• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam584
Toplam Ziyaret734752

Ey Ömrü Ellilere Varan, Uyuyor mu idin? Uyan!

Ey ömrü ellilere varan! Uyuyor mu idin ki uyan!

Cahit Sıtkı Tarancı’nın güzel bir şiiriydi ‘‘Otuz Beş Yaş Şiiri ’’
Şiir şöyle başlar:

‘’Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.’’

Burada geçen "Dante gibi ortasındayız ömrün" dizesinde yer alan ‘’Dante’’ ismi için Cahit Sıtkı; Hristiyanlığa göre insan ömrü 70 yıl olduğundan, 35 yaşındayken yazdığı, ‘’İlahi Komedya’’nın ‘’Cehennem’' bölümünün ilk dizesine "Hayat yolunun ortasında kendimi karanlık bir ormanda buldum" diye yazan Dante Alighieri'nin isminden esinlenmiştir.

‘‘Otuz Beş Yaş Şiiri ’’nde hayatın anlamı anlatılır ve şiir; yaşarken fark edilmeyen, algılanamayan gerçekleri söyler; iş işten geçtikten, sert taşta yaralandıktan, suda boğulduktan ve ateşte yandıktan sonra:

‘’Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.’’

Cahit Sıtkı bu öğrenmeyi otuz beş yaşında yaşıyor.. (Kaderin cilvesidir herhalde, 46 yaşında da vefat ediyor.)

Özdemir Asaf da ‘’Görünüş ve Zaman’’ isimli şiirinde farklı bir hayıflanmayı yaşar:

‘’Çocukluğumda her şey büyük görünüyordu. 
Gençliğimde her şey önemli görünüyordu.
Sonra çok şey büyüklüğünü ve önemini yitirdi.
Sonra daha da yitirdi.
Çocukluğumdan da gençliğimden de çok çok az şey kaldı.
Şimdi yaşlıyım sayılır.
Çok şey gülünç görünüyor.’’

Konfüçyüs de benzer süreci anlatıyor:

“On beş yaşımda kalbimi öğrenmeye açtım...
Otuzumda duruşumu belirledim...
Kırkımda kuşkularımdan kurtuldum...
Elli yaşımda gökyüzü katını anladım...
Altmışımda kulaklarım dış seslere uyumlandı...
Yetmiş yaşımda, çizgiyi aşmadan yüreğimdeki arzuların peşinden gitmesini öğrendim...”

Sâdi-i Şirazi, Bostan adlı eserinde kendine hitaben söylerdi; “Ey ömrü yetmişe varan, uyan! Uyuyor mu idin ki bu yetmiş yıl heba olup gitti.”

Cahit Sıtkı’nın söylediği gibi; ateşin yaktığını, suyun boğduğunu, taşın sert olduğunu daha ilkokul yıllarında öğrettiler bana (!) ama asıl başka şeyleri ben yaşım elliyi geçtikten sonra öğrendim.

Özdemir Asaf’ın söylediği gibi; benim de çocukluğumda her şey büyük, gençliğimde her şey önemli görünüyordu. Şimdi yaşlı sayılmasam da ben yaşım elliyi geçtikten sonra her şey gülünç görünüyor bana.

Konfüçyüs gibi yetmiş yaşına gelemesem de ben elliden sonra çizgiyi aşmadan yüreğimdeki arzuların peşinden gitmesini öğrendim.

Şâdi-i Şirazi gibi yetmiş yaşını beklemeden ellili yaşlarda seslendim kendime; “Ey ömrü ellilere varan, uyuyor mu idin ki uyan!’’

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* İnsanın yaşadığı dışsal gerçeklik, aslında kendi içsel psikolojisinin somutlaşmış haliymiş...
* İnsanlar, gördükleri dünyayı tanımlamazlarmış, tanımladıkları dünyayı görürlermiş...
* Evrende her şey iki kez yaşanırmış, önce zihinde yaşanır, sonra gerçekleşirmiş...
* Zihinde yaşanmayan hiçbir şey gerçekleşmezmiş...
* Düşünceler insanın evrene saldığı manyetik frekanslarmış...
* İnsanoğlu evrende bir etki ve tepki akışkanlığı içinde yaşarmış...
* İnsan beyni anda yedi trilyon frekans yayarmış, bu frekanslar da kendisiyle eşdeğer frekanslarla rezonansa girermiş, dolayısıyla insan ne düşünürse etrafında o düşünceden halkalar oluşurmuş....
* Düşünceler insanın evrene ektiği tohumlarmış, zamanla filizlenip karşılarına gerçek olarak çıkarlarmış...
* Ludwig Wittgenstein'a göre; düşünülebilir olan olanaklıymış…
* Mevlânâ'ya göre; insan gözlerden ibaretmiş, geri kalan et ve kemikmiş, gül düşünürmüş gülistan olurmuş, diken düşünür dikenlik olurmuş...

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* Evrende her şey bir algılama üzerine inşa edilirmiş...
* Gerçek; bellek ve algıdan ibaretmiş...
* Kafasını geçmişin acı ve kötü hatıralarına sürekli takan insanlar gelecekte de aynı acı ve kötü olayları yaşamak için dua etmiş olurlarmış...
* Bir Yunan atasözüne göre; kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşitmiş, insanoğlu bilseymiş kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklının ucundan bile geçirmezmiş...
* Bir Japon atasözüne göre de; kelimeler doğanın titreşimiymiş, güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratırmış...
* Mevlânâ’ya göre; insan tenini besleyip geliştirmeye bakmamalıymış, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbanmış, insan gönlünü beslemeye bakmalıymış, çünkü yücelere gidecek, şereflenecek oymuş...
* İnsanın yüzünde taşıdığı, sırtında taşıdığından daha önemliymiş, hareketler kelimelerden daha yüksek sesle konuşurmuş, kelimelerinin dilini pek sevmediğimiz nice insanlara hallerinin güzel dili yüzünden bağlanıverirmişiz...

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* Yaklaşmadığım her şeyin benden uzaklaşırmış.…
* Ötekileştirdiğim her şey önce bana yabancılaşır, sonra da düşman olurmuş..
* Nerede ve kiminle olduğum önemli değilmiş, ''nasıl'' olduğum, kendimi ''nasıl hissettiğim'' önemli imiş… 
* Bu dünyada iyi olmak herkesin iyiliğini istemekle mümkünmüş…
* Sevmek ve tutkuyla bağlanmak, bu dünyada insanı mutlu eden yegâne erdemmiş… 
* Hayatta haklı olmak değil, haklı kalabilmek önemliymiş..
* Yanlışa yanlışla cevap vermek daha büyük bir yanlışmış..
* Yaşamımızdaki en zarif güzellikler görülmeyen ve duyulmayanlarmış…
* Fırtınalar çiçekleri mahvedebilirmiş, fakat tohumlara zarar veremezmiş..

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
*Epiktetos’un söylediği gibi; kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyarmış. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder, ektiğini biçermiş. Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmazmış. Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz, önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilirmiş.
* Dürüstlük sadakatten daha yüksek bir değermiş..

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* Aslında yaşadığım her zorluk ve kendime düşman bildiğim her şey, gerçekte bana benim en yakın müttefikim ve yeri doldurulamaz bütünlüğümün bir parçasıymış..
* İnsan her koşulda yaşayıp çalışabilir, kendi karakteriyle kendi yaşam çizgisini çizebilirmiş..
* Kazanmak değilmiş, yetinmekmiş önemli olan…
* Kant’ın söylediği gibi; dünyada hiçbir şey başkalarının hakkından daha kutsal değilmiş..
* Sokrates’in söylediği gibi; haksızlık yapmak haksızlığa uğramaktan daha acıymış..

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* Bir insanın yüreğindeki merhamet, ibadethanenin bir köşesinde gizlenmiş bir erdemden daha hayırlıymış..
* Düşmüşün, caninin ve yoksulun kulağına söylenen rahatlatıcı bir söz ibadethanede verilen vaazdan daha değerliymiş.. 
* İnsana asıl zarar veren, zehirli yılanın sokması değilmiş, zehri kalbe taşıyan o yılanın peşine düşmekmiş.. 
* Istırap, o şeyin kendisinde değil, bizim onun hakkındaki değerlendirmemizmiş…

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* İyi ile iyi, kötü ile o iyi olana kadar iyi olmak gerekirmiş..
* İyi insan kötü insana örnek olur, fakat kötü insan iyiye bir şey öğretirmiş.

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* En büyük mutluluk nedensiz mutlulukmuş…
* En mutlu insan sevilen değil seven insanmış..
* En büyük insan kendisiyle ve çevresiyle barışık insanmış…
* En bedbaht insan başkasında kusur bulan insanmış…
* En güzel insan başkalarında güzellikler gören insanmış..
* En zengin insan hiçbir şeye ihtiyaç duymayan insanmış…
* En mükemmel insan kendisini değerli hisseden insanmış…

Ve uyandım. Uyandım ve öğrendim ki;
* İhmal, şiddetten daha tahripkârmış…
* Aşk asla eceliyle ölmezmiş. Aşk; bıçak gibi kesilerek ölmezmiş. Aşk; bir tohum ekip de filizlenmesini bekler gibi olumsuzlukları ekilerek ölürmüş. Aşk; kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölürmüş. Aşk; körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölürmüş. Aşk; hastalanarak ve yaralanarak ölürmüş; yorularak, solarak, matlaşarak ölürmüş..

Ve uyandım öğrendim ki; “Vatan, uğruna ölen varsa değil, içinde yaşamaktan mutlu olunan yermiş.”

Ve uyandım öğrendim ki; “Bayrağımızın rengi kan rengi değil de, keşke gelincik kırmızısı olsaymış.’’

Ve uyandım öğrendim ki, “Asıl övünülecek olanın bu topraklardan şüheda fışkırması değil, sadece herkese yetecek kadar hasat fışkırmasını sağlamakmış.”

Ve bu ellili yaşımda daha neler öğrendim neler.

Ve yetmişime varmadan daha ellili yaşlarda bu öğrenmelerimde bana; üstümdeki açık gökyüzü, bu yüce dağlar ve Şehriyar yardımcı olmuşlardı.
Keşke bunları daha erken, gençken öğrenebilseydim...

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz