• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam820
Toplam Ziyaret895583

Sultan II. Abdülhamit

Sultan II. Abdülhamit

27 Haziran 2020

Sultan II. Abdülhamit 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı Devleti’nin başında bulunmuş, bir nevi ‘’başkanlık sistemi’’ uygulayarak devlet idaresini bizzat yürütmüş ve söz konusu döneme damgasını vurmuş bir padişahtı…

Ayrıca Sultan II. Abdülhamit’in 1876 – 1908 yılları arasındaki hükümdarlık süresinin 33 yıl gibi uzun sürmesi, günümüzde varlığını devam ettiren birçok kurumun temellerinin o dönemde atılmış olması, o yıllarda yaşanan hadiselerin Türkiye’nin bugününe tesir etmesi II. Abdülhamit dönemin bir hayli tartışılır olmasına sebep teşkil etmiştir.

Bu nedenlerle Sultan II. Abdülhamit’in tartışması günümüzde de hala devam etmektedir. Son olarak Şubat 2020 ayı içerisinde İstanbul Sanat ve Antika Fuarı’nda, Sultan II. Abdülhamit dönemine ait olduğu söylenen bir taht, yurt dışına çıkarılmaması şartıyla 100 bin TL’ye satılması üzerine yine taht üzerinden II. Abdülhamit hakkında tartışmalar yapılmıştı.

En son olarak da 26 Haziran 2020 Cuma günü TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın ‘’18 Dakika’’ programında II. Abdülhamit hakkında söylediği sözler II. Abdülhamit hakkında yeni bir tartışma başlattı.

Şimdi II. Abdülhamit hakkındaki bu tartışmaya ben de katılmasam, II. Abdülhamit hakkındaki düşüncelerimi aktarmasam olmazdı.

Bildiğiniz gibi ben hep kitaplara atıf yaparım… Kitapları konuştururum. Sultan II. Abdülhamit hakkında yazılmış çok kitap var ama ben bu kitaplar arasından dört kitaptan alıntılar yapacağım. Ancak bu kitaplardaki alıntıyı vermeden önce de kendi düşüncemi aktarmak istiyorum:

Düşünce eksikliğimiz, önyargılarımız, duygularımız…

Toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.

Sağıyla, soluyla zihnimiz önyargılar, semboller, kült ve idoller tarafından işgal edilmiştir. Abdülhamit; ya “Kızıl Sultan”dır ya da “Ulu Hakan”dır. Abdülhamit; ya “korkak, vesveseli, zavallı’’dır, ‘’millete kan kusturmuş’’tur ya da “sade, müşfik, münzevi, dikkatli, hafızası güçlü, nazik ve kibar, cesur, sabırlı, hayvansever, tabiatsever ve  mizahsever.”dir… (Tırnak içinde olması Abdülhamit’i anlatan kitaplardan alıntı olduğu içindir.)

Yine Abdülhamit’i anlatan bir kitaptan yine bir alıntı: “Mevzilerde bir kurşun, siperlerde bir çığlık, secdede bir dua olan, cennetmekân ulu hakan Sultan II. Abdülhamit Han.” Bu satırlardaki bir “bilgi” değil, kendisinden hiç kurtulamadığımız bir “hamaset”tir. Bir nehir; membağı, uzunluğu, genişliği ve debisi ile bir akarsudur. Bu bir “bilgi”dir. Bu nehir  karşısında “duygulanmak” da İnsan olmamızın gereğidir. Biri bilim alanı, öbürü duygu ve değerler alanına giren bir kavramdır. Fakat toplum olarak bu kavramları bizler hep birbiri ile karıştırırız. ‘’Bilgi’’ye ihtiyacımız olduğu yerde ‘’duygu’’muzu kullanırız. Tıpkı Abdülhamit’de olduğu gibi, tıpkı her konuda olduğu gibi…

Sultan II. Abdülhamit hakkında

Türk dostu Amerikalı tarihçi Stanford Shaw, Abdülhamit dönemini “Tanzimat’ın zirvesi” olarak anlatır. Hâlbuki İslamcılara göre Tanzimat neredeyse bir “ihanet”tir! Abdülhamit 1876’da Mebusan Meclisi’ni açış nutkunda imparatorluğun nasıl geri kaldığını, güçsüz düştüğünü anlatarak sanki bir Tanzimatçı imiş gibi aynen şu vurguyu yapar: “Bugünkü Avrupa medeniyetinin en evvel ülkemize ithal edilmesi...” Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmak istediği neydi? Ama İslamcılar Atatürk’ü sevmezler, ancak Abdülhamit’i de göklere çıkarırlar.

Hukuk sahasında kadın­ erkek eşitliği yönündeki adımlar da Abdülhamit zamanında atılır. İngiliz - ­Rus yakınlaşması karşısında Almanya ile çok sıkı ilişkiler kurar, genç subayların Alman eğitimiyle yetiştirilmesini sağlar. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda modernleşme sürecini, siyasi, toplumsal ve kültürel değişiklikleri ele alan İlber Ortaylı'nın ‘’İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’’ (Timaş Yayınları, 2016) isimli kitabı bu dönemi en iyi anlatan eserdir. 

Sultan II. Abdülhamit zamanında hukuk, sanat, ticaret, inşaat mühendisliği, veteriner, gümrük, tarım ve dil okulları dâhil olmak üzere birçok mesleki okul kurulur. İlk ve orta eğitim ile askerî okullar onun zamanında kurulur. Kız öğretmen mektepleri açılır. Ancak günümüzde Abdülhamit'i çok seven İslamcılar kızların okumasına karşıdırlar...

Ancak bunların yanında Osmanlı İmparatorluğu en büyük toprak kaybını da Abdülhamit zamanında yaşar.  Mısır, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Kıbrıs Abdülhamit zamanında kaybedilir. Kıbrıs, Rus tehlikesi bahanesiyle, Mısır ve Sudan ise Osmanlı borçlarına karşılık olarak tek mermi atılmadan İngilizlere teslim edilir. Kıbrıs’ın İngilizlere teslim edilişinden iki yıl sonra, 1880 tarihinde, ‘’Altın Post Şövalyeleri Tarikatı’’ tarafından, II. Abdülhamit’e şövalyelik nişanı verilir… (Demek ki yabancı bir ülkeden alınan nişan ve madalya gibi ödüllerin bir karşılığı varmış!) 1878 Berlin Anlaşması’yla Batum, Kars, Ardahan, Oltu Ruslara, Kotur kazası İran’a bırakılır. 1881’de Tunus Fransızlara terk edilir. 1887’de Girit’in özerkliği kabul edilerek Osmanlı’dan ayrılmasının yolu açılır.  Düyûn-ı Umûmiye, Abdülhamit'in saltanatının ilk yıllarında kurulur…

Meşrutiyet yanlısı Genç Osmanlılar ile yaptığı anlaşma sonucunda 23 Aralık 1876'da ilk Osmanlı anayasasını ilan eder.  Ancak kısa bir süre sonra 1878'de hem anayasayı rafa kaldırır hem de meclisi kapatır.  Dışarıda ve ekonomide sorun yaşayan her iktidar gibi müstebit bir idare kurar. Basına sansür uygular, aydınları baskı altına alır.

Konu uzun. Bu konuyu burada bırakıp şimdi gelelim bahsettiğim kitaplara…

“II. Abdülhamit ve Dış Politika” Prof. Vahdettin Engin, Yeditepe Yayınları, 2005

Girişte bahsettiğim dört kitaptan birincisi olan, yakınçağ Osmanlı tarihi uzmanı olan ve özellikle Sultan Abdülhamit dönemine ilişkin araştırmalarıyla tanınan Prof. Vahdettin Engin'in bu kitabı tartışmalı bu döneme açıklık getirir. 

Prof. Vahdettin Engin’in bu kitabında Padişahın Sadrazam'a yazdığı 13 "hususî irade"nin metinlerine yer verilir.  Bu metinleri incelediğimizde; Sultan II. Abdülhamit’in; - dış siyaseti açısından -  Rusya’yı yanı başımızda ürkütülmemesi gereken bir dev olarak gördüğünü, Almanya ve Avusturya’yı dostane ilişkilerin geliştirilmesi gereken devletler olarak düşündüğünü, İran’ı ise Osmanlı Devleti’nin rakibi olmakla birlikte İslam devleti olması hasebiyle diğer Batı devletlerine karşı gücün kırılmaması için iyi geçinilmesi gereken bir devlet olarak değerlendirdiğini görürüz.  Abdülhamit’i çok seven, yere göğe sığdıramayan özentileri İslamcılar bugün dahi bu çapta bir değerlendirmeyi yapmaktan acizdirler…

Bu kitapta ilginç bir bölüm var… Hani Türkiye’de Osmanlı medreselerini savunan ve medreselerin kapatılmasına hayıflanan bir kısım zevat var ya… Sanki bu bölüm onlara cevap gibidir:

Kitapta Japon İmparatoru’nun, İslamiyet’in muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir din heyetinin ülkesine gönderilmesini Sultan Abdülhamit’den talep ettiğini yazıyor.  Abdülhamit bu talep üzerine ne cevap vermiş? Onu da kitaptan okuyalım:

“Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimizin vekili olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim. Şöhret yapmış ilmiye mensuplarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyet vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler. Fakat ilmi kudretleri olduğu kadar, cihanı telakki tarzları, bu kadar büyük ve İslamiyet’in mukadderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya, neticelendirmeye müsait değildi. Velhasıl Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimlerine ve onları yetiştirecek kaynaklara sahip değildik. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.”

Osmanlı’ya özenenlerin, Osmanlı’nın medreselerini özleyenlerin özendikleri Osmanlı’nın ve özledikleri medreselerin hali işte budur. İşin tuhaf tarafı ise bu medreseleri özleyen İslamcıların kendilerinin de Abdülhamit’in tarif ettiği din adamı vasıflarına bile sahip olamayışlarıdır.

‘’Saraydaki Casus: Gizli Belgelerle Abdülhamit Devri ve İngiliz Ajanı Yahudi Vambery’’, Mim Kemal Öke, İrfan Yayıncılık, İstanbul 2009

Bahsettiğim kitaplardan ikincisi ise Mim Kemal Öke’nin pek bilinmeyen bu kitabıdır.

Arminius Vambery Macar asıllı bir Türkolog, seyyah, siyasi Siyonist ve bir İngiliz casusudur. Vambery aynı zamanda da bir İslam araştırmacısıdır. (Der Islam im 19. Jahrhundert - 19. Yüzyılında İslam- Leipzig 1875)

Arminius Vambery, Turancılığı, Pan-Cermenizm ve Pan-İslavizm'e karşı ilk ortaya atan kişidir. Bir yazısında "Bir Anglo - Sakson, bir İslav, bir Latin milleti mevcut olduğu gibi bir turan kavmiyeti ve medeniyeti vardır ve o cemiyetin bayraktarı Türklerdir... Türkler atisi birçok kavimden daha emindir." diye yazar. Hani Abdülhamit’in torunları olduklarını iddia edenler tarafından içinde ‘’Türk’üm’’ ifadesi geçiyor diye okullardan öğrenci andını kaldırılmak istenir ya! Acep bu cümleden onlar bir şey anlarlar mı ki?

Vambery 1906’da ‘’Panislamizm’’ adlı yapıtında Abdülhamit’in Panislamizm’ini korkuluğa benzetir. Nitekim İslam Halifesi’nin Panislamist bir politika gütmesi veya cihat çağrısı yapmasının Osmanlı düşmanı ülkelerin kâbusu olduğunu bilen Abdülhamit’e göre ''cihat'' bir göz korkutma aracı, tehdit olarak kalmalıydı.

Abdülhamit de saltanatı boyunca bu silahı hiç kullanmaz. Bu nedenle 93 Harbi olarak anılan 1877-78 savaşı sırasında Abdülhamit, Ruslara karşı cihat açmadığı için Ali Suavi tarafından eleştirilir.

Birinci Dünya Savaşı ilan edildiğinde Abdülhamit, Beylerbeyi Sarayı’nda sürgünken halefi Mehmet Reşat’ın cihat ilan ettiğini öğrenince çok şaşırır, bunu büyük bir hata olarak niteler ve kızına şöyle der: ‘’Cihadın kendisi değil, fakat ismi elimizde bir silahtı.’’ Nitekim olaylar Abdülhamit’i haklı çıkarmış cihat ilanı fiyasko ile sonuçlanmıştı. Yine Abdülhamit’in torunları olduklarını iddia edenler bir hilafet hayali güderler ya! Suriye harekâtında bunlar boşuna ‘’cihat’’, ‘’fetih’’, ‘’Kızılelma’’ söylemlerini dillendirmiyorlardı…

"Sultan II. Abdülhamit'in Sürgün Günleri", Atıf Hüseyin Bey, Timaş Yayınları, 2010

Girişte bahsettiğim Abdülhamit hakkındaki üçüncü kitap ise Abdülhamit’in doktoru Atıf Hüseyin Bey'in hatıralarından oluşan ve akademisyen Metin Hülagü’nun yayına hazırladığı bu kitaptır.

Bu kitabı anlatmadan önce kitabın yazarı hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor. Atıf Hüseyin Bey 1896 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye mektebinden Tabip Yüzbaşı rütbesiyle mezun olur. Atıf Hüseyin Bey Sultan Abdülhamit Selanik'e sürgüne gönderildiği zaman kendisine ve aile efradına bakmakla görevlendirilir. Atıf Hüseyin Bey, Sultan Abdülhamit'le ilgilendiği yıllar boyunca günlük tutar. Tamamı 12 defter olan, yaklaşık 9 yılı kapsayan bu günlükler, Sultan Abdülhamit'in sürgündeki Selanik yıllarından başlayarak İstanbul Beylerbeyi Sarayı'na nakline ve burada da ölümüne kadar sürer. İşte bu günlüklerden yola çıkarak akademisyen Metin Hülagü da kitabı yayına hazırlar. Kitaptan alıntılar vermeden önce Doktor Atıf Hüseyin Bey’in İttihatçı olduğunu ve de Abdülhamit'e hiç de yakınlık duymadığını belirtmem gerekiyor.

Bu kitapta yer alan Abdülhamit’e ait bazı düşünceleri aşağıda vereceğim. Ancak Abdülhamit’in düşüncelerini okurken üzerinde düşünerek okumanızı isterim bu düşünceler sizlere tanıdık geliyor mu diye:

"Devletin başına ne geldiyse mürtekiplerden geldi..." (s. 110) (Mürtekip: Para, kazanç karşılığı olarak kötü, uygunsuz işler çeviren kimse, rüşvetçi, yiyici.)

"Avrupa bizi hukuku medeniyeden iskat etmiş gibi davranıyor." (s. 221)

"Dış borç bağımlılık getirir..." (s. 302)

"Avusturya veliahdini vurmuşlar... Sırbıstan'la bir harp zuhur ederse Avusturya Selanik'e iner. Rusya da müdahale ederse harbi umumi olur. Pek fena!" (s. 221)

Abdülhamit, denizlere hâkim bulunan İngiltere'nin Anadolu'yu taksim etmek isteyeceğini, Boğazlar'ı zorlayacağını, harbin uzayacağını, azınlıkların büyük sorunlar çıkaracağını, bizim savaşta mutlaka "bitaraf" kalmamız gerektiğini, savaşı hangi taraf kazanırsa kazansın Osmanlı'nın büyük zarar göreceğini düşünür. (s. 224 - 234)

"Ben Türküm ama alafranga müsikiyi severim. Alaturka minördür, insana hüzün verir." (s. 174, 307) Ne ilginç değil mi, Abdülhamit’in torunu olduklarını iddia edenler ‘’Türküm’’ demekten imtina ederler ve hatta yasayla da kaldırmak isterler.

"Rumlarla ahval iyi gitmiyor. Bir şey çıkartacaklar... Ben Rumları hep okşardım. Biz İstanbul'u Rumlardan zapt ettik. Fetih günü onlar matem tutmak ister. Biz tezahürde bulunursak onların hissiyatını rencide ederiz... Ben buna izin vermedim. Hükümet tebaasının hepsinin hissiyatını rencide etmemeye çalışmalı..." (s. 216) Hani Abdülhamit’in torunları olduklarını iddia edenler 29 Mayıs’ı ‘’Fetih Günü’’ diye coşkuyla kutlamak isterler ya!... Bakın fetih kutlamaları için izin isteyenlere: "Fetih bizim için kutlanacak bir gün, Rumlar için ise matem günü. Tebaamın üzülmesini istemem" diyerek Abdülhamit kutlamalara izin vermiyor.  

Abdülhamit "dini taassubu" eleştiriyor, "teceddüd"ü (yenileşmeyi) savunduğunu söylüyor. (s. 116, 176, 269)

Abdülhamit'e göre, keşke askerlikten ziyade ticarete yönelmiş bir millet olsaydık... Sürekli savaşlar bizi cahil ve geri bıraktı. (s. 76, 141)

‘’Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 – 1922) Prosopografik Rehber’’, Sinan KUNERALP, İsis Press, 1999

1922 yılında Milli Mücadeleye karşı olduğu gerekçesi ile öldürülen Ali Kemal'in torunu, 1978 yılında ASALA saldırısından yaralı kurtulan ancak eşini kaybeden Hariciyeci Zeki Kuneralp'in de oğlu olan Sinan Kuneralp bu eserinde II. Abdülhamit’in nazırlarını (bakanları), hariciyecilerini ve bürokratlarını tanıtıyor. Sözü Sinan Kuneralp’in kitabına bırakalım.

Sultan II. Abdülhamit döneminin nazırları, hariciyecileri ve bürokratları:

Hariciye Nazırları;

Aleksandros Karateodori Paşa (1878-1879)
Gabriel Pasha ve Sava Paşa (1879-1880)

Hazine-i Hassa Nazırları:

Agop Ohanes Kazazyan (1876-1891),
Mikail Portakalyan Efendi (1891-1897),
Ohanes Sakız Efendi (1897-1908)

Maliye Nazırı:

Agop Ohanes Kazasyan Paşa (28-30 Ağustos 1885), (Aralık 1886 - Mart 1887) (1888-1891)

Nafia Nazırları:

Ohanes Çamiç Efendi (1877-1878),
Aleksandr Karateodori Paşa (1878)
Sava Paşa (1878-1879)

Orman ve Maadin Nazırları;

Mavrokordato Efendi (1908-1909),
Aristidi Paşa ( 1909)

Ticaret ve Ziraat Nazırları:

Bedros Kuyumcuyan Efendi (1880)
Gabriel Noradonkyan Efendi (1908-1909)

Ayan Üyeleri(1876);

Antopolos Efendi Aristarki Bey,
Daviçon Karmona Efendi,
Musurus Paşa,
Serviçen Efendi,
Stoyanoviç Efendi,
Dr. De Kastro Bey,
Mavroyeni Paşa,
Karatodri Paşa,
Abraham Karakahya Paşa

Ayan Üyeleri(1908)

Azaryan Efendi,
Basarya Efendi,
Bohor Efendi,
Fethi Franko Bey,
Gabriyel Noradonkyan Efendi,
Mavrokordato Efendi,
Mavroyeni Bey, Oksanti Efendi,
Yorgiyadis Efendi,
Aram Efendi,
Popoviç Temko Efendi,

Babıali Hukuk

Gabriel Efendi;

(Abdülhamit zamanında sürekli el üstünde tutulan bu Gabriel Efendi Lozan Konferansına da Ermeniler adına katılmış, II. Dünya Savaşı sonrası düzenlenen Paris Konferansı’nda da Ermeniler için toprak talep etmiştir…)

Büyüekelçiler:

Atina: Fotiades Bey ve Gobdan Efendi
Belgrad: Azaryan Efendi
Brüksel: E. Karatodri Efendi
Bükreş: Blak Bey
Lahey: Yanko Karaca, Misak Efendi ve Aritraki Efendi
Londra: K. Musurus Paşa, Alfred Rüstem Paşa ve Antopulo Paşa
Paris: Naum Paşa
Roma: S. Musurus Bey ve Y. Fotiades Bey
Sofya: Nikola Gobdan Efendi
Viyana: A. Vogorides Paşa
Washington: L. Aristarki Bey ve A. Mavroyeni Bey

Konsolos ve kâtipliklerde de Türk unsurundan ziyade Ermeni ve bilhassa Rum memurlar kullanılmakta idi..

İllerde de valilik koltuklarının çoğunda da gayrimüslimler oturuyordu.

Şarkî Rumeli Valileri: Sava Paşa, Aleko Vogorides Paşa, Gavril Paşa Hristoiç, Alexandre de Battenberg, Ferdinand de Saxe-Cobourg et Gotha,

Sisam Beyleri: Mişel Gregoriyadis Bey, Aleksander Mavroyeni Bey, Yanko Vitinos Bey, Kostaki Karateodori Paşa, Yorgi Yorgiadis Efendi, Andrea Kopasis Efendi,

Cebelilübnan Sancağı Mutasarrıfları: Vasa Paşa, Naum Paşa, Yusuf Franko Paşa

Görüldüğü gibi maliyesini, hariciyesini, tarımını, madenlerini ve de mülkiyesini gayrimüslimlere bırakmış devletin başında bir İslam Halifesi II. Abdülhamit vardır…

Türk Dil Kurumuna bir Ermeni dilbilgisi uzmanı olan Agop Dilaçar’ı, o da sadece Genel Sekreter olarak atadı diye ki, adam zaten Osmanlı memurudur, 100 senedir Atatürk'e demediğini bırakmayan II. Abdülhamit’i bilmeden II. Abdülhamit tarafgirliği yapan hayranlarına ne demeli?

(Agop Dilaçar; Mustafa Kemal'e, ‘’Atatürk’’ soyadının verilmesini, TBMM’ye teklif eden kişidir. Ayrıca Türkçe’ye yaptığı katkılardan dolayı da 1934 yılında, soyadı kanunu çıkınca, ‘’Martayan’’ soyadını bırakarak Atatürk'ün kendisine teklif ettiği ‘Dilaçar’ soyadını alır. Agop Dilaçar, Ermenice ve Türkçenin yanında İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bilir.)

Tarihi yerinde ve geride bırakıp gelelim günümüze…

TRT’de geçen senelerde yayına başlanan ‘’Payitaht Abdülhamit’’ dizisinin ilk bölümünde geçen bir sahne vardı. Abdülhamit, İngiliz İmparatorluğu’nun en görkemli Kraliçe Victoria döneminde yapılan bir anlaşmayı yırtıp bir de İngiliz elçisinin suratının orta yerine bir Osmanlı tokadı konduruyor. Elçi yere seriliyor. Abdülhamit’i anlatan hiçbir kitapta böyle bir sahne yoktur. Kaldı ki Abdülhamit devlet işlerinde protokol kurallarını önemseyen bir padişahtır.

Eh.. Ne yapsınlar… Vatan toprağı Süleyman Şah türbesini koruyamayanlar, Ege adalarını Yunanlılara kaptıranlar, Irak ve Libya’nın parçalanmasında, Suriye'nin karıştırılmasında Haçlı ordusuyla işbirliği yapanlar, tüm komşularıyla kavgalı olanlar, Suriye'de fetih peşinde koşanlar, Merkel’in, Macron’un, Trump’ın, Suudi Kralı'nın ricalarına kayıtsız kalamayanlar sanal da olsa bir paye peşinde koşuyorlar.

Görüldüğü gibi Tarihi “anlamaya” çalışarak ve ''anlayarak ders çıkarmak'' yerine, sanal da olsa tarihi çarpıtıp, önyargılarla egolarını tatmin ederek, toplumun sanal da olsa gazını alarak açıklarını kapatmaya çalışıyorlar.  İnsanlarımızın zihinlerini analitik düşünceyle harekete geçirecek araştırmalara yönelteceklerine, onları önyargılara, kült ve idollere hapsederek zihinlerini boğmaya çalışıyorlar.  

Girişte de vurguladığım gibi toplum olarak en büyük yanlışımız; önyargı ve duygularımızın bizi besliyor oluşudur, okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekelerimizin engellenmiş oluşudur, hamasetten bilgi seviyesine gelememiş oluşumuzdur, rasyonel, metodik ve analitik düşünce eksikliğimizin oluşudur.

Sadece Abdülhamit’i değil, toplumsal alanda tartıştığımız her konuyu; okumadan, araştırmadan, analiz edip mukayese ve muhakeme etmeden,  hamasetten bilgi seviyesine gelemeden ve neticede de rasyonel, metodik ve analitik düşünemeden önyargı ve duygularımızdan beslenerek anlamaya çalışıyoruz… Keşke anlamak bu kadar kolay olsaydı? Hiç unutmam, gençliğimde çoook çok uzaklarda bir yerlerde bir gün bana hiddetle şöyle söylemişti Şehriyar: ‘'Her şeyi bildiğini sanmayı anlarım, toyluktur ama her şeyi anladığını sanmak! Bunu anlayamam çünkü bu salaklıktır.''

Eğer bu eksikliklerimiz olmasaydı işte o zaman anlardık Osmanlı’yı da, Abdülhamit’i de, medreseleri de, Türkiye Cumhuriyeti’ni de, Lozan’ı da, Musul’u da, içinde ‘’Türk’’ geçiyor diye kaldırmak istedikleri öğrenci andını da… 

''Hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye doğru anlaşılır'' derler… Bir nebze de olsa Tarih bilmiyorsanız hiçbir şey bilmiyorsunuz demektir…  Hele hele bir de bilmediğiniz tarihi çarpıtıyorsanız, siyasi emellerinize alet ediyorsanız eğer geleceğiniz karanlık demektir…

‘’Tarih bilmeyen siyasetçi, pusuladan anlamayan kaptana benzer, her ikisinde de karaya oturma tehlikesi, kaçınılmaz sonuçtur’’ derdi Cevdet Paşa.

Benden söylemesi…

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz