• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi15
Bugün Toplam751
Toplam Ziyaret895514

TV ekranlarındaki profesörler... 

TV ekranlarındaki profesörler... 

20 Eylül 2020

İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Başkanı olan Prof. Dr. Ahmet Uysal geçen hafta katıldığı bir televizyon programında Balkan göçmeni Türkleri kastederek şöyle konuşuyor:

“Bu insanlar da Türk diye gelmedi buraya. Sığınmak için geldi. O zaman işte Moskof diyorlardı. Bunların şeyinden onurlu yaşamak için işgalden kaçtılar. Kaçmayanlar da vardı. … Yani İnalcık Hoca diyor ki, nüfusun üçte biri Balkanlardan ve başka şekilde geldi Anadolu’ya. Yani göçmen ve bunlar Türk değil. … Ben bunu problem yapmıyorum. Hepsi bizim kardeşimizdir ve Türkleşmiştir. Sıkıntı yok, Suriyeliler de Türkleşecek… Bunlar, Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir!”…

Adam profesör olmuş ama adamın ifadesindeki Türkçe bozukluğu, üslubu bir yana bırakayım adamda zerre kadar tarih bilgisi yok. Adam daha Balkanların Osmanlının anavatanı olduğundan, Balkanlardan gelen göçmenlerin Osmanlının asli unsuru olduğundan haberi yok.

Ancak bu adam gibilerden TV ekranlarında öylesine çok var ki!

Benim tasavvurumda bir profesör ağırlığı vardı… Keşke diyorum bu profesörler çıkmasalar televizyonlara… Hiç gözükmeseler oralarda…

Çünkü bu profesörleri dinledikçe bunların üniversitelerine, bunların öğrencilerine içimden acımak geliyor. Öğretmek için önce öğrenmek ve örnek olmak gerek. Adlarının önünde akademik unvan kalabalığı olan bu insanlar TV ekranlarında; bilgisizliklerini, görgüsüzlüklerini, cehaletlerini, kaba ve terbiyesiz ağızlarını, nursuz yüzlerini, sevgisiz yüreklerini, seviyesiz düzeylerini, hissiz ruhlarını, anlamsız bakan gözlerini, doğruya değil de güce yaltaklanan sözlerini sergiliyorlar. Bunlar belli ki feodaliteden gelmişler, feodaliteyi de bilmiyorlar, burjuva ahlakına burun kıvırıyorlar ancak burjuva ahlakına da yabancılar. Her şeyden de anlıyorlar, her konunun da uzmanıdırlar, kısaca herbokologlar… Ve bir de bunların içinde  ''Hukuk''un ''H'' sinden bi haber sözde hukukçular var...

Bir de bunlar tartışma esnasında bağırmıyorlar mı... Parmaklarını göstere göstere sallamıyorlar mı... Hatta hatta muhataplarına hakaret bile etmiyorlar mı... Bunları ne zaman ekranların önünde bağırarak görsem, parmaklarını sallarlarken görsem aklıma Ernest Hemingway'in bir sözü geliyor... Ünlü yazar bir konuşma metninin kenarında şu notu düşmüş: "Burada fikirler zayıf... Sesini yükselt!" Ses, çoğu kez zayıf fikirlerin kaldıracıdır. Sesini yükselten, desibel hesabıyla haklı çıkacağını sanır. Bunlarda böyle işte; zihinleri fukara olunca fikirleri de ukela oluyor, kaldıraç olarak da seslerini ve parmaklarını kullanıyorlar.   

Tüm bu ekranlarda gördüklerim bana İranlı sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati'nin bir yazısını hatırlatıyor: ‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’

(Bu noktada sanırım bir sözlük kullanmam gerekecek: Sûret: Dış güzellik, geçici olan, yüzeysellik,  zahirî olan… Sîret: Gönül güzelliği, kalıcı olan, derinlik, bâtıni olan…)

Yalçın Küçük teeee 1980'li yıllarda yazdığı “Aydın Üzerine Tezler” (Tekin Yayınevi, 1990) isimli beş ciltlik kitabında aydın sorununu şöyle anlatıyordu: “Türkiye, tarihinin en aydınsız dönemini yaşıyor. 10 yıllara sıkışan bu yüksek tansiyon, Türkiye aydınında süreksizlik yaratıyor. On yılda yükselen, arkasından gelen on yılda alçalıyor, alçalmayı, ebedileştiriyor. Bunun edebiyatını yapmaya çalışıyor. Aydın, aklıyla ve inatla mücadele eden insandır. Mithat Paşa’nın Taif’de boğulması aydın tarihinde bir dönüm noktasıdır. O tarihten bu yana aydın etkinliğini kaybetmiştir. Günümüzde ise aydınlar toptan kırıma uğradığından, aydınlanma doktrininin yerini postmodernizm ile dinsel gericiliğin aldığı bir dönem yaşıyoruz. Olumsuzluklara tepki göstermeyen, buyruklara boyun eğen, pasifize edilmiş toplumda, aydınlar toplumun aykırı bireyleri olarak küçümsenir hale gelmiştir.”

İşte geldiğimiz nokta budur... İşte TV'lerde bu gördüğümüz sözde profesörler, sözde aydınlar, üniversite hocaları böylesine bir sürecin ürünleridirler...

İsimlerinin önünde akademik unvan kalabalığı olan, TV ekranlarında ahkâm kesen bu insanlar bir de Osmanlıya öykünmezler mi? Ancak bu zatlar kendi tarihlerini bilmedikleri gibi öykündükleri Osmanlının tarihini de bilmezler.... Onlar Osmanlının yükseliş zamanındaki hocalarının ağırlığını da bilmezler.

Fatih Sultan Mehmet, bir gün veziri Mahmut Paşa’yı yanına alarak hocası Akşemseddin’i ziyarete gider. Akşemseddin, Padişah içeri girdiği halde ayağa kalkmaz. Bir süre sonra Akşemseddin, Fatih’in huzuruna gider. Padişahın yanında Mahmut Paşa da vardır. Fatih hemen ayağa kalkarak hocasına yer gösterir. 

İki olayı kıyaslayan Mahmut Paşa dayanamayıp sorar: ''Hünkârım, hocanız geldiğinde siz ayağa kalktınız. Hâlbuki siz onun yanına gittiğinizde o ayağa kalkmaz. Sebebi ne ola?'' 

Fatih şöyle cevap verir: ''Hocam Akşemseddin’e saygı göstermemek elimde değil. O yanıma geldiğinde gayri ihtiyari bir heyecan kaplar ve farkında olmadan kendimi ayakta bulurum. O ise, ilmin izzetini (değerini, yüceliğini) korumak için bana ayağa kalkmaz.''

İşte Osmanlı yükselirken âlimleri ve yönetimlerin âlimlere davranışı böyleydi...

Padişah II. Mahmut zamanında yaşamış Osmanlı Devlet adamı Keçecizade İzzet Molla'nın bir deyişi vardı. Deyişin aslı Osmanlıca; ''Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap / Eyler onu müdahanei âliman harap.'' Türkçesi şu; ''Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz, onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.''

Osmanlı çökerken de yaşananlar bir Osmanlı âlimine çöküşün nedenini işte böyle söyletiyor: ''Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz, onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.''

Fatih'in hocası Akşemsettin'e saygısı nire... Hoca Akşemsettin'in hoca olarak ağırlığı nire.... Bunlar nire…. Hocasını her gördüğünde saygısından ayağa kalkan Fatih nire, şimdilerde ise hocalarını kürsülerinden kovan, kaba kuvvetle derdest eden, cüppelerini yerlerde süründüren yönetimler nire... İlminin izzetini korumak için Fatih karşısında bile ayağa kalkmayan Hoca Akşemseddin nire, bunlar; el etek öpen, dalkavukluğun alasını yapan hocalar, profesörler, rektörler nire....

Gerçek hocalar tenzih ederim tabii ki...

Mevlânâ'nın çeşitli konuşmalarından derlenmiş bir eseri vardır: ''Fîhi Mâ Fîh'' (İnkılap Kitabevi, 2008) Bu kitapta Hz. Muhammed'in bir sözü yer alırdı: 

''Bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri bilginleri ziyaret edendir.''

İlim izzet sahibi olmayan, kadri kıymeti bulunmayan, ilminin izzetini, yüceliğini korumayan, dalkavukluk yapan, emirlerin elini eteğini öpen âlimlere sahip toplumlar ile gerçek âlimlerinin kadrini, kıymetini, değerini bilmeyen yönetimlerin sonu tarihin çöplüğü ve tarihin fokurdayan çukurlarıdır...

Tarih bize çok şeyler söyler... Ama anlayan kim?

Türkiye aydın karanlığında kuru bir çıra gibi alev alev yanmaktadır... Ama gören, duyan, aldıran kim? 

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz