• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam809
Toplam Ziyaret733907

Atatürk'ü anlamak! (2)

Atatürk'ü anlamak! (2) 

Mustafa kemal Atatürk’ü anlatan yerli yabancı çok eser var. Ancak bunların içinden iki tanesinin bende ayrı bir önemi var.  Bunlardan birincisi Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik ‘’Tek Adam’’ı, diğeri ise Falih Rıfkı Atay’ın ‘’Çankaya’’sı… Bu iki tanesinin bende ayrı bir önemi var çünkü Şevket Süreyya Aydemir akademisyendir, Falih Rıfkı Atay ise gazetecidir. Bu nedenle bu ikisi Mustafa Kemal Atatürk’ü tarafsız ve objektif olarak yazmışlardır.

Falih Rıfkı Atay bütün milli mücadele döneminde İstanbul’dadır… 30 Ağustos 1922’den, yani zaferden hemen sonra İzmir’e gelip Mustafa Kemal Paşa ile tanışır. Ve bir daha yanından hiç ayrılmaz. Atatürk’e yakınlığı nedeniyle de çok önemli olaylara tanıklık eder ve Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerinden birisi olur.  

Falih Rıfkı Atay,  30 Ağustos 1922 tarihindeki Başkomutanlık Zaferi’nin hemen ardından Mustafa Kemal Paşa’yla buluşmak için İzmir’e geldiğinde beklenmedik bir durumla karşılaşır. Ve izlenimlerini şöyle kaleme alır:

 “İzmir’e gittiğimiz zaman ‘işini bitiren’ değil, ‘henüz işine başlayacak olan’ bir liderle buluştuk. Erzurum’dan İzmir’e bir düşmanla dövüşerek gelmişti. Onun denize döküldüğünü görüyorduk. Rahattık. Kurtulmuştuk. O ise bu defa İzmir’den Erzurum’a doğru iç düşmanla, medeniyet düşmanı ile dövüşmeye hazırlanıyordu.” (Falih Rıfkı Atay, Niçin Kurtulmamak?, İstanbul, Varlık Yayını, 1953, s. 6.)

İşte Atatürk'ün bu mücadelesinde ''Medeniyet''den ve ''Batı''dan ne anladığı kendi sözleriyle şu şekildedir:

“(...) Derler ki: Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz kayıtsız şartsız mevcudiyetimizi bir ecnebiye tevdi edelim. Balkan muharebesinden sonra milletin, bilhassa ordunun başında bulunanlar da, başka tarzda fakat aynı zihniyeti takip etmişlerdir.”

“Türkiye’yi böyle hastalıklı yollarla tükeniş ve yok oluş vadisine sevk edenlerin elinden kurtarmak lazımdır. Bunun için, keşfolunmuş bir hakikat vardır, ona itaat edeceğiz. O hakikat şudur: Türkiye’nin köhne düşüncesini büsbütün yeni bir imanla donatmak. Bütün millete taze bir maneviyat vermek.” (Nutuk, AAM Yayını, 1989, ss. 424–425.)

“İnkılâbın temellerini her gün derinleştirmek, desteklemek lazımdır. Birbirimizi aldatmayalım. Uygar dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek, o uygarlık dairesine dâhil olmak mecburiyetindeyiz.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 223.)

“Ülkeler çeşitlidir. Fakat uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de bu biricik uygarlığa katılması gereklidir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, s. 14.)

Atatürk’e göre, çağdaş uygarlık batı uygarlığıdır. Fakat bu batılıların veya Hıristiyanlığın değil, bütün insanlığın ortak ürünüdür. (İsmet Giritli, “Atatürkçülük-Kemalizm Neden Demokratik ve Pragmatik Bir Düşünce Sistemidir?”, s. 46.)

“Biz batı uygarlığını bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık seviyesi içinde benimsiyoruz.” (Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, İş Bankası Yayını, 1959, s. 176.)

Atatürk, 27 Eylül 1923 günü Avusturyalı Neue Freie Presse muhabirine şöyle konuşur:

“(...) Doğu ve Batı’dan, birbirine düşman iki ülke ve birbirine zıt iki düşünce biçimi olarak söz edilecekse, bu düşmanlığın kaynaklarını Avrupa’da aramak yerinde olur. Türk halkına daha iyi hükmetmek ve her türlü hür iradenin baskısı altına almak istedikleri için, imparatorluk döneminde padişahların, halkın Avrupa ile olan en ufak temasını gayretli bir biçimde engellemeye çalıştıkları doğrudur. Ama biz Türk milliyetçileri çevremize bulanık olmayan gözlerle bakıyor, yurt içinde dışındaki tüm olayları ve gelişmeleri dikkatle izliyoruz. Halkımızın diğer kültür toplumlarıyla olan bağını mümkün olduğunca sağlamanın kendi lehine olacağının bilincindeyiz. Biz Avrupa ile olan karşılıklı ilişkilerimizi hiçbir şekilde engellemek niyetinde değiliz, aksine bu ilişkilerin hızlı ve zamanında gelişmesini sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapmak istiyoruz. Bizim bu tutumumuz Türk eksenofobisinin büyük bir yanılgı olduğunu açık seçik ortaya koyuyor.” (Hans-Jürgen Kornrumpf, “Mustafa Kemal Paşa ile Yapılan Söyleşi”, Ankara AAM Yayınevi., 1997, s. 23.)

Bu söyleşinin Almanca orijinali:

http://diepresse.com/home/165jahre/1424462/1923_Seit-Jahrhunderten-zuechten-Feinde-Gefuehle-des-Hasses-gegen 

 “Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yaşadığımızı düşünemeyiz. Ülkemizi bir sınır içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. İleri ve uygar bir ulus olarak çağdaş uygarlık alanı içinde yaşayacağız. Bu yaşama da ancak bilgi ile teknik ile olur. Bilgi ve teknik nerede ise orada olacağız ve ulusun her bir insanının kafasına koyacağız. (...)” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt III, s. 45.)

Atatürk, 29 Ekim 1923 günü Fransız Gazeteci Maurice Pernot’ya da şunları söyler:

“(...) Yabancı düşmanlığı noktasına gelince; şu bilinsin ki, biz ecnebilere karşı herhangi düşmanca bir his beslemediğimiz gibi onlarla dostça ilişkide bulunmak arzusundayız. Türkler, bütün medeni milletlerin dostlarıdır. Yabancılar memleketimize gelsinler, bize zarar vermemek, hürriyetlerimize müşkülat çıkarılmasına çalışmamak şartıyla burada daima hüsnü kabul göreceklerdir. Maksadımız yeniden dostluk kurmak, bizi başka milletlere bağlayan bağları güçlendirmektir. Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de yegâne medeniyete iştirak etmesi lâzımdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sükûtu, Batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan ilişkileri kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz.” “(...) Biz daima doğudan batıya doğru yürüdük. Eğer bu son senelerde yolumuzu değiştirdikse, itiraf etmelisiniz ki, bu bizim hatamız değildir. Bizi siz mecbur ettiniz. Ricat arızî ve gayrı ihtiyarî oldu. (...) Vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır.”                                                 

“Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’de asri, binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmeyi arzu edip de, Batıya yönelmemiş millet hangisidir? Bir istikamette yürümek azminde olan ve hareketinin ayağında bağlı zincirlerle işkâl edildiğini gören insan ne yapar? Zincirleri kırar, yürür. Fakat ortaya çıkan hadise, Türkiye’nin kayıtsız şartsız millî egemenliğine sahip olması neticesidir.(...)” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I-III, ss. 90–91.)

Gazi, bir gün Meclis kürsüsünde asrileşmekten söz ederken, bir mebus biraz da itiraz anlamına gelecek şekilde, ‘’Paşam asri olmak ne demektir?’’ diye sorduğunda, derhal, ‘’Asri olmak demek, adam olmak demektir!’’ cevabını verir. (Kazım Özalp-Teoman Özalp, Atatürk’ten Anılar, s. 69.)

Atatürk asri olmanın ne demek olduğunu veciz bir sözle kısaca anlatmış işte:  ‘’Asri olmak demek, adam olmak demektir!’’ Nasıl asri olunacağını da anlatmış Atatürk demeçlerinde, yukarıda verdiğim gibi...

Asri olmak demek, adam olmak demektir! Adam olmak demek asri olmak demektir!

Osman AYDOĞAN

Bir not: Bu yazı için Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in Harp Akademileri 2008-2009 Eğitim ve Öğretim Yılı açılışı nedeniyle verdiği  “Atatürk’ün liderlik sırları”  isimli konferanstan faydalanılmıştır. 


Yorumlar - Yorum Yaz