• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam184
Toplam Ziyaret735381

Bir Gün Tek Başına

Bir Gün Tek Başına

‘’Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul 
Bekle bizi 
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle 
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla 
Mavi denizlerine yaslanmış 
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle 
Ve bir kuruşa Yenihayat satan 
Tophanenin karanlık sokaklarında 
Koyunkoyuna yatan 
Kirli çocuklarınla bekle bizi 
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi 
Bekle dinamiti tarihin 
Bekle yumruklarımız 
Haramilerin saltanıtını yıksın 
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle 
Sen bize layıksın’’

Yukarıda sadece kısa bir bölümünü verdiğim ve hepimizin bildiği ‘’İstanbul’’ şiirinin yazarıdır Vedat Türkali…

Ve ajanslarda şöyle bir haber geçer 29 Ağustos 2016 günü: ''Türk edebiyatının usta isimlerinden olan Vedat Türkali, 29 Ağustos 2016 Pazartesi günü saat 06.00'da Yalova'da tedavi gördüğü hastanede hayata veda etti.'' Demek istiyordu ki ajans: ''Bir iyi edebiyatçı daha bir iyi ata binip gitti...''

1919’da Samsun’da doğar. Asıl adı Abdülkadir Pirhasan’dır. Ortaöğrenimini Samsun Lisesinde, yükseköğrenimini 1942’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlar. Pek kimse de bilmez ama Maltepe ve Kuleli Askerî liselerinde edebiyat öğretmenliği yapar. Şimdi anlıyorsunuz değil mi bu okulları neden kapattıklarını…

Romanlarından; ‘’Bir Gün Tek Başına'’da bir insanın iç çelişkilerini açıkça ortaya koyar, ‘’Mavi Karanlık’’ ta sorunlu ama naif Nergis’e âşık eder, ’’Güven’'de ülkenin bir dönemini derli toplu anlatır.

Vedat Türkali'nin bu eserlerinden 749 sayfalık ilk ve  en iyi romanı ‘’Bir Gün Tek Başına'’ ile Milliyet Yayınları 1974 roman ödülünü ve 1975 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanır.

‘’Bir Gün Tek Başına'’ yeniden var olduğuna inanmak için son şansını kaybeden bir erkeğin, ilk yürek sızısında kaybeden bir kadının iç acıtan hikâyesini anlatan can acıtıcı bir kitaptır. Bir o kadar da öğreticidir. Bu romanda 1980’lerden sonra yaşayan herkesin kendisinden bir şeyler bulduğu bir kitaptır. Zor bir kitaptır. Okuduktan sonra duyarlı her insanda derin izler bırakır. Okurken de zorlanır insan. Hayatın siyah yanını görenler için yorucu bir kitaptır. Politik bir paranoya panoramasıdır. Modernleşmenin en sancılı dönemlerinde birey sorunları yaşayan karakterlerden Türkiye’ye yansıtılmış genel bir panoramadır bu roman. Karanlık ve kasvetli bir dönemin sıkıntısını ve o her şeye gebe günleri yansıtabilmiş boğucu, rahatsız edici romandır.

27 Mayıs 1960 harekâtına yaklaşılırken, son 5 - 6 aylık bir zaman dilimidir romanda geçen... Bir aşk hikâyesi fonunda bir dönemi, o dönemin siyasetini, sınıf uzlaşmazlığını, mücadelesini ve devrimciliğini, parlamenter diktatörlüğün karanlığında umutsuzcasına el yordamıyla direnmeye çalışan bir toplumu anlatır. İçinde evlilik kurumu, toplumsal sorunlar, provokasyon, derin devlet yer alır. .

Romanda bencil, ürkek, kuşkulu ve kaypak Kenan, evinde olabildiğince ağır iki çeki taşı; karısı Nermin ve kızı Zeynep yer alır... Devrimci ateşi sönmüş Kenan’ın karşısına, devrimci ateşi yeni yeni alevlenmeye başlayan bilinçli, gözü pek ve dirençli Günsel çıkar.  Günsel’le Kenan’ın aşkının perde arkasında kıvıl kıvıl kaynayan bir toplum vardır...

Kenan romanda Günsel’in kendisini aldattığından şüphelenir. Günsel ise başkalarının dedikleri doğrultusunda Kenan’ın polis olduğundan... İnsanların tek çareleri, tek güçleri olan "güven"i yıkılır sağ-sol adına.

Kitabı okuyan bütün erkekler kadın kahraman Günsel’e âşık olurlar ve Günsel’e benzer birini ararken helak olup evde kalırlar. Ve Günsel, Kenan’la beraber okuyan herkesi dipsiz bir kuyuya iter…

Nermin’e ve Zeynep’e üzülürken Kenan’a kızar ve acımaya başlarsınız oysa farkedersiniz ki Kenan bir zavallıdır. Nermin ve Günsel canınızı acıtır.  Son satırlarında hüngür hüngür ağlarsınız. Sonra yine bir daha fark edersiniz ki Kenan olsa olsa şöyle bir adamdır: '’İçimizden biri’’ 

Hiç ama hiç unutmazsınız Günsel’inin Kenan’ın evini aradığında Nermin’in verdiği yanıtı: "Alo buyrun ben Nermin"

Bu roman içinde yaşadığımız coğrafyanın kayda değer bir tarihi ve sosyolojisi olduğunu öğretir ve bu coğrafyadan beslenen romanların ne kadar keyifle okunabileceğini gösterir.  

Kitabın başlarında şöyle bir cümle geçer: "Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, arasına bir şey koymazsan, kendi kendini öğütür, bitirir". Kitap bittiğinde de kafanızdaki değirmenin öğüteceği bir dolu şey vardır.

Roman bittiğinde “Çıraydım, tutuşturdun beni, ağulu bir solukta üfleyip söndürdün şimdi de; kara kara tütüyorum" diyerekten yapar finali Kenan.

Romanın bir bölümünde Vedat Türkali kendi şiiri olan ve girişte bir bölümünü verdiğim  ‘’İstanbul’’ şiirine yer verir.

Kitap bittiğinde farkedersiniz ki kitap içinize oturmuş.  Ah ediyorsunuz. Ve anlam veremiyorsunuz bu ülke niye savaşmış kendi kendiyle kaç kere diye. 50-60 yıl sonra bile Türkiye niye hala aynı yerinde diye soruyorsunuz kendi kendinize. Kitaptan bir cümle aklınıza takılıyor: "Ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Ben Günsel’i bekliyorum."

Bu kitabın ne demek istediğini belki de bir gün tek başına kaldığınızda anlıyorsunuz. ‘’Bir gün tek başına’’ romanı her şeyin sonunda yalnız, yapayalnız kaldığımızı, ne yaparsak yapalım aslında yapayalnız olduğumuzu yüzümüze çarpıyor.   

Romanın daha ilk sayfada müthiş bir tespit yer alır; ''Okumaktan başka bir işe yaramıyorsa, kitaptan iyi afyon yok.''

Bu boğuntudan, bu karamsar gündemden kurtulmak istiyorsanız işte zaman tam da kafayı bulma zamanı...

Osman AYDOĞAN

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz