• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam613
Toplam Ziyaret632752

Evlenmeden boşanmayın!

Evlenmeden boşanmayın!

Evliliklerin de insanlar gibi doğum, gençlik, olgunluk, doygunluk dönemleri olduğunu; eğer evliliğiniz ana kucağı döneminde takılıp kaldıysa, evliliğin gençlik dönemi sorunlarını halledemeyeceğinizi; evliliklerin en tehlikeli virajlarının hangi yıllar olduğunu ve bunlarla nasıl baş edebileceğinizi biliyor musunuz?

Son yıllarda yapılan pek çok araştırma, boşanmaların sayısının hem Türkiye’de, hem de dünyada hızla arttığını gösteriyor. Ve son çaba olarak boşanma avukatıyla birlikte terapiste gidiliyor. Ve tam bu noktada çiftlerin çoğu aslında gerçek anlamda “evlenmemiş” olduklarını fark ediyorlar.

Her ne kadar evlilik sayısı kadar evliliğe özgü sorun çeşidi olsa da, Dünya Sağlık Örgütü’nün çalışmalarına göre evlilikleri krize sokan 10’a yakın temel neden var. İletişim bozukluğu ya da eksikliği, finansal sorunlar, evlilik dışı ilişkiler, şiddet, akrabalar arası ilişkiler, çocuklarla ilgili sorunlar, cinsel işlev bozuklukları, bunların en göze çarpanları.

Eğer siz de eşinizle aramızdaki ilişkinin kalitesinde bozulma, hoşnutsuzluk ve mutsuzluk, birbirinize karşı olan duygu, düşünce, davranış ve iletişiminizde aksaklıklar hissetmeye başladıysanız, son yıllarda yükselen bir trend olan bireyselleşme bayrağını çekmeden dizginleri ele alın. Eşinizle aranızdaki sorunları halletmek için etrafta boşanma çığlıklarının uçuşmasını hiç beklemeyin.

Evlilik terapisi konusunda uzmanlıklarıyla öne çıkan Terapi İstanbul’dan psikiyatristler Dr. Gülcan Özer ve Dr. Beril Tekin, çiftlere ilişkilerinin yarattığı sorunları kendi çözüm döngüleriyle çözemediklerinde terapiste gitmelerini öneriyorlar. Çünkü çiftler sorunları kendi başlarına halletmeye çalıştıkça, sorun çözme senaryoları da, sorunları gibi bir kısır döngüye giriyor. Öyle çiftler oluyor ki, 20 yıl boyunca aynı sorun için aynı işe yaramayan çözümler üretmeye çalışıyorlar. Bunun nedeni çiftlerin sorunlarının aslında nereden kaynaklandığını bilmemeleri. Örneğin 21 yıllık bir çift hala evliliklerinin birinci yılında takılıp kalmış olabiliyorlar. Örneğin kayınvalide sorunu böyle bir takılıp kalma.

Bunun nedenini Dr. Gülcan Özer’den dinleyelim: “Çünkü çiftler evlenirken ailelerinden valizlerini alıp gelirler. O valizler de kendi hayatlarıyla ilgili hayalleri, geçmişlerinden, ailelerinden aldıkları doyumlar, doyumsuzluklar, arzular, istekler, geleceğe yönelik umut ve umutsuzluklar, bu güne dair ilişki beklentileri bulunur. Eğer çiftler o valizleri boşaltıp, kendi çekirdek ailelerine ait yeni bir valiz oluşturabilirlerse yola çok kolay devam ediyorlar. Ama birinci yılında takılmış bir çift 21 yıl sonunda bile hala evlenememiş olmanın ıstırabıyla debeleniyor. Hala o ilişkinin geniş ailelerle ilgili bağlantıları netleşmemiş olabiliyor, her iki çift de kendi rolüyle ilgili bir netlik duygusu içinde olmayabiliyor. İşte bu ‘evlenememiş olma döngüsü’, ilişkide bir ton başka sorun olarak kendini gösteriyor.”

HEPİMİZ AYNI TARAFTAYIZ

Tam evlenememiş bu çiftlerde en belirgin görüntü, onların birbirlerini hiçbir zaman tam olarak kabullenmemeleri, onaylamamaları ve güven duymamaları. Böyle olunca doğal olarak ortak hayat kurmak da zorlaşıyor.

Dr. Beril Tekin, insanların hangi tür olursa olsun bir ilişkiye girerken kabullenilmek ve onaylanmak istediklerinin altını çiziyor: “Söz konusu olan evlilik olduğunda, bu her şeyden daha çok böyle. Çünkü evlilik, sosyalize bir ilişki. Sadece iki kişinin ilişkisi olmaktan daha fazla bir şey. Dolayısıyla kabul talebi daha bir bütünlük halinde oluyor. Burada yanılmayın. Kabul, mutlak beğenmeyi içermez. Siz kocanızı ya da karınızı, onun köken özelliklerini beğenmeğebilirsiniz; ama onaylamak başka bir şeydir. Beğenmediğiniz bir şeyi de onaylayabilirsiniz. Bunu gerektiren bir durumdur evlilik.”

Kolayca anlayacağınız gibi aslında evlilik, içinde duygusal isteklerin de bulunduğu bir tür kontrat. Bu kontrat içindeki maddelerin bir kısmı açıkça söyleniyor, konuşuluyor. Bir kısmı biliniyor; ama konuşulmuyor. Karşı tarafta biliyor sizin bu isteğinizi; ama bu çok sözel olarak dile getirilmemiş oluyor. Bir kısmını biz kendimize saklıyoruz, bunu karşımızdaki de bilmiyor. Ama bir kısmını bizim bile bilmediğimiz bilinçaltı isteklerimiz var. İşte bu kontrat karşılıklı olarak ne kadar karşılanırsa, çiftler o kadar evlenmiş oluyorlar.

Dr. Gülcan Özer, “evlenememiş” evli çiftlerin en temel sorunlarının, aynı tarafta olduklarını farkedememelerinden kaynaklandığını söylüyor. Evlilik terapisinin büyülü etkisi tam bu noktada kendini gösteriyor. Evlilik terapistleri, evli olan bu iki kişinin karşı taraflar olmaktan vazgeçip aynı tarafta yan yana hissetmelerini hedefliyorlar. Dr. Beril Tekin, “Evlilik aynı tarafta olmaktır. Aslında karşınızdakinin kalesine gol attığınızı sandığınızda kendi kalenize de gol attığınız bir ilişkidir evlilik. Aslında kimse kimseye bir şey yapmaz, ne yapılıyorsa o arada canlı ve yaşayan bir varlık olan ilişkiye yapılır. İki kişi bunu farkettikleri zaman ve ilişkilerini karşılarına oturtup kendileri de aynı tarafa geçtikleri zaman çok önemli bir yol katediliyor” diyor.

SİZ DE EVLİLİĞİN BİR PARÇASISINIZ

Ancak ondan sonraki aşamada ilişkinin performansının ne olduğunu didiklemek mümkün oluyor. Çünkü evlenememiş evlilerin diğer en önemli sorunu, çiftlerden birinin ya da ikisinin birden, ilişkinin köşelerinde durup içine girmemeleri. Bunun da nedeni, bir insanla duygularımızı, hayallerinizi, istek ve arzularınızı paylaşmanın mutlak güvenlik duygusu gerektirmesi ve onaylanma istemesi. Bu da ancak aynı tarafta durunca mümkün olabiliyor.

Bu çiftlerin diğer sorunu ilişkilerini sürekli bir mücadele haline getirmiş olmaları. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak karşısındakinin açığını arayan evliler de ne yazık ki, bir türlü evliliklerinin çatısını kuramıyorlar.

Peki birbirini seven bir çift, nasıl evlenir? Birbirinizle iletişim kurun; sessiz saatlerde kumsalda yürüyün; akşamları karşılıklı oturun, biriniz sussun, öbürünüz konuşsun gibi gerçekten uzak önerilerle bunu sağlamak çok zor.

Dr. Beril Tekin, “insanlar bir sebeple konuşmazlar” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bunun nedenini bilmek gerek. Çünkü şikayet olarak ortaya çıkan şeyler çoğu kez altta yatan nedenler değil, onların sonuçlarıdır. Aysbergin üstüdür. İnsan canlısı; tutulmak, kollanmak, onaylanmak, beğenilmek, sevilmek ve iyi hissettirilmek arzularıyla doludur. Bunların karşılıklı olarak doyurulup doyurulmadığı ilişkinin kaderini çok belirler.”

TEHLİKELİ VİRAJLAR

Bunların yanında evlilikleri evlilik olmaktan çıkarıp, eğer çözülmezse ya da evlilik sona erdirilmezse ömür boyu sürecek azaplar haline getirecek çok tehlikeli virajlar da var. Uzun yıllar birlikte yaşamış, sevgili olmuş ve sonra evlenmiş insanlar için bile evliliğin ilk yılı, en tehlikeli viraj.

Nedenini Dr. Gülcan Özer’den dinleyelim: “İlişki tamamen iki kişilik olduğunda sadece iki kişinin ilişkiye yönelik beklentilerini içerir. Evlilik olduğunda, bu ilişki bir kurum haline dönüşür. Sosyalize bir birliktelik; hatta bir holding olur. “ilk yılın evlilikler için çok tehlikeli olması, iki insanın aynı evde yaşamasından kaynaklanan fiziksel sorunlarla ilgilidir” demek, sorunu çok basite indirgemektir. Diş fırçasını ortadan mı sıktın, yatağın hangi tarafında yattığın gibi konular değildir, ilk travmanın altında yatanlar. Şunu anlamalısınız ki, evlilik bir aile olma girişimidir. Sosyal bir ünite olma girişimidir. Kulağa çok hoş gelmese de böyle. Bu üniteyle ilgili sizin repertuar bilginiz, köken ailenize ait olandır. Ve siz evlendiğinizde ‘el yordamıyla’ bu bilgileri kullanmaya başlarsınız. Burada eğer bir çekişme ritmine girmeden, sizin sarı renkli köken aile bilginizle, erkeğinizin kırmızı renkli köken aile bilgisini harmanlayıp örneğin turuncu renkli, yeni bir aile bilgisi yaratabilirseniz, birinci yılı sağ salim geçirirsiniz.”

Gerçek anlamda evlenmiş olabilmek için çiftlerin daha önceki hayatlarında bireyselleşmiş olabilmeleri de önemli. Ancak bireyselleşme kritik bir nokta. Çünkü çok fazla bireyselleşmek, aynı evde yaşamayı ve bir hayatı paylaşmayı güçleştiriyor. Ve eğer bu temel sorunları farkedemezseniz, evliliğinizin ilk yılındaki karakter çatışması bir ömür sürebiliyor.

GÜÇ MÜCADELESİ

Psikoloji bilimine göre tüm ilişkileri kapsayan üç temel komponent bulunuyor. Evliliklerdeki en genel sorunlar da buralardan çıkıyor. Duygusal hat, iletişim hattı ve güç mücadelesi hattı. Evlenememiş evliler, en çok güç mücadelesi hattında takılıp kalıyorlar. Eğer evliliğin ilk yılında hangi konularda kimin komutan olacağı yazısız kurallarla belli olmamışsa, bu çekişme ömür boyu sürebiliyor. Dr. Gülcan Özer, “Evliliklerde temel nokta bunun bir mücadele olmamasıdır” diyerek devam ediyor: ‘İlişkideki güç dengesi, hayat olaylarına, zamana ve zemine göre değişen bir ritimdir ve bu iyi bir ritimdir. Ama siz karşılıklı kalelere geçtiyseniz ve ortada karmakarışık valizler varsa, ilişki bir türlü yapılanamamışsa, bir ilişkide bunun enerjisi bitmez, bu mücadele 55 yıl bile sürebilir. O zaman evliliğin ilk yılı, evliliğin tümünü içerir. Oysa ilk yıllardan beklenen o ailenin kendine özgü bir parmak izini oluşturması ve o ailenin kendi sistemini kurup kendi yapılanmasını gerçekleştirmesi, kendi çözüm yollarını oluşturması beklenir. Böylece hayattaki gelişimlere de rahatça uyum sağlayabilirler.”

KARI-KOCADAN ANA-BABALIĞA

Çiftlerin evlenebilmiş olmaları için diğer kritik dönem, çocukların aileye katılış dönemi. Evliliğin geri dönüşümsüzlüğünü vurgulayan, sizi eşinizle akraba yapan, sonsuza dek birbirinizin genlerinde yaşayacağınızı farkettiğiniz an. Bu nokta çok kritik çünkü insanlar her ne zaman hayatlarında geri dönülmezlik duygusuna sahip olurlarsa, beraberinde bir yas duygusunu ve kaçıp kurtulma arzusunu da hissediyorlar. İstenerek sahip olunan çocukların olduğu durumlarda da durum değişmiyor. Hareket kabiliyetlerinin kısıtlanması, özgürlüklerin kaybı, tüm çiftleri derinden yaralıyor. Evli çiftler bu noktada, bir kadın ve bir erkek olmaktan, bir anne ve baba olma noktasına ulaşabilirlerse, bu krizi atlatabiliyorlar. Sevgili olmanın, birbirinin cinsel partneri olmanın ve birbirinin karısı ve kocası olmanın yapılanmasını gerçekleştirebilmiş çiftler, çok rahat bir şekilde anne-baba rolünü de üstlenebiliyorlar. Benzer krizler çocukla ilgili ortak kararlar verme noktasında da kendini gösteriyor. Eğer bugüne dek çiftler aralarında bir güç dengesi oluşturabildilerse, bu virajı da rahatça alabiliyorlar.

EVLİLİK BECERİSİNİ YİTİRMEYİN

Evlenememiş evlileri bekleyen diğer büyük travma, çocukların evlenerek evden ayrıldıkları dönemde ortaya çıkıyor. Sadece çocuklarına odaklanmış “evlenememiş çiftler”, çocuklar büyüdüklerinde “bir kadın ve bir erkekli bir çift olma” yeteneklerini yitirmiş oluyorlar. Birbiriyle birlikte olmada müthiş beceriksiz ve evli olmayı unutmuş iki insan yan yana kalakalıyorlar.

Peki diyelim ki, aslında eşinizle evlenememiş olduğunuzu fark ettiniz ve terapiste gittiniz. Size burada ne olacak? Dr. Gülcan Özer anlatıyor: “Önce çiftle birlikte bir sorun tanımı yapıyoruz. Onların buldukları çözüm stratejilerini konuşuyoruz. Birlikte ilişkinin bir fotoğrafını çıkarıyoruz. Sonra çözümsüzlük üreten bu çifte ait çözüm stratejilerine müdahale ediyoruz. En basitten başlayarak o sorunun çözümüne yönelik bir strateji kuruyoruz. Böylece kendilerinin çözüm sandıkları kısır döngüyü kırıyoruz.”

Burada çiftlerin, ilişkinin kendileri dışında bir şey olduğunu fark etmeleri ve birbirlerine attıkları her golle, birbirlerine değil; aslında kendilerine ve ilişkiye zarar verdiklerini farketmelerini sağlanıyor. Siz “önce o yapsın sonra ben yaparım” diyorsanız, ilişkideki iktidarınızı kaybetmişsiniz ve tüm seçenekleri başkasının eline vermişsiniz demektir. Terapistler, çiftlerin bunu fark etmelerini sağlıyorlar. Birlikte sorun çözmeyi öğreniyorlar. Tüm çabalar bire bir kadın ya da bire bir erkek için değil, ilişki için gösteriliyor. Çünkü bu çift kişilik bir oyun. Biri farklı oynadığında artık o aynı oyun olmuyor. Ve ufacık bir sorunu birlikte çözebilmek bile çiftin ilişkisini yeniden ve yeni bir güçle yapılandırıyor. Denemeye değer. Ne dersiniz?

Elle Dergisi, Sayı: Mart 2004, s. 67-72

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz