• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam303
Toplam Ziyaret739174

Celâlâbâd’da çığlık çığlığa, bağıra bağıra bir sonbahar daha geçti

Celâlâbâd’da çığlık çığlığa, bağıra bağıra bir sonbahar daha geçti...

07 Ekim 2018

Eskiiiiiiii bir yazım...

***

Bir askerî birliğin geçit töreni gibi, bir suyun nehirden akıp gidişi gibi, bir trenin katar katar geçişi gibi, bir ömrün hayattan geçip gidişi gibi Celâlâbâd’da bir sonbahar daha geçti gözlerimin önünden...

Bir sabunun kayıp gidişi gibi ellerimden, bir kartopunun yuvarlanıp çığ halinde yuvarlanışı gibi bir dağın yamaçlarından, bir suyun deli deli akışı gibi nehirlerden, bir güz daha kayıp geçip gitti dizlerimin dibinden...

Bir sonbahar daha geçti Celâlâbâd’da rengârenk... Bir güz daha geçti Celâlâbâd’da pastel pastel, renk renk...

Kış kapıyı usul usul, çekingen çekingen, mahçup mahçup çaldı… Celâlâbâd’ın tam da üzerinde kuzeyden sanki ona kol kanat germişçesine, o muhteşem azameti, o büyük görkemi ve heybeti ile duran Hindukuş Dağlarının zirvesindeki karlar her gün azar azar, yavaş yavaş aşağılara indi… Sonra da daha yüksek tepelere karlar nazlı nazlı yağdı, beyaz beyaz yağdı, ince ince yağdı...

Günün ilk ışıkları ile kızıllaşan, tarifi bir mümkünsüz renklere bürünen yaprakları, bir sevgilinin saçlarını okşarcasına dallarda okşadı usul usul, ılgıt ılgıt esen seher yelleri... Sabah ayazları buralarda cennetten gelen bir rüzgâr gibi serin serin vurdu yüzüne insanın…

Dalların arasından yaprakların sonsuz bir huzur veren sesi geldi hışır hışır... Dalların arasından soluk soluk baktı güz güneşi, dallarla, yapraklarla bir, haşır haşır yaprak sesleri arasında...

Benim için altından daha kıymetli altın sarısı yapraklar iplik iplik dokunmuş nadide bir halı gibi serildi yerlere… Sanki bu yapraklar yerlere değil de kollarıma düşmüş gibiydi, sanki bu yapraklar Şükûfe Nihal’in şiirinde olduğu gibi ruhumla öpüşmüş gibiydi…

Hızını artırdığında, uğultuları geldi rüzgârın kayaların arasından, tepelerin üstünden, vadilerin arasından, bayırların yüzünden, yamaçların kıyısından... O beyaz bulutlar çekip çekip gitti evlerine, yerine, Hindukuş dağlarının üzerinden koyu koyu, kara kara, gri gri, pare pare, kül rengi bulutlar geldi...

Yavaş yavaş pastel bir renk aldı uzaklar, sararan yapraklar, kuruyan otlar, vadiler yamaçlar, dağlar, tepeler, bayırlar, düzler… Sarı, kahverengi, kırmızı soluk renkleriyle ağaçlar yarı çıplak kalan dalları ile göklere baktı ellerini kaldırmış Tanrı'ya dua eden bir insanmışçasına…

Börtü böcek yaz konserlerini kesti, kuşların cıvıltıları sustu, yaz otları da sararıp soldu, bir ürkek, bir mahzun, bir hazin sessizliğe büründü doğa... Bir annenin çocuğunun üstünü usul usul örtercesine, geceler üstünü örttü ovaların, vadilerin, yamaçların, tepelerin, dağların...

Daha erken oldu akşamlar... Her gün daha bir çığlık çığlığa, daha bir bağıra bağıra battı güneş dağların ardından... Alev alev yandı dağlar güneş batarken, korsuz, külsüz, dumansız... Perde perde indi karanlıklar… Usul usul bastı geceler...

Her akşam gün yavaş yavaş bitip, Güneş dağların ardından alev alev çekilip, usul usul batarken, Necip Fazıl’ın ‘’Akşam’’ isimli şiiri gelirdi aklıma;

‘’Güneş çekildi demin,
Doğdu bir renk akşamı.
Bu, bütün günlerimin,
İçime denk akşamı.’’

Aslında Celâlâbad’da her akşam bana, garip bir renk akşamıydı… Aslında Celâlâbad’da her akşam bana, bütün günlerimin içime denk akşamıydı…

Her akşam bana asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in o çok sevdiğim dizlerini aklıma getirirdi… Şöyleydi dizeleri A. Kadir’in;

‘’Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,
rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.’’

Öyleydi; beni burada bir dağ başında yapayalnız koymuşlardı, rüzgârlara, kuşlara, bulutlara yakın, hayatta en çok sevdiğim eşimden ayrı, özlemi buram buran burnumda tüten kızlarımdan uzak…

Ve burada, bu rakımda, bu dağlarda yaşamak bu muazzam özleme rağmen sonsuz bir huzur veriyordu bana... Zaten sürekli der durudu Şehriyar: ''Dağlar bir kez seni çekip aldı mı, bir daha hiç uzaklaşamazsın oradan.''

Hindukuş Dağlarından koşa koşa geldi kara kara bulutlar... Bulutlar kümelendiğinde bir aslan gibi kükredi, gürledi gökyüzü... Şimşekler ve yıldırımlar gecenin en koyu anını bir anda gümüşten bir güneşin aydınlığına kavuşturdu...

Gece bu gümüşten ışık altında, bir insanın aynada birdenbire kendisini görmesi gibi, uyuyan, durgun sularda kendi suretini görmesi gibi, uzayan bir çölde bir serap gibi uzaklarda, dağlarda, vadilerde, yamaçlarda, tepelerde kendi aksimi gördüm ışıl ışıl....

Oralarda nurdan bir dağ gibi, tepe gibi, yamaç gibi, vadi gibi, ağaç gibi ruhumu seyrettim pırıl pırıl... Her bir şimşekte, her bir yıldırımda, o anlık gümüşten ışımalarda, etrafımdaki dağların, tepelerin, vadilerin, yamaçların, sırtların siluetinde yarım asırlık ömrümün her bir anının, her bir kişisinin suretini gördüm hâyâl meyal... O bir anlık zamanda bir yarım asırlık ömrümü usul usul, yavaş yavaş, tane tane, adım adım yeniden yaşadım... Sanırım, dünya değiştirdim de cennetteyim...

Önce usul usul, usulcacık yağdı yağmur… Yavaş yavaş, nazlı nazlı esti rüzgâr… Rüzgârlar bana taa uzaklardan kuru ot kokusunu getirdiler… Usul usul yağan bu yağmur ve kuru ot kokuları annemi ve Ataol Behramoğlu’nun bir şiirini anımsattı bana:

''Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum, gözleri nasıldı bakarken.
Kuru ot kokusu getirsin rüzgâr
Yağmur usulcacık yağarken. ..''

Öylesine düşlerim ki anneciğimi; usul usul yağan bütün yağmurlar, ılgıt ılgıt esen bütün rüzgârlar, bütün çiçekler, Gülhatmi çiçekleri, bütün kokular, bütün kuşlar, bütün böcekler ve özellikle bütün acılar ve bütün hüzünler hep, ama hep annemi hatırlatır bana…

Toprağa hasret bulut kuruyan çatlayan toprakların özlemini giderdi sonra... Sanki yeryüzünün bütün trompetleri birden bire çalıyormuşçasına şantiye binasının çatısına vurdu, pançomum üzerine düştü, yüzüme çarptı yağmur damlaları tıpır tıpır...

Baharda buradan başlardı Hind muson yağmurları ama sonbaharda da Hindukuş dağlarından gelen rüzgârların etkisiyle muson yağmuruymuşçasına yağardı bu yağmurlar… Yağmurla beraber yapraklar, palamutlar yerlere düştü, ıslakta, çamurda, çukur yerlerde su birikintilerinde toprakla suya karıştı yağmur damlaları ile yapraklar...

Mevsim sonbahar, ama güz yağmurlarından olacak, yerde zaman zaman yeni filizlenen otlara basmadan, onları ezmeden arazide yürümeye çalışırım… Çünkü evrensel etki ve tepki akıntılarının içerisinde yaşadığımıza inanırım… Bir Çin atasözünü hatırlarım: ''Bir ot parçasını koparırsanız, evreni sarsarsınız.''

Sonbahar yağmurları ile oluşan sular aktı derelerden... Önce usul usul, nazlı nazlı aktı sular... Sonra coşkun coşkun aktı sular... Daha sonra deli deli aktı sular… Vadilerin yamaçlarına, çatakların girintilerine, derelerin taşlarına, dere kıyılarının kayalarına kafasını vura vura aktı sular... Dağın yamaçlarına yaslana yaslana aktı sular… Bulutların arasından sarkan Mehtabın ışıkları altında gümüşten bir nehirmiş gibi, kıvrım kıvrım, büklüm büklüm, döne dolana aktı sular... Şırıl şırıl aktı yatağında, pırıl pırıl parladı ay ışığında sular... Hiç uyumadı sabaha kadar, sabaha kadar aktı sular...

Bense, bilincim sustu, suyu dinledim, geceyi dinledim, evreni dinledim, kendimi dinledim o zamanlar sabahlara kadar... Ve her gece güz rüzgârlarının ürpertici sesi geldi sabahlara kadar. Toprak rengi, kahverengi, bulanık bulanık akan bütün bu sular İndus Nehri’nin kollarını oluştururlar.

Abdera’lı Democritus’u anımsadım… Taaa o zamanlar, en küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Democritus’un şu sözlerini hatırladım:

‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’

Sadece evrenin değil, burada dünyanın bu parçası da benim evimdi… Sadece evrenin değil, burada dünyanın bu parçası da ruhumun eviydi… Dünyada ve evrende her yer benim ruhumun eviydi… Döne dolana yine aynı noktaya geldim ve ''gözlemlenenle gözlemleyenin birliğinden, bütünlüğünden'' bahseden Kuantum teorisinin ana fikrine saplanıp kaldım...

Sonra sonra buralardaki tek arkadaşım, anam, babam, abim, kardeşim ve her şeyim Şehriyar’ı anımsadım. Zaten her Celâlâbâd’ı anımsayışımda Şehriyar’ı hatırlarım. Bir keresinde tane tane, usul usul, ağır ağır üzerine basa basa şunu söylemişti bana:

‘’Siz nedensiz mutluluğun olamayacağını düşünürsünüz. Bana göre mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmak çaresizliğin son kertesidir. Sizin bu mutluluk arayışınız, kendinizi mutsuz ve çaresiz hissetmenizin asıl nedenidir. Dünyadan hiçbir şey talep etmediğiniz, hiçbir şey aramadığınız, hiçbir şey beklemediğiniz zaman en yüce hal size gelecektir, davet edilmeden, beklenmeden. Arzusuz olmak en yüce mutluluktur.’’

Bütün bu zaman boyunca, gün yirmidört saat, yedi gün, hiç aralık vermeksizin sürekli zihnimden sözcükler, kelimeler uçuştu, dallarından kopup nazlı nazlı yerlere düşen saramış, kızarmış yapraklar misali... Ve zihnimden salına salına düşen bu sözcükler bir kağıda değil de tüm bu evrene uçuştu gitti salına salına...

Bu yörenin en yeşil bölgesi olan Celâlâbâd’da yeşillikten hiç eser kalmadı artık. Celâlâbâd; sarı, sapsarı, kahverengi, pastel bir renge büründü… Celâlâbâd’da çığlık çığlığa, bağıra bağıra, haykıra haykıra bir sonbahar daha geçti...

Ve iyi ki Şehriyar’ı tanıdım, iyi ki buralara gelmişim, iyi ki buralardaydım, iyi ki bu anı ve anları yaşadım ve yaşıyorum diye, sarı, kahverengi, turuncu, kızıl, tarifi bir imkânsız solgun rengiyle tüm dallarını göklere kaldırarak dua eden ağaçlar gibi Tanrı'ya şükrettim.

 Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz