• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam559
Toplam Ziyaret734727

Çöküş

Çöküş

ABD'li evrim biyoloğu ve popüler bilim yazarı Jared Diamond'un Pulitzer ödüllü ilk kitabı  ‘’Tüfek, Mikrop ve Çelik’’ idi.  (TÜBİTAK Yayınları)  Jared Diamond bu kitabında Batı medeniyetlerinin dünyanın en önemli bir kısmında hâkimiyet kurmalarını sağlayan teknoloji ve dokunulmazlıkları nasıl ve niçin geliştirdiğini inceler. Jared Diamond’un ikinci kitabı ‘’Çöküş’’te (Timaş Yayınevi) ise geçmişteki büyük medeniyetlerden bazılarının çöküş sebeplerini inceler. 

Jared Diamond ‘’Çöküş’’ kitabında tarih boyunca çeşitli toplumların çevre tahribatı nedeniyle nasıl çöktüğünü inceler. Fakat insanoğlunu bekleyen asıl çöküş yazarın iddia ettiği gibi çevre tahribatı yanında kendi yarattığı uygarlığı ve yok edilen kültürü nedeniyledir. Bu yazının konusu da bu tür çöküşün nedenleri üzerinedir.

***

Nietzsche’nin (1844 -1900) şöyle bir tespiti vardı; ‘’Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.’’ Bu bir öngörüydü…

Nietzsche’nin şu sözü de bir varsayımdı: ‘’Toplum yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşup kültürün önemini göz ardı ederse, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşecektir.’’

Nietzsche’nin bu tespitini ve varsayımını doğrularcasına uygarlığın kabalığa dönüştüğünü, kültürün göz ardı edildiğini ve etrafınızdaki her şeyin daha bir kötüye doğru gittiğini hissettiğiniz veya gözlemlediğiniz veya düşündüğünüz oldu mu?

Eğer cevabınız ‘’evet’’ ise bu konuda hiç de yalnız değilsiniz. Bu tespitinizi doğrularcasına Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar José Saramago (1922-2010) vefatından kısa bir süre önce 2007 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide yaşadığımız günümüzün tarifini en iyi şekilde yapan şu ifadeleri kullanmıştı;

‘’Özgürlüklerin giderek daraldığı, eleştirinin yer bulmadığı, çokuluslu şirketlerin, piyasanın totalitarizminin artık bir ideolojiye bile gerek duymadığı, dinsel hoşgörüsüzlüğün yükselişe geçtiği karanlık bir çağda yaşıyoruz.’’

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf  da ‘’Çivisi Çıkmış Dünya’’ isimli eserinde (Yapı Kredi Yayınları, 2009) benzer şekilde ‘’medeniyetler çatışması’’ ve ‘’küreselleşme’’ adı altında uygulanan, bütün dünyada felakete yol açacak olan ve yaşamın devamlılığının olmazsa olmazı olarak gördüğü ‘’hoşgörü’’ kültürünü yok eden politikaları eleştirerek artık uygarlığın tükendiğinden bahseder. 

Her zaman için bozulma ve yok olma önce çivilerin çıkmasıyla başlar.

Erdal Atabek, ‘’Tehdit altındaki kültür: Aydınlanma…’’ isimli makalesinde (Cumhuriyet, 12 Aralık 2011) aynı kötü gidişten bahseder. Erdal Atabek yazısında özetle kötü gidişi şu şekilde anlatır;

‘’Aklın ve bilimin yaşamı yönetmesi olarak tanımlanabilen evrensel aydınlanma kültürü dünya ölçeğinde tehdit altına girmiştir. Tehdit kaynaklarından birisi dünyada dogmaların ve önyargıların yükselmesidir. Gerek din kaynaklı gerekse din dışı dogmalar Amerika başta olmak üzere bütün dünyada yükselmektedir.

İkinci tehdit kaynağı ise, küresel piyasa ekonomisidir. Bu ekonomik kültür, insan davranışlarını değiştirmekte, ‘alışveriş’i yaşamın odağı yapmaktadır.

İnsan davranışları bu iki tehdidin etkisiyle akıl ve bilimin dışına çıkmaktadır. Düşünmekten vazgeçmiş, toplumsal olaylara ilgisini kaybetmiş, kendi dar yaşam alanına kapanmış insanlar toplumsal ilgiye kapalı bir hayat sürmektedirler.

Küresel piyasa ekonomisi insanların bütün ilgisini alışveriş çılgınlığına dönüştürmüş, insanlar artık neyi neden aldığını düşünmeden mal alıp para veren robotlara evrilmiştir.

Dogmalar, hurafeler, büyüler, burçlar, fallar, yıldız haritaları, ekranlar, giysi markaları, ünlülerin dedikoduları, cep telefonları, İPhone’ler, internet, Facebook ve Twitter günümüzün kültürel kaynaklarını oluşturmuştur.’’

Nietzsche’nin söylediği gibi toplum kültürün önemini göz ardı ederek yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşan, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşmek üzere koşar adım gitmektedir.

Einstein’ın bir sözü vardı; ’’Benim yaşamam için bir kalem, müsvedde kâğıdı ve bir de uyumak için divan yeter. Biraz lüks olacak ama bir de kemanım olsun isterim. Abartılı yaşam biçimi domuzlara mahsustur.’’ Ne yazık ki abartılı bir yaşam biçimi salgın bir hastalık gibi sarmıştır dünyayı…

Ayrıca şu sözü de vardı Einstein’ın; ‘’Bir kişi mesleği ne olursa olsun eğer tarihten, edebiyattan, felsefeden ve sanattan nasibini almamışsa Pavlov’un köpeğinden farksızdır.’’

Günümüz dünyasında artık ne edebiyat kaldı, ne tarih, ne felsefe ve ne de sanat. Edebiyatsız, tarihsiz, felsefesiz ve sanatsız bir insanlığın sonucu muhakkak ki Einstein en açık biçimde ifade ettiği şekilde olacaktır.

01-02 Aralık 2011 tarihinde ülkemizde konferans vermeye gelen Fransız düşünür Alain Badiou da benzer şekilde kötü gidişten şikâyet eder. Badiou’ya göre sorunun temelinde felsefesizlik yatmaktadır ve günümüzde felsefenin siyasetle bağları kopuk gibidir. Çözüm olarak bizim siyasetin yeniliklerini karşılayıp kucaklayacak bir felsefeyi üretmemiz gerekmektedir. (Cumhuriyet, 11 Aralık 2011, s.12)

Alain Badiou’nun en büyük tespiti; ‘’hakikat var değildir, hakikat olur’’ şeklindedir.

Badiou’nun söylediği gibi, bilimsel bir ‘’algı yönetimi’’ desteği ile günümüzde her yerde ‘’kara’’ olan ne varsa insanlara ‘’ak’’ olarak sunulmuştur. Bu şekilde insanlar aklı kullanmayı ve sorgulamayı unutmuşlardır.

Tüm bu gelişmelerin sonucu olarak tüm Avrupa ve Amerika ırkçı bir politikanın, vahşi bir kapitalizmin, sosyal demokrasiden tamamen uzak totaliter bir piyasa ekonomisinin ve uluslararası şirketlerin;  tüm İslam dünyası da daha bağnaz, daha dogma ve daha karanlık bir geleceğin pençesine düşmektedir.

Tüm dünyada aklın ve bilimin üzerine dinin ve dogmanın vesayeti tekrar başlamaktadır. Hani günümüzde mevsimleri sayarak Arap baharı, yazı, kışı diyorlar ya… Baharın geldiği iddia edilen o ülkelerde eskileri mumla aratacak daha bağnaz, daha tutucu, daha gerici, daha karanlık ve daha işbirlikçi rejimler gelmektedir. Irak ve Suriye’de ortaya çıkan İŞİD vakası bu konuda bir netice, bir son, bir nihayet değil, bir fitildir, bir başlangıçtır.

Uygarlığın bu çöküşünün başlangıcı aslında yeni değildir. Jean-Jacques Rousseau, 1755 yılında yayınladığı uygarlığın eleştirisini yaptığı bir kitabında (Jean-Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, Morpa Kültür Yayınları, Mart 2006) insanlığın altın çağını yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiği, "işbölümü" ve "özel mülkiyet"in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığı iddia eder

***

Dünya böyleyken ülkemizdeki durum da farklı değildir. Akşam Gazetesi’nden Şenay Yıldız yazar Alev ALATLI ile bir söyleşi yapar. (Akşam Gazetesi, 12 Eylül 2011)

Şöyle başlıyor yazısına Şenay Yıldız; ‘’Aşağıda okuyacağınız söyleşiyi yapmak için kapısını çaldığım Alatlı, yakında piyasaya çıkacak olan 'Beyaz Türkler Küstüler' isimli kitabı için son rötuşları atıyor. Yeni kitabında, Türkiye'de paçozluğun her alanda hâkim olmasından duyduğu endişeyi dile getirecek olan Alatlı, Cüppeli Ahmet Hoca'dan İvana Sert'e, Ertuğrul Özkök'ten Serdar Turgut'a, Ayşe Arman'dan Rahşan Gülşen'e pek çok ismin 'paçozlaşma' olarak kavramlaştırdığı tavır ve yazılarını eleştiriyor, paçozlaşma sürecinin Beyaz Türkler'i küstürdüğünü ve eblehleşmeyi tetiklediğini anlatıyor.’’

Alatlı şöyle devam ediyor söyleşisinde; ‘’Çünkü matematiksiz teknoloji, biyolojisiz çevre, notasız müzik... olmaz. Bunları yerine oturtamadığınız sürece sadece tüketicisiniz. Böyle giderse, Türkiye sadece tüketici kulvarında kalmaya mahkûmdur. Bu eblehleşme sadece tüketiciliğe iter. Yazık, Halide Edip'e boşu boşuna mandacı, vatan haini denmiş. Bugün manda zaten gerçekleşti. ABD'ye eğitim için giden paraları görün, sizin Sulukule'den çıkan Sibel Can'ınızın evi Miami'de! Bu nasıl bir gidişattır, kaçıştır? Askerî otoritenin baskısı falan derler ya, eblehliğin, paçozluğun baskısı kadar büyük bir baskı yoktur. Çünkü paçoz, paçoz olmayanı göremez.’’

Bu paçozların, bu eblehlerin TV’lerde her gün onlarca örneğini görmekteyiz.

On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı devlet adamı ve şâiri Keçecizade İzzet Molla'nın bir deyişi vardı. Deyişin aslı Osmanlıca;

''Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap
Eyler onu müdahanei âliman harap''

Türkçesi şu;

 ''Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz,
Onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder''

Çoğalan günümüzde sadece paçozlar ve eblehler de değildir. Günümüzde hiçbir devirde olmadığı kadar âlimler de dalkavukluğa başlamıştır. Şairin söylediği gibi bu hiç de iyi bir gidiş değildir.

Başbakan’ın has adamı Âkif Beki de 14 Aralık 2013 günü Hürriyet’teki köşesinde ‘’Zübükler, paçozlar ve Necip Fazıl’’ başlığı ile kısaca şöyle yazıyordu:
“Dostoyevski’nin Puşlost’u gibi, paçozluk iblisi tüm kurumları sardığı zaman sıkıntı başlıyor. Herkesin herkesle yer değiştirebildiği, birisi gittiğinde hiçbir şeyin değişmediği, (liyakatin ölçü olmadığı, sıradanlığın ve kalitesizliğin hüküm sürdüğü) bir durumdur paçozluk...  Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mubah sayan, küstah, beş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlaksız, kalleş... Dostoyevski ‘Puşlost’ (Poshlost) der... Topluma musallat olan iblistir paçozluk... Puşlost tüm bu kavramları içinde toplayan tanımlama. Bizde de Ömer Seyfettin’in Efruz Bey tiplemesi, Aziz Nesin’in Zübük’ü kısmen buna yakındır. Ama benim ele aldığım paçozluk süreci Puşlost’a daha yakın ve korkarım ki bu iblis Türkiye’ye yerleşiyor...” 

Yerleşti bile, artık çok geç. Alev Alatlı’nın korktuğu başımıza geldi. Yerleşmek ne kelime, en ziyade iltifata mazhar tip haline geldi. Bilakis aranan özellik oldu...
Paçozluktan çok rağbet gören ne! İnanmayan açsın, Alatlı’nın kitabında teşhir ettiği vasatlaşma vasatımıza baksın. Son kitabı ‘Beyaz Türkler Küstüler’i, Akşam gazetesine ‘paçozlaşmanın hikâyesi’ diye anlatmıştı Alev Alatlı. Kitap çıktı, yaşadığımız ‘paçozlaşma ve eblehleşme’yi ayan beyan tasvir ediyor ama aldıran kim?

Bütün mahallelerimiz paçozların istilası altında, bütün meydanları eblehler bastı.
Dünyaya hükümran olmaz elbette de paçozluk, alabildiğine borusunu öttürüyor bu devirde arkadaş, daha ne olsun!’’

Doğan Kuban da ‘’Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’’ Dergisi’nin 28 Mart 2008 tarihli nüshasında ise şöyle yazıyordu; ‘’La Monde Diplomatique ise yıllarca önce 'Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar' adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Yazar Claude Julien 'in makalesinde Petain Dönemi'nde egemen olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır. Türkiye'de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık düşüncesini esir ya da satın almıştır.’’ Zaten çöküşün, geri gidişin tek bir nedeni olmaz.

Yine Doğan Kuban, ‘’Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’’ Dergisinin 17 Eylül 2010 tarihli sayısında şu hikâyeyi anlatmaktadır:  Lao Tzu’ya göre toplum iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, çirkin ve güzelin bir birleşimidir. Bu karışımın performansı şu hikâyede özetlenmiştir; İyi iş yapan bir aşçı dükkânı açan birisine arkadaşı sorar:

- Nasıl başardın?
- Yeni bir köfte formülü buldum. Güvercin köftesi yapıyorum.
- O kadar güvercin köftesini nereden buluyorsun?
- Biraz at eti karıştırıyorum.
- Ne kadar?
- Yarım güvercine yarım at katıyorum.

Türkiye’nin sorunu, kırsal bileşenin çağdaşlaşmış azınlık karşısındaki oranıdır. Ve bu oran gitgide güvercin aleyhine radikal bir şekilde değişmektedir.

***

Ve günümüze uygun bir hikâye;

Zamanın behrinde doğuda at ticareti yapılmaktadır ve insanlar kaliteli at almak için bu yöreye gelmektedirler. Vatandaşın biri uzun bir aradan sonra yöreye gelir ve at almak istediğini belirtir. Eski ticaretlerinden aklında kalan "dürüst" alışveriş imajı aynen sürmektedir. Gençten adamlar olmayacak atlara olmayacak rakamlar talep ederler. Ne atlarda ne de alışverişin doğasında kalitenin esamisi okunmaktadır. Yorgundur, köyün meydanına gelir kahvede bir dedenin yanına oturur ve durumu anlatır... "eskiden böyle değildi" der ve dede "o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler" der.

‘’O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler.’’

Bu söz Yaşar Kemal’in ‘’Yusufçuk Yusuf’’ adlı romanının giriş cümlesidir.( ‘’Yusufçuk Yusuf’’, Yaşar Kemal'in ‘’Akaçasazın Ağaları’’ üçlemesinin ikinci cilt romanıdır.) Ayrıca romanın son cümlesi de şu şekildedir; "O güzel atlar o güzel insanları aldılar çektiler gittiler."

Bu söz Necip Fazılın 1973 tarihli ‘’Boş ufuklar’’ şiirinde de yer alır;

‘’Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti
İyi insanlar iyi atlara binip gitti.’’

Yukarıda alıntılandığı gibi dünyamızda artık özgürlükler giderek daraldı, eleştiriye yer kalmadı, çokuluslu şirketlerin ve piyasanın totalitarizmi aldı yürüdü, hiçbir ideolojiye yer kalmadı, dinsel ve ırksal hoşgörüsüzlük yükselişe geçti… Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gittiler, o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler…

***

Sûret: Dış güzellik, geçici olan, yüzeysellik,  zahirî olan, okyanusun maviliği…
Sîret: Gönül güzelliği, kalıcı olan, derinlik, bâtıni olan, okyanusun derinliği…
Aşk, sûreti değil, sîreti okumakla oluşan bir duygudur. 

Bu konuda muhafazakâr yazar Ganiyyi Muhtefî’nin bir dizesi var:
‘’Sûretimi görüp de şu fakîre levm eden
Sîretime erseydi sûretimi görmeden''
(levm etmek: ayıplamak, kötülemek, kınamak)

İranlı Müslüman sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati bir yazısında şöyle yazıyordu: ‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’

Sûret biçim, görünüş, kılık anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. Başka bir Arapça sözcük olan suretâ ise zahiren, görünüşte anlamına gelir. "Sûret-i haktan görünerek" dediğimiz zaman, "Hak suretinde" yani "Hak görünümünde" anlamı çıkar. Oysa "suretâ haktan görünerek" dendiğinde, doğrudan "görünüşte haktan yana imiş gibi yaparak" anlamına geliyor deyim. Çünkü suretâ sözcüğü görünüşte anlamına geliyor.
Görüldüğü gibi deyimin her iki söyleniş biçimi de birbirine çok yakın anlamlar taşıyor.
Deyimin anlamı "görünüşte haktan yana imiş gibi davranarak başka bir amaç gütmek" olduğu için, doğrusu "sûret-i haktan görünmek" değil, "suretâ haktan görünmek"tir. Sanıyorum, suretâ haktan görünmek deyimi zamanla sûret-i haktan görünmek olarak "galat-ı meşhur" yani yaygın kullanılan ve bu nedenle de kabul gören bir yanlış olmuş.

Uygarlığın çöküşünün en büyük kanıtıdır; "suretâ haktan görünerek" (görünüşte haktan yana imiş gibi davranarak) iblisin peşinden giden sûretlerin vaaz kürsülerini işgal etmeleri.

***

Merak etmeyin küresel ısınmayı, buzul çağına girmeyi. Karanlık, kapkaranlık bir çağa giriyoruz. Tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savrulmaktadır. Her yerde ve her seviyede paçozluk ve eblehlik diz boyu hale geldi.  Bütün dünyayı Neron’lar sardı. Bu dünyanın çivisi çıktı çivisi. Etrafınızda boşuna aramayın o iyi insanları, Yaşar Kemal’in, Necip Fazıl’ın söylediği gibi; bildiğiniz ‘’o iyi insanlar o iyi atlara binip gittiler.’’ ‘’O iyi adamlar zamanında’’ değiliz artık, Ali Şeriati’nin söylediği gibi; ‘’sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız.’’

Eğer bu ‘’Çöküş’’ sürecini hızlandırmak istiyorsanız böyle bir zamanda sizlere düşen bir görev de var şüphesiz.  Kendinize bahaneler uydurun  -ki mutlaka bulursunuz- konuşarak insanların zihnini bulandırın, cüretin ve cehaletin ekmeğine yağ sürün ve gitmeyin sandık başına, hatta sandığa gidecek olanları da ikna edin onlar da gitmesinler ki bu çöküşte karınca kararınca sizin de bir katkınız bulunsun!

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz