• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam111
Toplam Ziyaret892533

Sonra… Sonrası Karanlık…

Sonra… Sonrası Karanlık…

11 Eylül 1916.  Günlerden pazartesi...  Hücremde ordan oraya yürüyorum. Benim içeri atılıp yargılanmam İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde tartışmalara, endişelere neden olmuştu. 

1889 yılında İttihat ve Terakki'yi kuran dört kişiden biri olan Ankara Valisi Doktor Reşid, Talat Bey'e telgraf çekmişti. Demişti ki: "Biz hâlâ inkılap devrindeyiz. İnkılaplardan ve hususiyle Fransız İnkılabı Kebiri'nden efal ve harekâtımız için bir dersi ibret almalı ve inkılap ricalinin akibetini unutmamalıyız. Jakobenlerin ihtilaf ve iftirakı inkılabın en necip evlatlarını yutmuş ve Napolyon hâkimiyet ve istibdadını doğurmuştur. Danton'un düşen başı Fransa'nın meşrutiyet ve hürriyetini yarım asır müddet için alıp götürmüştür. İhvan arasında bir anlaşmazlık olmuşsa bir aile erkân ve efradı gibi birleşelim. Haricî düşmanlarımızı sevindirmemek ve bu ecnebi düşmanlara fırsat vermemek için ani, makul ve müessir bir tedbir ve hareket lazımdır." 

Talat Bey'in verdiği cevabı tahmin edersiniz herhalde: "İstanbul'da ikilik yoktur. Efradı Cemiyet'ten Yakub Cemil'in fırka kumandanı olmamaktan mütevellit infialinden istifade ile münferit bir sulh akdi cereyanı tevlit edilmek istenilmiş ve Yakub Cemil'in bir aralık bu fikri benimseyerek icrasına teşebbüs ettiği ve maiyetinde bulundurduğu çete efradından bazılarını bu maksatla teslih ettiği ahiren Divanı Harp'çe tahakkuk ederek idama mahkûm olmuştur..."

Talat Bey'in beni idama mahkûm ettirdiğini biliyordum. Ne yapalım, "takdiri ilahî!" Ancak kişi ümitlenmeden de yapamıyor. Sonucu bilmemenin verdiği sinirlilik çöktü üstüme. Hücremde dolanıp duruyorum... 

Doktor Reşid Diyarbakır valiliği döneminde Ermeni tehcir olayının başlıca faillerinden biri olarak itham edilip Bekirağa Bölüğü'ne kondu. Ünlü Bekirağa Bölüğü'nden ilk kaçan kişi o oldu. İtilaf devletleri İstanbul'u ayağa kaldırdı. Hükümet Doktor Reşid'i yakalamak için elinden geleni yaptı. 25 Ocak 1919 tarihinde Beşiktaş'ta çevresi polis tarafından sarıldı. Doktor Reşid ağzına tabanca sıkarak intihar etti. 

Tan yeni yeni ağarıyor. Süleymaniye Camii'nin heybetli kubbelerini seyrediyorum. Sabah ezanı henüz bitmişti ki, hücremin kapısının hafifçe vurulduğunu duydum. Hapishane Müdürü İsmail Hakkı Bey, yumuşak bir sesle, yukarıdan beklediklerini söyledi. İdam edileceğim artık kesindi. İsmail Hakkı'ya sağ elimle kendi boğazımı sıkar gibi yaparak, "Hakkı’cığım böyle mi?", silahın tetiğine dokunur gibi şahadet parmağımı oynatarak, "Yoksa böyle mi?" diye sordum. İsmail Hakkı mütevazı bir ifadeyle, hiçbir malumatı olmadığını söyledi, sadece yukarıdan istenildiğimi tekrarladı.

Artık son dakikalarımı yaşadığımı anladım. İsmail Hakkı'dan aptes almak için müsaade istedim. Koridordaki musluğa gidip, kollarımı sıvadım. Ellerimi, kollarımı, ağzımı yıkadım, aptes aldım. Son dualarımı yaptım. Temiz iç çamaşırlarımı giydim. Ve hücreden çıktım. Ellerime kelepçe takmadılar. Tökezlemeden, başım yukarıda, dimdik yürüyorum. Her yer nöbetçilerle dolu, kasvetli, sessiz bir hava bölüğün üzerine çökmüş. Kimse yüzüme bakamıyor. Yüzlerce nöbetçinin dolaştığını görünce dayanamadım. "Silahsız bir adam için bu kadar kalabalığa ne lüzum gördünüz?" Cevap veren olmadı. 

Sessizlik insanın içini ürpertiyor. Dış kapıya yaklaştığımızda arabanın hazır olduğunu gördüm. İtfaiye Bölüğü kasaturalarını silaha takmış, Süvari Kıtası da kılıçlarını kınından çıkarmıştı. Kılıçların ışıltıları altında arabanın kapısını kendim açtım ve hızla içeri girdim. Bu "tören" bir an önce bitsin istiyorum. Herkesin işi vardır, meşgul etmeyeyim. Savcı Yardımcısı Reşid ve Hapishane Müdürü İsmail Hakkı Beyler bir başka arabaya bindiler. Benim arabamın yanında, at üstünde, soruşturma üyelerinden Veli, İnzibat Bölük Komutanı İhsan Beyler geliyorlardı. Arabayı bir süvari bölüğü önden, bir diğer süvari bölüğü de arkadan koruyordu. 

Haliç kıyısını izleyerek Eyüp'e doğru ilerliyoruz. Deniz kızıl kızıl tüm güzelliğiyle parlıyordu. Eyüp'e geldiğimizde yol üzerinde bir karpuz sergisi gördüm. Karpuz alınmasını İhsan Bey'den rica ettim. Beni kırmadı. Son lokmamı arabanın içinde iştahla yuttum. 

Enver Paşa, cezanın infazı için Talat Bey'e kendisinin beklenmesini sıkı sıkı tembih etmişti. Talat Bey'i yakından tanıdığı için, bir oldubittiyle karşılaşmak istemiyordu anlaşılan. Tabiî Talat Bey beni şaşırtmamıştı. Enver Paşa'yı beklemeden, mazbatanın hazırlanmasını emretmişti. Gelen evrakı da vakit kaybetmeden Merkez Komutanlığı aracılığıyla Harbiye Nezareti'ne göndermişti.

Enver Paşa yurtdışında olduğu için Harbiye Nezareti'ne de, Dâhiliye nazırı olarak kendisi vekâleten bakıyordu. Karar hemen onaylamıştı. Gereğinin yapılması için evrakı hemen Merkez Komutanlığı'na da göndermişti. Merkez Komutanı Cevad Bey cezamın kürek cezasına çevrilmiş şekliyle onaylanacağını beklerken, aynen onaylandığını görünce yanlışlık olduğunu düşünüp Harbiye Nezareti'ne istirhamname yazarak bu durumun düzeltilmesini istiyor.

Söylediklerine göre Merkez Komutanı Cevad Bey diyor ki: "Yakub Cemil Bey'in Meşrutiyet'in ilanı günlerinde fedakârca hizmetleri görülmüş ve Meşrutiyet'ten sonra ortaya çıkıp Meşrutiyet'i yok etme amacı güden hareketleri etkisiz kılmakta da büyük yararlılığı görülmüş olmasından dolayı bu cihet kendisi hakkında takdiri hafifletme sebebi teşkil ettiği gibi bu zatla birlikte aynı suçtan dolayı sanık olan öteki kimselerin kısmen beraat etmesi, kısmen de cezadan affedilmiş olması suretiyle ceza dışı kalmalarından anlaşıldığına göre adı geçen Yakub Cemil Bey'in sözü edilen eylemlerinin tek başına yapılması da ayrıca kanunî hafifletici sebeplerden bulunduğundan, yüksek Nezaret makamları uygun gördükleri takdirde idam cezasının ömür boyu küreğe çevrilmesi suretiyle hükümlünün affa mazhar kılınmasına atıfet buyurulması arz olunur."

Zabit çocuklar söylemiyordu ama ben anlıyordum, Talat Bey yazıyı görünce hiddetlenmiştir. İdamımın acele yapılmasını emretmiştir. Güneş yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor. Haliç kıyılarını seyretmek hep hoşuma gitmiştir. Silahtarağa Köprüsü'nü geçip, Kâğıthane Köprüsü'nün gerisinde bir sırtın önünde durduk. 

O güne kadar ağzıma sigara koymamıştım. Ama arabada bizim zabitlerden bir tane istedim. Onca kez ölümle burun buruna yaşamış, silah, kan hayatımdan eksik olmamıştı. Ama hiçbir zaman tütüne ihtiyaç duymamıştım. Şimdi ise bayağı iyi gelmişti. Araba durdu. Ağzımda sigara olmasına rağmen ellerim cebimde indim arabadan. Bir sigara daha isteyip yaktım.

Bir manga silah çatmış asker gördüm. Demek beni bekliyorlardı. Karşılarında bir kazık var. Bir de kenarda bir piyade bölüğü. Şimdiye kadar görmediğim tedbir alınmıştı benim için. Ne gereği varsa... Bir sigara daha istedim. Sigaramı içerken Savcı Yardımcısı Reşid Bey idam fermanını okumak isteyince sözünü kestim: "İstemez... İstemez... Okumayınız! Ben idamımın sebebini biliyorum, hacet yok. Fakat şunu söyleyeyim ki, memleketimi felaketten kurtarmaya çalıştım. Memleketi mahvedenlerin yakın zamanda benim akıbetime uğrayacaklarını görürsünüz!.." Bir vasiyetimin, aileme tebliğ edilecek bir sözüm olup olmadığım sordular. "Param malım yok ki sana söyleyecek lafım olsun. Çoluk çocuğuma Cemiyet ve arkadaşlarım bakar. Benim bir tek ailem vardı: İttihat ve Terakki! Ki benim ailemi ne aç bırakır, ne çıplak!"

Müftü de dinî telkine başlamıştı ki ona da izin vermedim: "Zahmet etme Hocam, ben Allah'a karşı görevimi yaptım, sana lüzum yok!" Cebimdeki altın saatle parmağımdaki yüzüğü çıkardım ve eşime vermelerini istedim. İttihat ve Terrakki'ye dua ettim. "Askerleri benim yüzümden bekletmek, işgal etme doğru değildir" diyerek kazığa doğru ilerledim. Arkamı dayadım. Yüzümü müfrezeye çevirdim. Ellerimi ve gözlerimi bağlatmak istemiyordum. "Söz veriyorum, bulunduğum noktadan kımıldamam, ölüme gözlerim açık olarak gitmek isterim!" dedim. Kabul etmediler. Ellerimi ve gözlerimi bağlamak üzereyken, kurşuna dizecek müfrezenin subayına, "Subay Efendi, görevini iyi yap ve yaptır! Hükümetin emrini unutma! Kalbime nişan alın. Yoksa bu kalp kolay kolay durmaz. Başka söyleyecek bir şey kalmadı" dedim. "Yaşasın İttihat ve Terakki" diye bağırdım. Sonra keskin bir düdük sesi ve hemen ardından patlayan on dört tüfek... Zor nefes alıyordum... Yanı başımda bir sürü fısıldaşma... Sonra, sonrası karanlık...

Soner Yalçın, ‘’Teşlilatın İki Silahşörü’’,  Doğan Kitap, 2007

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz