocakları, SADAT gibi milis derneklerini siz Ege adalarını işgal eden Hristiyan Yunanistan’a karşı bir hazırlık için mi olduğunu düşünüyorsunuz?

Benimki naçizane, tasalı, gamlı, kederli, kaygılı naif bir sorudur... Naif olmayan ise böylesi bir ayrışmaya ve tehlikeye karşı ülkeyi yönetmekten sorumlu olanların söndürmeleri gereken ateşi körüklemeleri, ateşe benzin dökmeleridir... 

Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinde süzülerek gelen bir kaygı atasözü vardı ya, benimki de onun kaygısıdır:

‘’Et kokarsa tuzlanır; ya tuz kokarsa ne yapılır?’’

Fatih ile ilgili yazı dizim burada sona eriyor… Eğer ki sürç-i lisan eylediysek affola…  

Osman AYDOĞAN

Bir not:

TV'lerde tarihten, sosyolojiye, ekonomiden politikaya her konuda konuşan, sözde profesör ünvanlı herbokologlar –pardon akademisyenler, sözde sosyologlar, sözde politikacılar biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz da antropoloji bilseler ve birazcık da doğru terminoloji kullansalar da olur olmaz yerlerde ''etnik'' sözcüğünü bilinçsizce kullanmasalar! Hani bir Yunan atasözü vardı ya: ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir'' diye... Anlıyorsunuz değil mi?

Bir başka not daha: 

Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı Bilal Erdoğan himayesinde her yıl düzenli olarak yapılan bir festivalin 4'üncüsü 03-06 Ekim 2019 tarihleri arasında, İstanbul’da yapıldı… Yeşilköy Atatürk Havalimanı’nda dört gün süren festivalde Türk dünyasına, Orta Asya ve Anadolu'ya özgü şenlikler gerçekleştirildi. Festivalde geleneksel Türk sporlarının yanı sıra geleneksel kıl çadırlarda oba yaşamı, tarihi el sanatları atölyeleri, kılıç kalkan ve atlı gösteriler gibi pek çok aktivite yapıldı.   Organizasyonda geleneksel sporlardan aba güreşi, şalvar güreşi, kuşak güreşi, mas güreşi, fetih yağlı güreşleri, atlı okçuluk, atlı cirit, kökbörü, âşık oyunu, mangala, geleneksel yaya okçuluğu, şahinle yarış ve yabusame olmak üzere toplam 16 Orta Asya ülkesinden 12 dalda bine yakın sporcu mücadele etti... (Gazeteler)

Bu festivalin adı neydi biliyor musunuz? ‘’4. Etnospor Kültür Festivali‘’ !…  Festivalde yapılan bütün etkinlikler bizden, bizim kültürümüze ait, yani folklorik… Ancak festivalin adı ne: ‘’Etnospor’’! Yani ‘’etnik spor’’, yani ‘’Ötekinin sporu’’! Hani derlerdi ya; ''cehaletin bu kadarı ancak tahsil ile mümkündür''!!! Siz anlıyorsunuz değil mi bir nasıl ellerde olduğumuzu! 

Hep söylerim ya; her şey ''tanım'' ile başlar, araçlarla devam eder...

 


Yorumlar - Yorum Yaz