• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam551
Toplam Ziyaret578540

Defne Ormanı

Defne Ormanı

02 Ağustos 2018

Geçen hafta Solon’u anlatırken Lidya’dan bahsedince Lidya bana Batı Anadolu’da tarihte hüküm sürmüş üç uygarlığı hatırlattı. Bunlar; Karya, Likya ve Lidya uygarlıkları idi…

Bu üç uygarlık çoğu zaman karıştırılır ve antik çağdaki coğrafi sınırlılarını da çoğu kimse pek bilmez.

Lidya, İlkçağda Anadolu'nun batısında kurulmuş bir devlettir. Başkenti ise Sardes (Salihli) idi… MÖ 620'de Frikya devletinin yerine geçen Lidya MÖ 546'da Persler'İn eline geçer. En ünlü hükümdarı, son hükümdarı, ‘’Solon’’ yazılarımda anlattığım Krezüs'tür. Halk ticaretle uğraşırdı. Bu yüzden çok zengin bir ülkeydi. Dünyada ilk defa madenden para yapan Lidyalılardır. Altın, gümüş paraları vardı.

Karya (Karia) ise Büyükmenderes nehrinin güney kısmı ile Teke yarımadasının arasındaki bölgedir. Bodrum başkentidir. Bir uygarlık düzeyi yaratmış olan Karyalıların Anadolu'nun bir yerli halkı olduğu konusunda tarihçiler arasında bir mutabakat vardır.

Likya ise Anadolu’nun güney batısındaki Teke Yarımadası’nda ve Antalya Körfezinin batısında yer alan antik çağdaki bölgenin adıdır. O zaman büyük nehirlerce sulanan bölge dağlar arasındaki yüksek verimli ovalarla ve sedir, servi ve defne ağaçlarının yetişebildiği yaylalarla kaplıdır. 

Karya ve Likyayı Dalaman çayı birbirinden ayırır. Myra, Patara, Tlos, Ksantos (Xanthos), Telmessos Likya şehirleridir. 

Likya’dan biraz bahsetmek istiyorum…

Likya adının kullanılmasının nedeninin, bölgede MÖ 2. bin yılda yaşayan ve Doğu Akdeniz’de dehşet saçan korsanlar olan Lukka’lar olduğu söylenir. Likya Helenik söyleyişte "Işık Ülkesi" anlamına gelir.

Likya, aynı zamanda bu bölgedeki antik kentlerin oluşturduğu bir federasyon ve daha sonra da Roma İmparatorluğu’nun bir eyaletidir. Özgürlük ve bağımsızlıklarına son derece bağlı bir halktır. Anadolu’da Roma İmparatorluğuna eyalet olarak katılan son bölgedir. Bağımsızlıklarına düşkün Likyalılar Roma Senatosunda Rodos yönetimine itiraz ederler ve Roma'nın vasalı değil dostu ve müttefiki olduklarını ileri sürerler. Bu şekilde Roma'nın saygısını ve Senatoda temsil hakkını kazanırlar.

Likyalıların törelerine göre, babaları yerine analarının adını kullanırlar. Bir Likyalıya kim olduğu sorulduğunda, adını ve ardından annesinin, anneannesinin ve büyük anneannesinin ismini söyleyerek cevap verir. 

Tarihte bilinen ilk demokratik birliği kurmuş olan Likyalılar, farklı şehirlerden bir araya gelmiş olmalarına rağmen, ortak bir kültür yaratırlar. Çağdaş Batı yönetimlerine örnek olan bu ''demokratik birlik” antik dünyada ilk ve tektir. 

Likyalılar, Truva Savaşı esnasında Truvalıların müttefikleri arasında yer alırlar. Homeros eserinde, Truvalıların en cesur müttefikleri olduğunu söylediği Likya’lıların liderlerini yüceltir ve yaptıkları kahramanlıkları anlatır.

Likyalılar MÖ 545 yılında güçlü Pers ordularına karşı koyamazlar. Herodotos bu savaşı şöyle anlatır: ‘’Pers ordusu başlarında komutanları olduğu halde Xanthos ovasına indiği zaman Xanthos'lular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı az sayı ile dövüştüler. Yiğitlikle nam saldılar ama yenildiler.  Kadınları, çocukları, hazineleri ve köleleri kaleye doldurdular. Alttan, yandan ateşe verdiler. Korkunç yeminlerle bağlanarak düşmana atıldılar ve tümü savaşta öldü.''

MÖ 42 yılında bu sefer Brutus Roma ordusuyla Likya’yı kuşatır. Yenileceklerini anlayan Likyalılar yine toplu intihara girişirler. Kucağında çocuğu ile ateşe atlayan bir Likyalı kadını gören Sezar’ın katili Brutus’ün bile içi burkulur.

Antik çağda Likya’nın idari ve dinî merkezi olarak bilinen ve aralarında yaklaşık dört kilometrelik bir mesafe bulunan Xanthos ve Letoon adında iki önemli kenti vardı… İşte bu şehirlerden Xanthos antik şehrinde bir anıtta yazıt olarak durmakta olan şu dizeler Likyalıların o günlerinden kalmıştır: (Xanthos antik kenti Fethiye-Kaş karayolundan 1 Km içeri girilince ulaşılabilen Kinik Köyü'nde yer alır)

‘’Evlerimizi mezar yaptık, mezarlarımızı ev
Yıkıldı evlerimiz, yağmalandı mezarlarımız,
Dağların doruğuna çıktık, toprağın altına girdik,
Suların altında kaldık,
Gelip buldular bizi, yakıp yıktılar.
Biz ki analarımızın, kadınlarımızın,
Ve ölülerimizin uğruna toplu ölümleri yeğleyen,
Bu toprağın insanları
Bir ateş bıraktık geride,
Hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan.’’

İşte bu nedenle Likya bir mezarlar ülkesi görünümündedir.

Likya’yı neden bu kadar uzun uzun anlattım? Çünkü Melih Cevdet Anday'ın antik çağdaki bu Likya ülkesinin yıkılışını anlatan güzel bir şiiri var:  ''Defne Ormanı'' Bu şiiri anlamak için bu bilgileri aktarmam gerekiyordu…

Şair Melih Cevdet Anday, bir söyleşisinde, “şiir” der, “şiir felsefeye bitişir” ve bir yazısında da şöyle yazar; ‘’Türk toplumundaki felsefe eksikliğini Türk şiiri gidermiştir. “Defne Ormanı” da bu şiirlerden biridir. Her şiir felsefeye bitişmese de, bu şiir felsefeye bitişiktir ve Türk toplumundaki felsefe eksikliğini bu şiir kendi çapında gidermeye çalışır. Felsefeci, şair ve yazar Afşar Timuçin de; “düşünürün iyisi sanatçı, sanatçının iyisi düşünürdür” derdi… İşte bu şiirin yazarı şair Melih Cevdet Anday da bunlardan birisidir, sanatçının iyisi bir düşünürdür, düşünürün iyisi bir sanatçıdır...

‘’Defne Ormanı’’, Melih Cevdet Anday’ın Likya’da yaşananları ve Likya'nın yıkılışını birkaç dizede özetlediği hüzünlü, hazin bir şiiridir…

‘’Defne Ormanı’’, ekmeği olanın felsefe yaptığı, felsefesi hazır verilenin ekmek yaptığı, ekmeği olmayıp felsefe sahibi olanın felsefeden köle devşirdiği ve bu şekilde yok oluşa giden bir dünyanın anlatıldığı bir şiirdir… Yazımın girişinde anlattığım Likya’nın hüzünlü yıkılışını anlatır...

Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hâlâ yeşil bir defne ormanı altında.

Melih Cevdet ANDAY, Sözcükler, s. 220, Everest Yay, 2016

Şair günümüzdeki Likya hakkında başka bir şiir yazsaydı eğer sanırım şöyle yazardı (Bu da benden!):

Gaflet Ormanı

Gazalî felsefeyi kâfirlikle suçladığı için
Hiç felsefeye sahip çıkmadılar…
Ne İbn-i Sina’yı anladılar, ne de İbn-i Rüştü..
Abbasi aydınlanmasını takip etmediler…
Avrupa Rönesans’ını da kaçırdılar…
Atatürk’ün çağdaşlaşma vizyonunu da anlamadılar…
Metafiziğin dipsiz kuyularında da kaybolup gittiler…
Ve yıkıldı gitti Likya.

Ve bütün bu zaman boyunca
Siyasetin özgürlüğü yoktu.
Özgürlüğün de siyaseti yoktu.
Siyasetin dayanışması yoktu.
Dayanışmanın da siyaseti yoktu.
Ve sahipsiz siyasetin özgürlüğünü, sahipsiz özgürlüğün siyaseti yedi.
Özgürlüğün sahipsiz siyasetini ise siyasetin sahipsiz özgürlüğü…
Çünkü ücretli köleler için örgütlü özgürlük de yoktu.
Bu yüzden özgür bir örgütlülük olamıyordu.
Örgütsüz özgürlük de hiçbir işe yaramıyordu. 
Ve bu yüzden
yıkıldı gitti Likya.
Hâlâ yeşil bir örtü altında.

Bir önceki yazımda Cicero’nun bir sözünden bahsetmiştim ya: "Kendi doğumundan önce olanları bilmeyen, sürekli çocuk kalmaya mahkûmdur" diye... İşte bu nedenle Likya’yı bu şiirle anmak istedim!...

Ve yıkıldı gitti Likya!

Osman AYDOĞAN

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz