• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam421
Toplam Ziyaret627606

Kadın

Kadın

Nasranilerce genel kabul gören bir anlayışa göre, Hz. İsa’nın hayatında üç kadın vardır: Annesi, Maria Magdalena ve Evangelistlere göre evlenip çocuk sahibi olduğu kadın. 

Bir benzetmeye gidilirse Halil Cibran’ın hayatında da üç kadın önemli rol oynamıştır: Ablası, nişanlısı ve Amerika’da iken sırtını dayadığı kadın. Her üçü de hayatın naif olmayan yanlarına karşı “hikmet” armağan etmişlerdir Cibran’a. Ablası, annesinin boşluğunu doldurmaya çalışmış; nişanlısı bir gelen bir giden aşkın yakıcı nefesini Cibran’ın tenine zerk etmiş; velinimeti ve “ruh ikizi” Mary Elizabeth Haskell (Meryem) ise maddi ve manevi olarak destekçisi olmuştur Cibran’ın.

Halil Cibran "Aşk Mektupları"nda Meryem'e bu nedenle şu ifadeleri yazar: "Eğer bugün benim herhangi bir önemim varsa, bunu kadına borçluyum. Kadın benim gözlerimi ve kalp kapılarımı açmıştır. Eğer anne, kız kardeş ve kadın dost olmasaydı, ben hala tatlı rüyalarda horlayan ve etrafındakilerin huzurunu kaçıran biri olurdum.’’

Halil Cibran’ın şu ifadesi de Cibran'ın kadına bakışını, kadına verdiği önemi ve kadının toplum hayatındaki yerine işaret eder: ‘’Eğitimli bir kadın, toplum hayatının gelişmesinde bin erkekten daha etkilidir.’’

Cibran’a göre içinde aşk olan evlilik kadını da erkeği de yüceltir, kanatlandırır. Birbirine âşık olan kadın ve erkek için şöyle der Cibran; “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, zira bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”

Bu konuda bir eserinde şöyle yazar Cibran:

Sonra Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?"

Ve o cevap verdi:

"Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi dağıttığında da beraber olacaksınız.
Siz Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...
Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun.
Birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylaşın; ama birbirinizinkini yemeyin...
Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun; 
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir...
Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez."

Halil Cibran’ı düşüncelerindeki benzerlikler nedeniyle Nietsche ile özdeşleştiren edebiyatçılar vardır. Buna neden Cibran Paris’te iken Nietzsche'nin eserleriyle tanışmış ve ondan çok etkilenmiş olmasıdır. Cibran bu etkilenmeyi "Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış" diyerek ifade eder. Ancak yaşam biçimi ve özellikleri nedeniyle Halil Cibran esas olarak Franz Kafka’ya benzer, Kafka ile özdeştir.

Halil Cibran ‘’Meryem’’e yukarıda bahsedilen mektupları yazarken Kafka da benzer mektupları ‘’Milena’’ya yazar. Kafka’nın Cibran’dan tek farkı Milena’yı görebilmiş olmasıdır. Milene’ya yazdığı mektupların birinde Kafka şu ifadeleri kullanır; ‘‘İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak. Mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir.’’

Her ikisinin de bünyeleri zayıftır ve her ikisi de ciğerlerinden rahatsızdırlar. Kafka bu rahatsızlıkla ilgili olarak her ikisini de birden tanımlayan şu sözleri Milena’ya yazdığı bir mektubunda ifade eder; ‘‘Ruh ve yürek, yükü taşıyamaz olunca hiç değilse eşit bölünmesi için ağırlığın yarısını ciğer üstlenir.’’ ‘’Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun bulunmasından daha zor bir şey yoktur.’’

Her ikisinin de yazdığı mektuplar diğer edebi metinlerden tamamen farklıdır. Bu mektuplarda yazarların kalbini, ruhunu ve iç dünyalarını tüm çıplaklığı ile görmek mümkündür. Yalnızlığa merhem, dostluğun, aşkın ve sevginin en saf hâlini yansıtan bu mektupların her satırı konuşma dilinin dışında içtenlikle ve tutkuyla yazılmıştır. 

Bu mektuplarda insan, sanki kendisi yazmış gibi, kendi kalbini, kendi ruhunu ve kendi iç dünyası bulur.
Halil Cibran’ın eserlerinde insan kendi yüreğinin ve aklının yansımalarını bulur…

Yine kadın denilince ‘’Eylül’’ yazarı Mehmet Rauf akla gelir… Mehmet Rauf annesini çocuk denecek yaşta kaybetmiştir. Bu nedenle o âşık olduğu kadınlarda anne şefkati ararken, bunun yanında kadında bilgi, kültür, incelik ve zarafet arar. 

Mehmet Rauf bu arayışını ''Siyah İnciler''de şu şekilde ifade eder:

''Bir ihtiyaç, derin, dayanılmaz, zalim bir ihtiyaç, ele geçmesi hayal olan bir kadın ihtiyacı ruhumu yakıyor; bir kadın, kalbimin bütün yaralarını saracak nazik ellerle, avutulmaz yaşlarını unutturacak sıcak bakışlarla, ruhumun bu hüzün boşluğunu dolduracak ince bir kalple bir kadın; bir kadın ki bütün harap olmuş gençliğime samimi gözyaşlarla ağlasın, dizinde hayatımın bütün elemlerini ağlayabileyim; bir kadın ki bu yalancı sözlerin, ağlayan emellerin, âh eden ümitlerin yaslarını şefkat ve bağlılığı ile avutsun. Bu vefasız, bu kalpsiz kadınlardan, hatta aşklarıyla, hatta vefalarıyla bile zehirli yaralar açan, gençliğimin bütün hararet ve sevgisini söndüren bu kadınlardan gelen acılarımı göğsünün üstünde ağlaya ağlaya unutayım... Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum. Bir kadın ki bir kardeş olsun, bir eş olsun; yok yok bir anne olsun, bir anne ki her şeyiyle bir kadın, fakat kalbiyle, vefasıyla bir anne...''

Burada Necip Fazıl'ın ''Sayıklama'' isimli şiirinde son dizesinde geçen;

''Ne olurdu bir kadın, elleri avucumda ,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda..''

ifadeleriye bir benzerlik vardır, ki Necip Fazıl Mehmet Rauf'tan sonra yazmıştır.

Ve tekrar ederdi Mehmet Rauf ''Siyah İnciler''inde: ''Böyle bir kadın ihtiyacı ile bütün gençliğim işte mahvoluyor: Ölüyorum. Bir kadın ki bir kardeş olsun, bir eş olsun; yok yok bir anne olsun, bir anne ki her şeyiyle bir kadın, fakat kalbiyle, vefasıyla bir anne...''

Osman AYDOĞAN