• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam132
Toplam Ziyaret736477

Celâlâbâd’da geçen zemheri ayları

Celâlâbâd’da geçen zemheri ayları           

Kaç gündür kar yağıyordu Celâlâbâd’da… Tane tane... Usul usul... Her yer nasıl bir beyazdı... Kar taneleri nasıl bir indi gökyüzünden yeryüzüne... Kim bilir kar taneleri içlerinden hangi müziğin ritmine uydular da yeryüzüne düşerken o muhteşem dansı yaptılar... İçimden bildiğim bütün müzik ritimlerini geçirdim... Hayır, hayır, hayır… Bu hiç duyulmamış, hiç tanınmamış bir başka harikulade bir müziğin ritmi olmalıydı...

Cenap Şahabettin’ın Elhan-ı Şita isimli şiirini anımsadım… Elhan-ı Şita kış ezgileri, kış musikisi demekti… 

‘’Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş, (lerze: titreyiş)
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar (gaip eyleyen: kaybeden)
Gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar.. (eyyâm-ı nevbahar; ilkbahar günleri) ‘’

Şiirin bir başka yerinde de şöyle derdi Cenap Şehabettin;

‘’Kapladı bir derin sükûta yeri 
Karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar. (Ki sessizce ara sıra ağlar)’’

Kelimeler, kelimeler, kelimeler... İçimden kelimeler de uçuştu şiirdeki gibi sessizce ara sıra ağlayan kar tanelerini seyrederken... Yan yana getiremediğim, yan yana getirip içimden geçenleri anlatamadığım, içimden bir nehir gibi şırıl şırıl akan kelimeler, sözcükler... Bir çağlayandan çağıl çağıl akan bir su gibi içimden akıp akıp giden kelimeler...  Kelimeler, kelimeler, kelimeler... Kar taneleri gibi içimde hiç bilmediğim bir müziğin ritmi ile dans ede ede yağan, akan, geçen, giden kelimeler…

Gün boyu yağan kardan sonra gökyüzü bir ufuktan öbür ufka lekesiz, tertemiz, pırıl pırıldı... Gökyüzünü daha önce hiç bu kadar berrak, hiç bu kadar lekesiz ve hiç bu kadar aydınlık görmemiştim… Gökyüzünü daha önce hiç bu kadar kendime yakın hissetmemiştim…

Gökyüzünde yıldızlar soğuktan tir tir titriyorlardı... Işıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş dağları kıpırdamadan bir heykel gibi o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile duruyordu... Kutsal kitaplarda bahsedilen Cennet herhalde böyle bir yer olmalıydı...

Dante’nin şöyle bir sözü vardı; ‘’Üç şey cennetten kalmıştır: yıldızlar, çiçekler ve çocuklar.’’ Herhalde bu yıldızlar Dante’nin bahsettiği cennetten kalan o yıldızlardı…

İçimden hâlâ kelimeler geçiyordu... Tane tane geçiyordu... Bir nehir gibi şırıl şırıl akıp geçiyordu... Bir çağlayandan akan su gibi çağıl çağıl akıp geçiyordu... Bir sonbaharda dökülen yapraklar gibi usul susul, salına salına düşüp geçiyordu... Bir ilkbahar yağmuru gibi, sağnak sağnak yağıp geçiyordu... Kelimeler, kelimeler, kelimeler... İçimden bir sonsuzluğa doğru usul usul, sessiz sesiz, yayaş yavaş akıp giden kelimeler... Ufkumun, âfakımın, dünyamın sınırları olan kelimeler…

Ufkumuzu, âfakımızı, dünyamızı sınırlandıranın kelimeler olduğunu bana; dili kullanmanın, dili anlamanın, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan doku olduğunu ifade eden Alman filozof Wittgenstein öğretmişti…

17. yüzyılın sonu ve 18. yüzyılın başında yaşamış ve Berlin Üniversitesi kurucularından (Humboldt Universität zu Berlin) olan Alman düşünür Wilhelm von Humboldt"un 17 cilt tutan ''Gesammelte Schriften'' (Toplu Yazılar) isimli kitabını anımsadım…

Bu kitap dil konusunda temel bir eserdi. Humboldt özet olarak der ki; ‘’İnsanı insan yapan dildir. Dil olmasaydı insan olmazdı. Dil düşünceyi yaratır. Düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir. Dilini oluşturan, yükselten bir toplum gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Dilin içinde bulunan yaratıcı yaşam ilkesi ve insanda bulunan ruh gücü dille birlikte düşünceyi de geliştirir.   Gelişmiş bir kültür, ancak gelişmiş bir dille kazanılabilir.

Dili insanın ruhu meydana getirmiştir. Dile gelen insan ruhudur. İnsanın konuşurken (ve de yazarken ) kullandığı kelimeler ve konuşurken ses tonu ve vurgulamaları o insanın ruhuna ayna tutar. Dil konuşanın içini gösterir. Bir ulusun ruhu da dilinde kendini açığa vurur. Dil aynı zamanda ulusun ruhunun dış görünüşüdür; ulusun dili ruhudur, ruhu da dili. Bir ulusun dilinin, sözcüklerinin açık ve anlaşılır oluşu düşünce yaratmalarına götürür. Dil tamamlanmamış bir şeydir, sürekli gelişir…’’

'’Sözcük; varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır.’' diyor Humboldt eserinde... Martin Heidegger de ‘’Dil varlığın evidir’’ demez miydi...

Mitolojik görüşe göre de her nesnenin özü adlarda saklıymış... Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanırmış... İsimlerin, kelimelerin, sözcüklerin bizim hayal ettiğimizden daha derin sırları varmış... Mitolojide geçerdi sanırım; ‘‘sözün gücü Tanrı'nın gücüne yakındır.’’

Yine mitolojide bir başka söz: ‘’İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi, değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’ Bir Japon atasözü geldi aklıma bu noktada: ‘‘Kelimeler doğanın titreşimidir. Güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa, yaratır.’’

Yine içimden geçen kelimelere takıldım… Ezelden ebede, bir sonsuzluğa doğru içimden bir yağmur gibi sağnak sağnak, bir çağlayan gibi şırıl şırıl, kayan bir yıldız gibi ışıl ışıl, pırıl pırıl akııııııııp giden kelimeler… Ruhumu yansıtan, içimi gösteren, benliğimi yaratan kelimeler… Kendilerini yan yana getirerek içimden geçenleri anlatacak cümleleri kuramadığım kelimeler… Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Kelimelerim içimden kar tanecikleri gibi düşerken yine Şehriyar’ı anımsadım… O’nun sözleri geldi aklıma arda arda, ardı sıra;

‘‘Sorun; bu dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini tanımlamaya yetmeyecek kadar az kelimeye sahip olmamızdır. Ve Dünyada en büyük trajedi, insanoğlunun uyanamadan ölecek olmasıdır.’’

‘’Gözü açık rüyanızda, sustuğunuz ve derindeki kendinizi dinlediğiniz zaman, düşünceleriniz kar tanecikleri gibi düşer ve telaşla kanat çırpar ve boşluğunuzun bütün seslerini beyaz sessizlikle örter.’’

Cenap Şehabettin’in Elhan-ı Şita’sını anımsıyorum yine;

‘’Başladı parça parça pervâze (pervâze; altın kırıntıları) 
Karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar!’’

Şehriyar’ın söylediği gibi içimdeki kelimelerim ve düşüncelerim dışımdaki kar tanecikleri gibi düşmekte ve telaşla kanat çırpmakta ve içimdeki boşluğumun bütün seslerini beyaz sessizlikle örtmekteydi…

Bir yerde Şehriyar şöyle bir örnek vermişti: ‘’Yiyeceklerimiz ve midemiz için çok hassas ve seçici davranıyoruz. Yiyeceğimiz domatesi manavdan özene bezene seçiyoruz, yiyeceğimiz elmayı, armudu seçe seçe alıyoruz. Ancak aynı özeni zihnimizden geçirdiğimiz kelimelere ve düşüncelere göstermiyoruz. Kötü, kokmuş ve çürümüş bir meyveyi yediğimizde nasıl bir sonuçla karşılaşıyorsak, aynı sıfatlı bir kelimeyi veya düşünceyi zihnimizden geçirdiğimizde de benzer bir sonuçla karşılaşırız.’’

Bir keresinde de şöyle bir söz söylemişti Şehriyar: ‘’İnsan beyni taşları sürekli dönen bir değirmen gibidir. Arasına öğütülecek bir şey konmadı mı, kendi kendisini öğütür.’’

Şehriyar, Mevlânâ’nın şu sözünü de sık sık tekrar ederdi: ‘’Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek, şereflenecek odur.’’ Mevlânâ’nın ve Şems’in burada ne kadar çok tanındığını ve sevildiğini hiç bilmezdim… Hemen herkes tanırdı Mevlânâ ve Şems’i buralarda… Hemen herkes severdi Mevlânâ ve Şems’i buralarda…

Günlerdir kar yağmıştı Celâlâbâd’a… Misafirhane penceresinden her yer uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlık içinde görünüyordu... Hele o uzaklardaki Hindukuş dağlarının görkemi o bembeyazlığı anlatılamaz haldeydi… Hindukuş dağları, yeryüzü, gökyüzü, bulutlar ve karlar öyle mükemmel bir harmoni oluşturmuştu ki, eriyordum bir kar gibi bu manzara karşısında, onlara karışıyordum, yok oluyordum...

Bir kar gibi eridiğimi, su olup, dere olup, coşup çağlayıp, nehir olup denizlere aktığımı gün be gün içimin taaa derinliklerinde hissediyordum... Yine o an Kuantum teorisinin gözlemci ile gözlemlenenin ayrılmazlığından ve birliğinden söz eden ana fikrini hatırlıyordum... Kar tane tane, lapa lapa, usul usul, sessiz sessiz yağıyordu Celâlâbâd’da…

Marcel Proust'un bir deyişini anımsıyorum; "Versuche stets, ein Stückchen Himmel über deinem Leben freizuhalten." (Hayatının üzerinde daima bir parça gökyüzü bulundur.) Ne bir parçası, burada hayatımın üzerinde tamamen bir gökyüzü bulunuyordu.

Almanya'da Königsberg Sarayında bronz anıtında yazılı ‘’Kritik der praktischen Vernunft’’ (Pratik Aklın Eleştirisi) isimli kitabından alınmış Kant'ın şu sözleri aklıma geliyor; ‘’Zwei Dinge erfüllen das Gemüt mit immer neuer und zunehmender Bewunderung und Ehrfurcht, je öfter und anhaltender sich das Nachdenken damit beschäftigt: Der bestirnte Himmel über mir und das moralische Gesetz in mir.“  (Üzerinde düşündükçe iki şey ruhumu daima yeni ve giderek artan bir hayranlık ve saygı ile dolduruyor: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.)

Benim de öyle, burada, iki şey ruhumu daima yeni ve giderek artan bir hayranlık ve saygı ile dolduruyordu: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası. Bu sonsuz, soğuk ve pırıl pırıl gökyüzü altında anlatılması bir imkânsız, tarifi bir mümkünsüz huzur buluyordum... Kendimle ve çevremle hep barışıktım, hep huzurluydum ama hiç bu kadar huzur bulduğumu hatırlamıyordum… Sanırım buralara ikinci kez gelişim de bunun için, bu huzur içindi…

Yine misafirhanedeydim…  Hava açıktı, Ay hilal şeklindeydi, gecenin bir ilerlemiş saati idi… Yıldızlar pırıl pırıl parlıyor, sanki soğuktan üşümüşçesine titriyorlardı… Hafif ay ışığına rağmen karlar altında Hindukuş dağlarına kadar sonsuz ve boyutsuz bir beyazlık vardı… Her yer gündüzmüşçesine ışıl ışıldı, pırıl pırıldı... Burada ben yalnızdım, yapayalnızdım… Yalnız kalanlar bilir; yalnızlıkta cennet ve cehennem bir aradadır. Bu muazzam yalnızlığımda bana hep beynimde hep takılmış bir plak gibi dönen Şehriyar’ın sözleri eşlik ederdi.

Şehriyar Halil Cibran’ın şu sözünü söylemişti bir konuşmasında; ‘’Ben senin gibiyim ey Gece, sessiz ve derin ve yalnızlığımın ortasında bir beşikte bir Tanrıça yatar ve cennette doğan yalnızlığımda cehenneme dokunur.’’ Her zaman bu gece gibi sessiz ve bu gece gibi derindim ben… Ancak buradaki bu yalnızlığımı cehenneme değil de cennete dönüştürmüştüm ben…

Şehriyar, yalnız gördüğünde beni Schopenhauer’in bir sözünü söylemişti bana; ''Kalbin gerçek, derin barışı ve tüm ruhun huzuru sadece yalnızlıkta bulunur. Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir.’’

Gerçekten de düşüncem ve hayal gücüm burada benim en büyük eğlencemdi… Gerçekten de düşüncem ve hayal gücüm burada benim en büyük arkadaşımdı… Gerçekten de düşüncem ve hayal gücüm burada benim en büyük sırdaşımdı…

Aslında yalnız değildim ben…Zaten Georges Moustaki’nin ‘ma solitude’ şarkısında söylediği gibi; ‘‘Hiçbir zaman yalnız kalmam ben yalnızlığımla beraberken’’ Şarkının dizelerindeki gibi ben yalnızlığımla beraberken hiçbir zaman yalnız kalmadım buralarda…

Bu yağan kar altında, bu yalnızlığımda yine Şehriyar’ın yıllar önce anlattıkları geldi aklıma… Bir konuşmasında Şehriyar klasik Alman filozoflarının sonuncusu olan Ludwig Feuerbach’ı anlatmıştı bana… Şehriyar’ın bana aktardığı Feuerbach’ın şu iki sözü kalmıştı aklımda; ''Sevgi Tanrı’nın kendisidir ve sevgi dışında Tanrı yoktur. Sevgi insanı Tanrı, Tanrı’yı insan yapar. Sevgi zayıfı güçlendirir, güçlüyü zayıflatır, yüksektekini indirir ve alçaktakini yükseltir, maddeyi iyileştirir, tini maddeleştirir. Sevgi; Tanrı ile insanın, tinle doğanın hakiki birliğidir.'' Feuerbach’ın bu sözü bana Hallac-ı Mansur’u, Cüneyd-i Bağdadî’yi, Muhyiddin İbn-i Arabî’yi, Yunus’u, Mevlânâ’yı, Kuantumu anımsatmıştı…

Feuerbach’ın diğer sözünü ise daha bir vurgulayarak anlatmıştı bana Şehriyar; "Ahlakın temeli ne zaman dine dayandırılsa, adalet ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hale getirilse, en ahlaksız, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir."

Şehriyar; ‘’ahlak dine bağlı değildir’’ derdi. ‘’Ahlak başkasının hakkıdır.’’ derdi…

Immanuel Kant’ın şu sözünü de hep tekrarlardı Şehriyar; ‘’Yeryüzünde hiçbir şey başkasının hakkından daha kutsal değildir.’’

Sonra hüzünle anlatmıştı bana Şehriyar Afganistan’ın nasıl dağılıp yok olduğunu;  ‘’Ülkemde din adına, dindar nesil yetiştirme adına bilime sırtlarını döndüler, bütün okulları inanç eğitiminin yapıldığı medreselere dönüştürdüler, din adına nikâh yapıyoruz diyerek 11 yaşındaki kız çocuklarının ırzına geçtiler, hakkı, hukuku, adaleti ilahi otoriteye bağladılar ve sonuç olarak da işte bu gördüğün burkalar ve işgal askerleri ortaya çıktı.’’

İS 161- 180 yıllarında yaşamış olan Roma imparatoru Marcus Aurelius’u hatırladım…

Filozoftur kendisi, sürekli yazmıştır… ‘‘Kendime Düşünceler’’ isimli kitabında şöyle derdi Marcus Aurelius;  "Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."

Celâlâbâd’ın bu zemheri aylarında, uçsuz, bucaksız ve boyutsuz bu beyazlığın ve sonsuzluğun ve soğuğun ortasında ben de aynen öyle yaptım; apaçık gökyüzünde durmadan dönüp duran ve ışıl ışıl parlayan yıldızları, sanki ben de onların arasında geziniyormuşum gibi hayranlıkla seyrettim ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşünerek ve hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izledim…

Günlerce yağan karlardan sonra hava açılmış, gökyüzündeki yıldızlar pırıl pırıl gözüküyor, ancak soğuktan tir tir titriyorlardı... Işıl ışıl parlayan yıldız ışıkları ve uçsuz, bucaksız ve sonsuz bir beyazlığın altında uzaklarda Hindukuş dağları kıpırdamadan o büyük heybeti, görkemi, ihtişamı ve azameti ile sessiz ve sakin bir heykel gibi duruyordu... 

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz