• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam145
Toplam Ziyaret630488

Akıl için son tavır saçlarını yolmak var.

Akıl için son tavır saçlarını yolmak var.

15 Haziran 2016

Sovyetler’in yıkılması çok şeyi bitirdi. Çift kutuplu dünya ile beraber çok şey de yitip gitti... Tek kutuplu dünyaya geçtik… Tek kutuplu dünya ile birlikte siyasetin ideolojik içeriği sıfırlandı... Kapitalizm rakipsiz kaldı… Küreselleşme icad edildi…

İnsanlar özgürleşiyor derken, tıpkı Roma döneminde olduğu gibi (Die festung Europa) duvarlar yükseldi. Yine Roma döneminde olduğu gibi Avrupa dışındaki herkes barbarlar (Barbaren) olarak algılandı.

Avrupa solu, Avrupa siyaseti, Avrupa edebiyatı bocaladı.. Schröder’ler, Blair’ler, adları sol da olsa iktidarları boyunca hep neo liberal politikalar uyguladılar. Almanya’dan bir daha Heinrich Böll, Günter Grass, Thomas Mann, Fransa’dan bir daha Albert Camus, Jean Paul Sartre, Samuel Beckett çıkmadı, çıkamadı...

Küreselleşmenin dayatmasına insanlık etnik-dini bir yeniden ‘’kavimleşmeyle’’, ‘’ümmetleşmeyle’’, ‘’ırkçılık’’ ve ‘’popülizmle’’ yanıt verdi. Sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizmi aldı. Sanayi kapitalizminin yapısı çöktü. İşçi sınıfı kalmadı. Sendikacılık tükendi. Bunlar geleneksel siyasetin hep içeriğini dolduran kavramlardı. Gerek Avrupa’da ve gerekse de Türkiye’de bu değişimi anlayamayan, algılayamayan ve bu değişime göre politika belirleyemeyen ve çözüm getiremeyen sol ve sosyal demokrat içerikli partiler bocaladılar, sürekli oy kaybettiler.

İnternet teknolojisi ise bütün bu oluşumların üzerine tuz biber ekerek siyasette ‘’reality’’ ortamına prim veren iklimi yarattı. Küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu yeni bir iklim doğdu. Bu şekilde bir ‘’meşhuriyet’’ çağı başladı.

İşte TV’lerde, boyalı basında gördüğünüz vıcık vıcık seviye, kişiliksizlik ve küstahlık bu iklimin ürünü! Bu sadece Türkiye’de değil tüm dünyada böyle… Avrupa’dan ABD’ye, Rusya’dan Arap dünyasına kadar bu böyle…

Ülkemizde 20. yüzyılın ikinci yarısına damga vurmuşlardı… Bizim neslin çocukluğu ve gençliği bu isimlerle geçmişti… Ama bir bir gittiler; Türkeş, Özal, Ecevit, Erbakan, Demirel… Tıpkı; Barış Manço, Cem Karaca, Zeki Müren, Yaşar Kemal gibi...

Dünya görüşlerini beğenir beğenmezsiniz, siyasetlerini hazzeder etmezsiniz… Ancak nezaketlerini, niteliklerini, asaletlerini, kalitelerini yadsıyamazsınız… Hele hele şimdikilerle mukayese ettiğinizde göklere çıkarırsınız kendilerini…

Hataları yok muydu? Elbet vardı... Hatta bugünkü musibetlerin sebebi de sayabilirsiniz... Ama Cumhuriyet ve Anadolu çocuklarıydılar... Ama etnik bir grubun veya mezhebin değil ‘’Böyük Türkiye’’nin sevdalılarıydılar... Ama beyefendiydiler... Ama adam gibi adamdılar... Ama devlet adamıydılar... Hukuka saygılı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına bağlıydılar.

Nereden geldiklerini, geldikleri yeri kime borçlu olduklarını biliyorlardı. Şu söz Demirel’e aitti (vefatından bir sene önce söylemişti) “Büyük Gazi Mustafa Kemal’i rahmetle, şükranla anıyorum, onu her gün ansak azdır, her şeyi ona borçluyuz. Gazi M. Kemal’i unuttuğumuz zaman her şeyi kaybederiz, o bizim her şeyimizdir. Şükran, minnet borcumuz var, ödemeye devam edeceğiz. 50 yıl bu borcun peşinden gittik...”

Cumhuriyeti parantez gören yalakalarla mukayeseleri bile yapılamaz…

Genç arkadaşlarım hatırlarlar mıydı bilmiyorum. Çağını yaşamamışlardır ama belki okuyarak tanımışlardır diye düşünüyorum. Bizim zamanımızda din âlimleri vardı; Hilmi Ziya Ülken gibi, Abdülbaki Gölpınarlı gibi, Cemil Meriç gibi… Benim yaşamadığım ama okuduğum âlimler vardı Elmalı Muhammed Hamdi Yazır gibi, Mehmet Âkif gibi, Fuat Köprülü gibi… Hep anlatırdım ya bu iyi insanlar iyi atlarına binip gittiler diye…

Yaşar Kemal’in ‘’Yusufçuk Yusuf’’ adlı romanının giriş cümlesiydi: ‘’O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler.'' Bilenler bilir bu sözün bir de devamı da vardı! Hikâyeyi biliyorsunuzdur diye anlatmayacağım. Ancak Bu söz Necip Fazıl’ın 1973 tarihli ‘’Boş ufuklar’’ şiirinde de yer alırdı;

‘’Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti
İyi insanlar iyi atlara binip gitti.’’

Onlar gidince de işte meydan bu medyatik soytarılara kaldı… Yazımın başında bahsettiğim gelişmelerin, İnternet teknolojisinin,  küstahlığın, vasatlığın, kabalığın ve teşhirciliğin geçer akçe olduğu ‘’reality’’ ikliminin ve meşhuriyet çağının; zaten sanatın, edebiyatın, felsefenin ve kültürün tu kaka edildiği, eğitimin ihmal edildiği ülkemizde olumsuz etkileri ve tahribatı çok daha büyük oldu. Böylelikle ülke; vasatlığın küstahlığa, sanatın vıcıklığa, siyasetin tüccarlığa, dinin yobazlığa, milletin ümmete, hukukun gukuka, Hakkın batıla, gücün despotizme, eğitimin ortaçağa, basının yandaşlığa, âlimliğin dalkavukluğa, derinliğin sığlığa, devletin aşirete, zarafetin ve efendiliğin kabalığa, niteliğin niteliksizliğe dönüşerek harman olup bir bataklık gibi fokurdadığı bir çukur haline getirildi...

Görüyorsunuz TV’deki hallerini; namaz kılmayanlara ancak kendine uygun olan sıfatı yakıştıran sözde din âlimini, kızınca teravih namazı rekâtını artıracak yetkiyi kendinde gören soytarıları, canilerle beraber fotoğraf çektirmeyi maharet sanan’’meşhuriyet’’ meraklılarını… Buna benzer sayısız örnekler var o ekranlarda…

Bir ‘’reality’’ uğruna ya Rab ne değerler çiğneniyor…

Zaten boşuna söylememişti İranlı Müslüman sosyolog, düşünür ve yazar Ali Şeriati. Şeriati bir yazısında şöyle yazıyordu:

‘’Sîretsiz sûretlerin vaaz kürsülerini işgal ettiği bir suratsız adamlar zamanındayız. Sîretsizler, sûret-i haktan görünerek suratsızlıklarını gizliyor. Ne utanmaz yüzler gizliyor o meş’um perde.’’

(Genç arkadaşlarıma küçük bir sözlük: Sûret: Dış güzellik, geçici olan, yüzeysellik, zahirî olan, okyanusun maviliği… Sîret: Gönül güzelliği, kalıcı olan, derinlik, bâtıni olan, okyanusun derinliği…)

Giden iyi insanların, adam gibi adamların hepsine Allah rahmet eylesin…

Son yılların özeti, vardığımız seviye, içine düştüğümüz çukur insanın aklını kaçırtacak, saçlarını yolduracak cinstendir. Yaşadığımız bu günler bana yine Necip Fazıl’ı anımsatır. Şairin ‘’Çöle İnen Nur’’ isimli kitabında (Servet Kitabevi, 2013) geçerdi:

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var…
Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var...”

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz