• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam643
Toplam Ziyaret635099

Dolar neden yükseliyor?

Dolar neden yükseliyor?

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Dolar neden yükseliyor? Zor gibi gözükse de hiç de zor bir soru değil. Bu sorunun cevabı da gayet basit. Sorunun cevabını bulmak için hiç de ekonomist olmaya gerek yok diye düşünüyorum.

Bu sorunun cevabını yorumsuz olarak sizlere şu dört kitaptan çok kısa olarak aktaracağım:

Birinci kitap:

Daron Acemoğlu ve James Robinson’un beraber yayınladıkları kitap: ‘’Ulusların Düşüşü’’ (Orjinal adı: Why Nations Fail ) (Doğan Kitap, 2013) Kitap “Tarih, kaderden ibaret değildir!” diye başlar ve ulusların güç, zenginlik ve yoksulluğunun kökenlerini araştırır.

Yazarlar eserlerinde “Neden bazı ülkeler zenginken bazıları yoksuldur?” şeklinde bir soru ortaya atıp, feodalizm, sömürgecilik, kapitalizm ve sosyalizm uygulamaları arasında karşılaştırmalar yapıyor. Sömürgeler, koloniler, devrimler ve kurtuluş hareketlerinin günümüze yansıması nasıldır diye araştırıyor. Sanayi Devriminin, neden Moldovya’da değil de İngiltere’de başladığını açıklıyor… Toplumların elitleri ile en alttakiler arasında değişen ve değişmeyen ilişki biçimlerini inceliyor…

Ve yazarlar 496 sayfalık eserlerinin sonunda şu sonuca varıyorlar: Bir toplumda, siyasi ve iktisadi alanda eşit rekabet ortamı varsa, hukuka saygılıysa, mülkiyet hakları korunuyor, siyasi gücün üzerinde denge ve fren mekanizması saat gibi çalışıyorsa yani yargı, sivil toplum, medya güçlüyse; büyüme sürekli olur, refahı getirir... Bu saydıklarının tersi olursa, rekabet ortamı oluşmamışsa, siyaset belirleyici, yargı bağımlı, hukuk ayaklar altında, sivil toplum güçsüz, medya işlevsizse; o ülke büyüse bile sürdürülebilir bir büyüme olmaz, refah gelmez, halk yoksullaşır.

Sonuç ne? Doların artışı…

İkinci kitap:

Üçüncü kitap ise Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’in ‘’İslam'ın Siyasal Söylemi’’ (Orjinal isim: The Political Language of Islam) (Phoenix / Siyaset Dizisi, İstanbul, 2007) isimli kitabı. (Prof. Bernard Lewis, kısa bir süre önce 19 Mayıs 2018 Cumartesi günü 102 yaşında hayata gözlerini yumdu...)

Bernard Lewis kitabında Türkiye’ye de yer verir. Lewis’in kitabından Türkiye ile ilgili bir bölüm:

“Türkiye’de yazarlar, düşünürler, üniversite profesörleri ve işadamları dünyadaki benzerleri düzeyinde yetenekli, iyi eğitilmiş, deneyim sahibi kişiler olmalarına karşın siyasal sistem, bu insanları son derece etkin bir biçimde iktidardan uzak tutacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk demokrasisi engellenmiş durumdadır. Başka hiçbir ülkede eğitimli seçkinlerin düzeyiyle siyasal sınıfın düzeyi arasındaki fark, Türkiye ölçüsünde büyük değildir. Onlarca yıldır Türkiye’nin önemli siyasal partileri bir tek kişi ya da kimi zaman işbirliği içindeki küçük bir grup tarafından yönetilmiştir. Bu kişiler ise kamu görevi için tek bir ölçütü kullanarak seçim yaparlar: ‘kör bir itaat’... Yalnızca dalkavuk kabul edilir, bağımsız düşünürlerden ölümcül salgın virüsü taşıyorlarmış gibi kaçılır. Yalnızca statükoya bağlı bir avuç soğukkanlı tutucunun egemen olduğu siyasal sistem böylece kemikleşmiştir...”

Niteliksiz siyasetçilerin elindeki Türkiye’de sonuç yine aynı: Doların artışı…

Üçüncü kitap:

Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun kitabı: ‘’Türk Humanizmi’’ (Türk Tarih Kurumu Yayınları / Yirmi Üçüncü Dizi, İstanbul, 1988)

Prof. Dr. Suat Sinanoğlu bu kitabında ‘’Düşünce özgürlüğü’’ ile ‘’zihin özgürlüğü’’ (düşünme yetisinin özgürlüğü) arasındaki ayrımın üzerinde pek durulmadığını söyler. Oysa bu, önemli ve köklü bir ayrımdır der. Kişi, belirli bir dünya görüşüne ve yaşam biçimine bağlı düşüncelerini özgürce dile dökmeyi isteyebilir; bu istek özgürlük kavramının yalnızca sınırlı bir boyutunun bilincini yansıtır.

Bu boyut kimi zaman öylesine sınırlıdır ki, ‘’kişilik ve insan onuru’’ değerlerine ters düşen düşünceler taşıdığının farkında bile olmaz kişi. Sonsuza açık ‘’zihin özgürlüğü’’nün bilinci ise kişiyi düşün kalıplarına tutsak olmaktan korur. Çünkü bu kalıplar insanın yaratma yetisini baskı altında tutar, bu temel yetinin ürünlerini kısır yinelemelere dönüştürür, dolayısıyla da dar bir boyutun durağanlığı içinde kültürel gelişmeyi engeller.

Bu nedenle, “akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” kavramları hiçbir kuramsal kalıbın eritip tutsak edemeyeceği insanlık değerleridir. Bu değerlerle beslenen zihin, eleştirel güç kazandıkça, birey ve toplum insanca bir yaşamda saygın yerini alır. Öyleyse bir toplumun uygarlık düzeyinin ölçütü, bu değerlerin birey-toplum yaşamında tuttuğu yerdir. Uygarlık tarihi de, kısaca, bu değerleri kavrama ve yaşama geçirme çabasının tarihi diye tanımlanabilir. 

Prof. Suat Sinanoğlu’nun “Türk Hümanizmi” adlı kitabında bana göre en çarpıcı tespit de şudur: “......doğuda manevi evren koskoca bir morga benzer; burada duyulan tek insan sesi, ölümlülerin yazgısına sonsuz bir hüzün ve bezginlikle ağlayan bir iç sestir..... dinsel düzene bağlı bu evrende her iki yönelişe, Ortodoks ve mistik yönelişlere özgü olan sonsuz bir zihin tembelliği, mutlak bir hareketsizlik ve meditatio mortis -ahretçilik-temeline dayanan dünya işlerini umursamama topluma egemendir.”

“Akılcı ve insancıl” değerler, “zihin özgürlüğü” ve “insan onuru” gibi kavramları ile zihni beslenmeyen ve manevi evreni koskoca bir morga benzeyen böyle bir toplumun ekonomisi de aynı sonucu verir ve Dolar artar…

Dördüncü kitap:

New York Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Selçuk Şirin’in kitabı: ‘’Yol Ayrımındaki Türkiye: Ya Özgürlük Ya Sefalet’’ (Doğan Kitap, 2015) Ben bu kitabı kısa bir süre önce bu ortamda sizlere tanıtmıştım ama okumayan arkadaşlarım için tekrar yazıyorum... Daha önce bu yazımı okuyan arkadaşlarım bu bölümü, bu kitabı atlayabilirler...

Kitabın yazarı Selçuk Şirin kitabının içeriğini de şöyle özetliyor:

“Türkiye 2000’lerde ekonomik olarak bir yere geldi ama 2008’den sonra durdu. 2008 itibarıyla biz bugün ekonomik olarak bulunduğumuz noktaya geldik aslında.

Biz 2008 senesine geldiğimizde yaklaşık on bin dolar milli gelirimiz vardı. Bugün o hesabı yapın biz onun da altına düştük. Biz yaklaşık 2008 yılından bugüne geçen yedi yıllık süreçte bir yere ilerlemedik ekonomik olarak. Ekonomik olarak durduk.

Bu ekonomik durgunluğunun nedenini de ben ekonomide değil, ekonomi dışı faktörlerde görüyorum. Birincisi hukukun üstünlüğü ya da hukuk sistemindeki sıkıntılar. İkincisi, özgürlüklerin önündeki engellerden kaynaklı ve sıkıntılar. Üçüncüsü de eğitim, Türkiye, bu üç alanda reform yapamadığı için, bu üç alanda bir sonraki evreye yani on bin dolardan, yirmi bin dolara götürecek aşamaya geçemedi. O yüzden yol ayrımında diyorum.

Özgürlük çok önemli, artık özgürlük olmazsa kalkınma da olmuyor. Yani bizim on bin dolardan yirmi bin dolara çıkmamız için ne yapmamız lazım? Katma değeri yüksek ekonomiye geçmemiz lazım. Bu ekonomiyi kim yaratacak? Sadece özgür hareket eden, özgürce düşünen, sınırsız düşünebilen, bilginin önünde engeller olmayan kuşak, gençler yapacak. Özgürlük bu yeni ekonomik modele geçmek için çok önemli.

Üçüncü yapısal değişimi ve dönüşümü de eğitim de yapmamız gerekiyor. Türk eğitim sistemi dünyanın ilk kırk eğitim sistemi arasında yok. Biz ekonomik büyüklük olarak şu an 18. Sıradayız, değişiyor belki 19’a da düşmüş olabiliriz. 19. Sıra diyelim ama gerçeğine bakınca siz çocuklarınızı ilk kırkın arasına getirmeyi becerememişsiniz. Bu, 12 yıldır böyle.

Türkiye’nin bir sonraki evreye geçmek için, literatürde biz orta gelir tuzağı diyoruz. On bin dolar tuzağı. Çünkü dünyada üç- beş bin dolardan on bin dolara gelen bir çok ülke var. Bu biraz mümkün ve kolay. Bu nasıl mümkün? Bunu yol yaparak yapabilirsiniz. İnşaatla yapabilirsiniz. Fındık satarak yapabilirsiniz. Ama on bin dolardan yirmi bin dolara geçmek için yaptığınız her işe aklınızı koymanız lazım. Adil rekabet, özgürlük, bilgiye ulaşma özgürlüğü de basın özgürlüğü de bunun içerisinde ve eğitim. Eğitimde de eleştirel düşünce becerili çocukların önünü açmanız lazım.

Türkiye bu üç alanda son on yıldır hiç bir yapısal reform yapmadı. Bu yüzden yerimizde sayıyoruz. Biz 20. Yüzyıl trendini 19. Yüzyıl’ın sonunda kaçırdık. Orada bir sanayileşme devrimi başladı ve biz buna katılamadık, dâhil olamadık. Halen daha debeleniyoruz, 19 Yüzyıl’ın teknolojisi milli araba yapmaya çalışıyoruz. 21. Yüzyıl’da başka bir ekonomi kuruldu, katma değeri yüksek ekonomi. Yaptığınız her şeye akıl katacaksınız. Şimdi biz bundan da daha geride kalma riskiyle karşı karşıyayız. Eğer şu an okullarda olan otuz yaşın altındaki kuşağı --ki nüfusumuzun yüzde ellisi -- sözünü ettiğim bu üç reformu gerçekleştirerek ve onları bu çağa taşıyamazsak bu çağı da kaçıracağız. Bu kitabı yazma gerekçem bu.”

Sonuç yine aynı… Yazarın yazdıkları olmadığı, olamadığı, yapılmadığı için Dolar artıyor…

Şimdi akademik çalışmaları geçelim, günlük yaşantımıza, gerçek hayata dönelim:

Bir taraftan yüzlerce tarikat ve cemaat, bunların güdümündeki vakıflar, dernekler bir örümcek ağı gibi ülkeyi sarmış, trafik kazaları, kör kurşunlar, iş kazaları, kadın cinayetleri, yolsuzluk, içeride bölünme, içeride kavga, Suriye’de savaş, Irak’ta savaş, AB ile ABD ile İsrail ile Rusya ile Mısır ile kavga… Dışarıda dost kalmamış…

Diğer taraftan kuvvetler ayrılığını yok et, yargıyı hükumete bağla, hukuku ayaklar altında çiğne, Anayasa Mahkemesini ilga et, onu hükümsüz kıl, adaletin ırzına geç sonra da onunla evlen, devletin olması gereken valilerini, kaymakamlarını partinin il, ilçe başkanları haline getir… PKK’yı, FETÖ’yü azdır, PKK şehir savaşı için şehirlere, kasabalara mühimmat yığarken seyret, FETÖ ne istiyorsa ver, üyelerini devletin kritik kadrolarına yerleştir, beslediğin kargalar, pardon beslediğin FETÖ gözünü oymaya kalktığında da kandırıldık de devleti yönetiyormuş gibi değil de sanki çocukmuş da evcilik oynuyormuş gibi…

Ekonomi yavaşlamış. Tarım iflas etmiş… Dünyada Dolar ucuzken borç alınan milyarlarca Dolar katma değer yaratacak olan fabrikalara değil de bir katma değer yaratmayan betona, inşaata, lüks yabancı mağazaların bulunduğu ve satıldığı AVM'lere ve dış politik hülyalara, hayallere harcanmış... Yatırımlar yok, imalat sanayi durma noktasına gelmiş, işsizlik tavan yapmış, yabancı sermaye gelmediği gibi kaçmaya başlamış… Turist yok... Dolar 4.5’u geçmiş... İçeride kamu harcamaları artmış, devlet şişmiş, parasal disiplin yok, örtülü ödeneklerin haddi hesabı yok, Sayıştay denetimi yok, parlamento denetimi yok… İlim yok, irfan yok, bilim yok, sanat yok, edebiyat yok, felsefe yok... Ne var? Kof bir gurur var, boş bir böbürlenme var, kabadayılık var, külhanbeyliği var, içi boş, bomboş söylemler var… Eğitimde Orta Çağa gidiş var... Çağdaşlık, uygarlık yok, çobanlık var çobanlık. İnsanları koyun yerine koyup onları gütmek var... Sübyancılık var, pedofili var…

Tüm bu olumsuzlukların üstüne ülkenin Cumhurbaşkanı ısrarla tüm ekonomik kuramları ve gerçekleri altüst ederek ısrarla faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu düşünüyor ve her fırsatta bunu söylüyor ve bağımsız olması gereken Merkez Bankasının da buna uymasını istiyor…

Ayrıca OHAL düzeni devam ediyor… İktidar OHAL’e dayanarak her konuda herhangi bir anayasal denetim ve itiraz mercii olmadan KHK çıkararak ülkeyi yönetmeye çalışıyor ve bu şekliyle de ülkeyi kabile devleti görünümüne sokuyor… Tüm bunlar ise yabancı yatırımcıda kuşku doğuruyor, güvensizlik hissi yaratıyor… Bunun sonucu olarak da yabancı yatırımcılar gelmedikleri gibi çıkabilenler de çıkıp gidiyor… Aynı nedenlerle yerli yatırımcı da ülkeyi terk ediyor…  

Böyle bir ülkenin tek derdi yıllardır “başkanlık” ise ve yıllardır sabah akşam meclisinde medyasında bu konuşuluyorsa bu maksatla referandumlar, seçimler yapılıyorsa... Ve bu referandumlarda, bu seçimlerde YSK açıkça kanunları çiğniyorsa, böylelikle atı alanlar Üsküdar’ı geçiyorsa ve ülkedeki siyasi iktidarın amacı ''ülkeyi daha iyi yönetmek'' değil de ''her ne olursa olsun iktidarda kalmak'' için politika geliştiriyorsa böyle bir ülkenin halinin Fatih İstanbul’u kuşattığında surlar aşılmak üzere iken ileri gelenlerinin Ayasofya’da toplanıp ‘’Meleklerin cinsiyeti’’ni tartıştığı Bizans’tan ne farkı kalır ki?..

Böyle bir ülkede ne yapsın zavallı Dolar! Fırsatını bulsa korkusundan fal taşı gibi açılmış gözleriyle değil yükselmek tavana fırlayacak tavana... 

Konuyu uzattığımın farkındayım ama son olarak şu konuyu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Ekonomi yönetiminin büyükçe bir kısmı ekonomi dışı bir konu olan gerçek anlamda bir liderlikle ilgilidir. Şöyle ki:

Daha iyi yönetebilmek için uygulanan bölüp yönetme, başkaldırmaya izin vermeden baskı altına alma, zayıflatma ve geriletme yöntemine ‘’Yönetim Bilimi’’ adı verilir ve genellikle siyasette uygulanır… Siyasette siz insanlara ve bağımsız olması gereken kurumlara hükmetmeye çalışırsanız zaten yenilmiş sayılırsınız… Siyasette müdahaleci ve denetleyici tavır; heves yitirir, hedef küçültür, özgüven sarsar…

İnsana sevgi ve sevgi yüklü sabırla yaklaşmayan, insanların hep olumsuz taraflarını görüp onlara karamsar bir yüzle bakan siyasal bir yönetimin, nasıl bir yönetim olursa olsun başarı şansı yoktur. Hümanist felsefenin ana izleği, sevgi yüklü ilişkilerin hayata anlam kattığıdır.

Yalnızca öfkesini değil tiksinme ve küçümseme duygusunu belli eden zorlayıcı liderler tüm insanlar ve toplum üzerinde yıkıcı bir duygusal etki yaratırlar… 

Asık suratlı liderlerin ekiplerinde, insanlarında, kurumlarında ahenk bozulur, verimlilik düşer… Bu ekipte insanların ve kurumların liderlerini hoşnut etmek için sarf ettikleri telaşlı çaba liderlerin kötü kararlar almalarına ve yanlış stratejiler seçmelerine yol açar…

Duygular bulaşıcıdır... Ekranlardan yansıyan kin, nefret, kem sözler, kötü sözler, sevgisizlik, hodbinlik, hoyratlık, kavga ve ''eyyyy!!!'' nidaları dalga dalga tüm ülke sathına katlanarak yayılmaktadır. 

Siyaset bilimcisi Max Weber; ‘’ayakta kalan kurumlar bir liderin karizması nedeniyle değil de sistem içinde liderliği geliştirdiği için başarılı olurlar’’ derdi… Ülke son on altı yıldır sistem içinde geliştirilen bir liderlikle değil de bir liderin karizmasıyla yönetilmeye çalışılmıştır.

Sonuç:

Bütün bu anlattıklarımdan çıkan sonuç olarak sadece doların yükselmesi değildir.  Sonuç olarak da eğitimden sanayiye, tarımdan ticarete, ordudan diyanete, kültürden siyasete hiçbir kurum ayakta kalamamıştır.

Böyle bir yönetim anlayışında kaçınılmaz sonuç ise iflastır...

Osman AYDOĞAN

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz