• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi17
Bugün Toplam1194
Toplam Ziyaret893616

Hükm-ü Karakuşî

Hükm-ü Karakuşî

10 Mayıs 2020

Selahaddin-i Eyyûbi devrinde önemli görevler ifa eden ve vezir ve aynı zamanda kadılık da yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış. Aynı zamanda Bahaüddin Karakuşî yolsuzlukları ile de ünlüymüş... Karakuşî kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk hükümler de verirmiş ve bundan dolayı da Karakuşî’nin verdiği hükümlere de ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denirmiş. Günümüzde de - gerçi genç hukukçular pek bilmez ama - mahkemelerin verdiği abuk sabuk kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ derler.

Aslında gerçek böyle değildir!... Yazımın sonunda meraklısı için bu Kadı Bahaüddin Karakuşî’nin kısaca bu anlatımdan farklı olan gerçek hikâyesini anlatacağım…

Ancak Kadı Bahaüddin Karakuşî’yi yargılamadan önce çok değil, şöyle bir iki üç yıl geriye gidip ülkede bir nasıl hukuk icra eylediğimize bir bakmak istiyorum…

Türkiye’de icra eylenen hukuk

Balyoz ve Ergenekon davalarındaki Bahaüddin Karakuşî'i mezarında ters çevirecek hukuk ihlallerini burada sıralamıyorum... Yoksa sayfam değil, sitem yetmez...

2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde, belediye meclisi üyelerinin bile yasa gereği seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, o zamanki Başbakan, yasaya aykırı olarak Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki ve olanaklarıyla bu seçime katılıyor... YSK Başkanı Sadi Güven idi...

Yine aynı YSK Başkanı 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa referandumunda yasaya göre ''geçersiz'' olması gereken ''mühürsüz oy pusulalarını'' YSK kendisini ''Yasama'' yerine koyarak seçimin sona ermesine az bir zaman kala aldığı bir kararla ''geçerli'' saymış ve yaptığı kanunsuzluğu açıklayabilmek için de ‘’tam kanunsuzluk hali oluşmamıştır’’ diyebilmiştir... Bir kanun ya vardır ya da yoktur... Bir adam ya namusludur veya değildir... Bir kadın ya hamiledir ya da değildir. ‘’Tam kanunsuzluk hali oluşmamıştır’’ demek ne demektir? 

TBMM Genel Kurulu’nda 27 Aralık 2018 tarihinde kabul edilen bir yasa değişikliği ile 31 Mart 2019 seçimleri öncesinde görev süresi dolan YSK Başkanı Sadi Güven ve beş üyenin görevleri ‘’Seçim yasalarında yapılan değişikliklerin bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağı” şeklindeki anayasa hükmüne rağmen bir yıl süre ile uzatılıyor. Sonra da 31 Mat 2019 tarihinde yapılan yerel seçimler de görevleri usulsüz olarak uzatılan YSK’nın bu heyeti ile yapılıyor.

31 Mart 2019 tarihinde yapılan bu seçimlerde, Yüksek Seçim Kurulu'nun 2014 yılında yapılan seçimlerde itirazlar üzerine verdiği  “Delilsiz, gerekçesiz mesnetsiz itirazlar reddedilecektir” kararına rağmen bu sefer itiraz eden hâkim güç olunca YSK İstanbul için 2014 yılındaki kendi kararlarını çiğneyerek bu itirazları kabul edip sandık sayımlarını tekrar tekrar yineliyor. YSK aynı gerekçeyle Bursa, Balıkesir, Muş gibi illerdeki itirazları ise itiraz eden hâkim güç olmadığı için reddediyor. Bu şekilde hukukun üstünlüğü değil de üstünlerin hukuku sergileniyor.

Bu kanunsuzlukların örnekleri çoktur... Saymaya kalksam sayfalar tutar... Bu kadar da geriye gitmeye gerek yok aslında… Daha geçen hafta Diyanet İşleri Başkanı açık anayasa hükmüne ve Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri hakkındaki Kanuna aykırı olarak bangır bangır beyanlarda bulunuyordu…  

Yine geçen hafta, 03 Mayıs 2020 günü, ‘’İŞİD’li mücahitlerle sevişmek cihattır. Cenneti garantilemektir’’ diye beyanları bulunan marjinal-metalik İslamcı bir mahlûkun sunduğu yandaş bir TV programında, FETÖ’cü birisinin karısı ekranlardan ölüm tehditleri yağdırıyor:  "15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Boş bulunduk… Listem hazır; bizim aile 50 kişi götürür… Bu konuda çok donanımlıyız maddi ve manevi olarak… Ayaklarını denk alsınlar…’’ Cumhuriyetin savcıları ise elleri böğründe bu tehditleri ve bu yasa ihlallerini sade vatandaş gibi seyrediyor… Muhalefetten birisi yapsaydı bu tehdidi daha program bitmeden kamera önlerinde tutuklanır, kanal da anında kapatılırdı…

Türkiye Cumhuriyeti zaten hiçbir zaman bir ''Hukuk Devleti'' olamamıştı. Türkiye Cumhuriyeti şimdiye kadar hiç olmazsa az buçuk bir ''Kanun Devleti'' idi... Bu hukuk ihlalleri devletin bu özelliğini de ortadan kaldırarak Devlet-i Âliyi bir aşiret, bir kabile, bir göçebe toplum devleti haline getirmektedirler...

Bunlar ve benzeri tüm bu hukuk ihlalleri ise bana ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi hatırlatıyor… Şimdi sıra Hükm-ü Karakuşî'nin verdiği kararlarda... Önce Demirel'in anlattığı bir Hükm-ü Karakuşî hikayesi..

Demirel’in anlattığı Hükm-ü Karakuşî’nin hikâyesi:

Bir gün 9. Cumhurbaşkanı Rahmetli Süleyman Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş… Demirel de soruyu yönelten kişiye: "Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel de ülkenin durumu karşısında benim gibi Hükm-ü Karakuşî’yi hatırlayarak onun bir hikâyesini anlatmış.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in o zamanki ülkenin durumu hakkında anlattığı Hükm-ü Karakuşî’nin hikâyesi:

Bir gün Karakuşî kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşî kadı, fırıncıya:
- '’Ben bunu aldım'’ demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- '’Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
- ‘‘Uçtu’' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı o uzun küreği ile, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor... Fırıncı bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşî kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi,
- '’Bu adam ördeğimi hiç etti'’ diye şikâyet etmiş.
Karakuşî kadı, fırıncıya sormuş:
- '’Ne yaptın bu adamın ördeğini?'’
Fırıncı
- '’Uçtu’' demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- ‘’Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil'’ diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikâyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- '’Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslimin tek gözü çıkarıla...’’
Davacı:
- '’Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?’' diye sorunca Karakuşî kadı;
- '’Şimdi' demiş, ‘’fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.’’ Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşî kadı:
- ‘’Tamam'’ demiş, ‘'karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak’'. Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş.

Kadı dönmüş Yahudi’ye:
- ‘’Senin şikâyetin nedir bre?'’ Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış…
- '’Ne diyeyim kadı efendi’' demiş, '’hiç adaletinizden sorgu sual olur mu? Adaletinle bin yaşa sen, e mi !’’?

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek konuşmasını şöyle bitirmiş; ‘’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Agnadın mı?"

Sadece rahmetli Demirel'in anlattığını değil, Karakuşî’nin verdiği o tuhaf hükümlerin tamamını anlatayım da bu karantina günlerinde sizlere biraz neşe (!) olsun...

Diğer ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ hikâyeleri

Hırsız bir evi gözüne kestirmiş, etrafı kolaçan etmiş. En iyisi balkondan girmek demiş. Gece bastırınca bahçeye dalmış, balkona tırmanmaya başlamış... Bir adım, bir adım daha, tam çıkmak üzere, balkonun korkuluğu kırılıp kopmuş. Hırsız düşüp ayağını kırmış...

Sabah olunca, hırsız doğru kötü ve abuk, sabuk hükümleriyle (Hükm-ü Karakuşî) meşhur "Karakuş Kadı"ya gitmiş, halini göstermiş: "Kadı efendi, ben soymak için eve girecektim, fakat balkon korkuluğu çürük çıktı, koptu. Ben de düşüp ayağımı kırdım!" demiş.

Kadı da pek anlamamış: "Eeee ne istiyorsun, şimdi seni hırsızlığa teşebbüsten içeri atayım mı?" diye sormuş. Adam da, "hayır kadı efendi, bir dinleyin.” Bunun üzerine Karakuşî Kadı, "anlat bakalım!" demiş.

Hırsız başlamış anlatmaya; "Ev sahibinden davacıyım, eğer balkonun korkuluğunu sağlam yaptırsaydı, ben de düşüp ayağımı kırmazdım... Tamam hırsızlık suç ama, cezası balkondan düşüp ayak kırmak değil!"

Karakuşî Kadı keyiflenmiş, tam ona göre bir dava, çağırmış ev sahibini: "Be adam, niçin evinin balkonunu sağlam yaptırmıyorsun? Korkuluk sağlam olsaydı bu adam düşüp ayağını kırmazdı!"

Ev sahibi şaşırmış: "Aman efendim, balkonun korkuluğunu Marangoz Ahmet usta yaptı. Çürük yaptıysa benim günahım ne?"

Kadı efendi, hemen Marangoz Ahmet Ustayı çağırın demiş, Marangoz gelmiş. Sorgu suale çekilmiş ve başlamış anlatmaya; "Efendim ben balkonun korkuluğunu çakarken yoldan yeşil başörtülü bir hanım geçiyordu. Başörtüsü o kadar güzel yeşile boyanmıştı ki, herhalde gözüm ona daldı. Çiviyi boşa çakmış olacağım!" demiş.

Kadı emretmiş: "Hemen o yeşil başörtülü kadını bulup getirin!" demiş. Kadıncağız gelmiş, tir tir titriyor: "Kadı efendi, benim günahım ne? Ben başörtüsünü, boyasın diye boyacıya verdim, o boyadı!"

Sıra boyacıya gelmiş; kadı sorguya çekmiş: "Ulan, başörtülerini böyle göz alıcı renge boyuyorsun, marangozun gözü başörtüsüne takılıyor, çiviyi boşa çakıyor. Balkona tırmanmaya çalışan hırsız düşüp ayağını kırıyor!" Boyacı verecek cevap bulamayınca, kadı da hükmünü vermiş: "Götürün bu herifi asın!"

Biraz sonra cellat gelmiş: "Kadı efendi, bu boyacıyı boyu sehpaya uzun geldiği için asamıyorum!"

Kadı elini sarığına dayamış, çözüm bulmuş: "Git, kısa boylu bir boyacı bul, onu as!"

***

Bir terzi ve bir avcı arkadaş olur, beraber ava gitmeye karar verirler. Av sırasında avcı attığı bir ok ile terzinin bir gözünü kör eder. Terzi dayanamaz gider avcıyı dava eder. Kadının karşısına çıkarlar. Kadı Karakuşî'dir. Karakuşî terziye sorar: ‘’Anlat bakalım, ne istiyorsun’’. Terzi cevaben ‘’efendim bu avcı benim gözümü çıkardı. Mesleğim terziliktir. Tek gözümle bu işimi icra edemiyorum. Avcı cezalandırılsın ve bedel ödesin’’. Karakuşî; ‘’Avcının gözünü çıkartın’’ diye emir buyurur. Bu defa avcı itiraz eder; ‘’Efendim ben avcılıkla geçiniyorum, tek gözle avlanamam’’  der.  

Karakuşî biraz sakalını okşar ve kararını verir: ‘’Kapıdaki bekçilerden birini getirip bir gözünü çıkarın, o tek gözle de idare edebilir.’’ (!)

***

Dayak yiyen bir genç Karakuşî'nin yanında alır nefesi ve kendisini dövenden şikâyetçi olur. Karakuşî, suçluyu getirmeleri için beş muhafız yollar. Bunu duyan suçlu hemen Karakuşî'ye gider. Mahkemede davacı gençle karşılaşınca onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dayak attığı genci göstererek ‘’işte beni döven budur’’ der. Bunun üzerine Karakuşî dayak yediği için davacı olan gence dayak atılmasını emreder. Genç yediği dayaktan neredeyse ölecek duruma gelir.

Genç, ‘’dayak yiyen bendim’’ diye feryat edince; Karakuşî gence ‘‘o senden önce davrandı’’ diye cevap verir. (!)

***

Karakuşî her senenin Hicrî Takvime göre Muharrem ayında fakirlere sadaka verirmiş. Yine bir Mu­harrem ayında bütün sadakayı dağıttıktan sonra, yaşlı bir kadın, kapısını çalmış ve: “Kocam öldü, fakat kefen alacak param yok!” de­miş.

Karakuşî şöyle cevap vermiş: “Bu sene sadakayı dağıttım. Sen git, seneye bu va­kitlerde gel. Ben kocanın kefenini alacağım söz.” (!)

***

Bir gün, uzun sakallı iki kişi, yanlarına saçsız sa­kalsız bir adamı alarak, Karakuşî’nin huzuruna gelmişler ve: “Bu köse bizim saçımızı sakalımızı yoldu!” diye şikâyette bulunmuşlar.

Karakuşî bakmış, suçlunun ne sakalı var, ne de sa­çı. Hemen hükmünü vermiş: “Bu kösenin saçı sakalı çıkana kadar, sizi hapsedeceğim. Çıktığında, siz de onun saçını sakalını yolacaksınız!” Tabi, o ikisi hemen davalarından vazgeçmişler.

***

Yine mübalağalı bir rivayete göre, Karakuşî’nin çok güzel bir şahini varmış, kafesinden kaçmış. Kara­kuşî emretmiş ve şahin kaçmasın diye şehrin bütün kapılarını kapatmışlar. (!)

***
Karakuşî bir gün hapishaneleri teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

***
Şimdi de sıra geldi Hükm-ü Karakuşî’nin gerçekte kim olduğuna…

Hükm-ü Karakuşî gerçekte kimdir

Bir rivayete göre de Karakuşî, asıl adı Ebu Said Bahaüddin bin Abdullah Esedî (Kısaca Said Bahaattin) olan bir kimsedir. Kadı Karakuş’un ölüm tarihi 1200’dir... Selahattin Eyyubî’nin veya onun kardeşi Sirkûh’un kölesi iken, her ne meziyeti var ise, yükselmiş ve önemli mevkilere gelmiştir. Karakuşî’nin önemli hizmetleri, başarılı işleri de olmuş. Selahaddin-i Eyyûbi kendisinin yokluğunda Kadı Karakuşî’yi Kahire’ye vekil olarak bırakırmış. Akka’da valilik yapmış, orada Haçlılara esir düşünce Selahaddin-i Eyyûbi onu, on bin altın fidye ödeyerek kurtarmış. Kahire’ye kale, yol, köprü, han, çeşme gibi eserler bırakmış. Fakat iyi bir eğitimi olmadığı, devlet yönetiminde tecrübesiz ve garip bir yaratılışa sahip olduğu için zaman zaman keyfi, sert, tuhaf ve yanlış hükümler verirmiş.

Burada yer alan bilgiler Necdet Rüştü Efe’nin ‘’Türk Nüktecileri’’ (Nebioğlu Yayınevi) isimli kitabından (s.131-133) alınmıştır. Bu kitabında Necdet Rüştü Efe ‘’Hükm-ü Karakuşî’’yi şöyle anlatır: ‘’Bunlar kanun, örf gelenek ve hatta tabiat dışında karar altına alınmaya çalışılmış öyle hükümlerdir ki; bu mantıksızlık karşısında, mahkûmun müdafaa cehtini (gayretini, çabasını) daima hayrete çevirmiştir. Yüzyıllar boyunca, bazı keyfi manasızlıklara nazire olarak gösterilen bu tuhaf hükümler; Anadolu’da doğup, yaşlılığında Mısır’da Selahadin-i Eyyûbi maiyetinde emirlik ve kadılık yapmış olan Karakuşî’ye aittir. Yedi yüz elli önce yaşamış olan bu zat halis Türk’tür.’’

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Selahattin Eyyubi’nin veziri Bahaüddin Karakuşî’yi yıpratmak için rakibi Esad bin Memmati tarafından yazılmış "Kitab el Faşuş fi Ahkami Karakuş" isimli uydurma mahkeme kararlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerçekle bir ilgisi yoktur bu hikâyelerin ve bu hükümlerin...

Sonuç

Hükm-ü Karakuşî hikâyeleri görüldüğü gibi uydurmadır, gerçekle bir ilgisi yoktur. Fakat bu uydurma mahkeme kararlarından yaklaşık sekiz yüz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan ve sadece küçücük bir kısmından bahsettiğim hukuk ihlalleri ise gerçektir ve tam da hikâyelerdeki gibi bir ‘’Hükm-ü Karakuşî’’dir…

Ağır usul ihlalleri yapılarak yargının tarafsızlığının siyasal konjonktüre feda edildiği günümüz mahkemelerinin ve kurumlarının verdiği kararlar artık yasal bir “hüküm” değil, olsa olsa bir “Hükm-ü Karakuşî” olmaktadır.

Görelilik (relativite) kuramı, atom ve kuantum fiziği ile bilimin ve felsefenin kavram yapısının köklü değişikliklere uğradığı bir dünyada, 19. yüzyıldan kalma düşünce kadroları ve gene 19. yüzyıldan kalma hukuk yöntemleriyle “hukuk eylemek” görüldüğü gibi ancak ve ancak ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ hükümleri doğurmaktadır…

“Yasa”lar değil, “kafa”lar değişmelidir. Gerisi “laf-ü güzaf”tır.

Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz